Gülen Cemaati'nin İslami camiadaki konumu: Gönüllü yalnızlıktan zorunlu tecride

08 Nisan 2015 Çarşamba, 14:06

Fethullah Gülen, Nurcu hareketin ana gövdesinden koptuğu 1970’li yılların başlarından itibaren kendisini ve hareketini ülkedeki genel İslami hareketlilikten, cemaat, parti ve gruplardan ayrı, hatta uzak tutmaya çalıştı. Bu gönüllü yalnızlığın birkaç nedeni vardı:

1) Gülen öncelikle İslami camianın ciddi bir tıkanıklık içinde olduğunu düşünüyordu, burada kalarak yeni bir hareketin çıkartılabileceğine inanmıyordu.

2) Diğer İslami yapılanmalara ve onların yöneticilerine güvenmiyordu.

3) İslami camia içerisindeki bitmek bilmez rekabet, çekişme ve çatışmalara bulaşmak istemiyordu.

4) Toplumun ciddi bir bölümünün var olan İslami camia ile arasına mesafe koyduğunu görüyor, onlara ulaşabilmek için kendisinin de belli bir mesafe koyması gerektiğini düşünüyordu.

Gülen bu bağlamda, içinden çıktığı Nurcu hareket de dâhil olmak üzere diğer İslami yapılanmalarla ilişkisini en alt düzeye indirdi, bunun yerine ülke içinde ve dışındaki, İslamcılıkla pek bağı olmayan farklı güç odaklarıyla kalıcı ilişkiler kurmaya yöneldi.

O tarihlerde İslami cemaatlerin çoğu dinî eğitim temelli faaliyetler yürütüyorlardı: Muhafazakâr zenginlerden aldıkları mali yardımlarla, yine muhafazakâr, ama çoğu yoksul ailelerin çocuklarına Kur'an-ı Kerim'i ve temel İslam ilimlerini öğretiyorlardı. Gülen de benzer bir yol izledi, ancak dinî olanın yanına seküler eğitimi de ekledi. Bunda hiç kuşkusuz hayatını modern bilimlerle İslamiyet'i bağdaştırmaya adamış olan Said Nursi’nin etkisi büyüktür. Sonuçta “kolej” adıyla kurulan Gülen Cemaati'nin okullarında dinî eğitime ek olarak özel liselerle yarışacak ölçüde seküler eğitim verildi.

Gerek bu kolejler, gerekse ülke çapına yayılan dershaneler kısa süre içinde “başarılı” olarak ünlenince, muhafazakâr olmayan ailelerin çocukları için de cazip hâle gelmeye başladı. 1990 başlarından itibaren küresel ölçekte okullar açmasıyla birlikteyse, eğitim denilince akla sadece Gülen Cemaati gelir oldu. Öyle ki diğer İslami gruplarla organik ilişki içindeki bazı veliler de çocuklarını, kendilerine karşı başından itibaren belli bir mesafe koymuş olan Cemaat’in okullarına yollar oldular.

Devlet içinde örgütlenmenin yararları

Cemaat’in tarihini, devlet içindeki örgütlenmesini ihmal ederek yazmak kesinlikle mümkün değildir; bu, doğru da olmaz. Gerek 12 Eylül 1980 askerî darbesinin ardından, gerek Anavatan Partisi (ANAP) iktidarı, gerekse ANAP sonrası koalisyonlar döneminde Gülen ve cemaati, kendisini diğer İslamcılardan farklı, ayrı, uzak ve hatta kimi durumda onlara karşı göstererek büyük fırsatlar yakaladı. Ülkeyi yönetenlerin bazıları Cemaat’i 27 Mart 1994 yerel seçimleriyle birlikte görünür hâle gelen Refah Partisi’nin yükselişini durdurabilecek yegâne güç olarak gördü, fakat Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) aynı kanıda olmadığı için 28 Şubat sürecinden Gülen ve cemaati de yaralı çıktı.

Cemaat ortaya çıktığı andan itibaren devlete kadro yerleştirme stratejisini uygulamaya koydu ve bunu da büyük ölçüde gizli bir şekilde yaptı. Cemaat’e bağlı dershane ve okullarda yetişen gençlerin bir bölümü, “abi” ve “abla”lar tarafından belli yüksekokullara ve mesleklere yönlendirildiler. TSK, emniyet, Millî İstihbarat Teşkilatı (MİT), yargı, millî eğitim gibi bürokrasinin kilit kurumlarına yönelik olarak özel planlamalar yapıldı.

Cemaat’in devlet içindeki kadrolaşmasının hızlanması ve bu kadroların ülkenin kaderinde alabildiğine etkili olması, 27 Nisan 2007 e-muhtırasının ardından yaşandı. O ana kadar Avrupa Birliği süreci ve buna uygun olarak yapılan reformlar sayesinde askerî vesayeti adım adım sonlandırabileceklerini düşünen AKP’liler 27 Nisan ile birlikte Cemaat ile açık bir işbirliğine gittiler.

Bu dönemde Gülen Cemaati bürokraside bir tür hegemonya ilan etti. Bürokrasiye dâhil olmak (bugün nihayet soruşturulan sınavlar) ve bürokrasi içinde yükselmek için Cemaat ile bir şekilde irtibatlı olmak şart hâle geldi. (Bugün adları Cemaat ile anılan, bazıları tutuklu polis şefleri veya savcıların bir kısmı bu süreçte Cemaat’e yanaşmış olan isimlerdir.)

Sözünü ettiğimiz dönemde Cemaat’e tabi olmak istemeyen birçok ismin, kendileri de muhafazakâr, hatta bazı İslami cemaatlerle irtibatlı olmalarına rağmen tasfiye edildiler, içlerinde Hanefi Avcı gibi komployla yıllarca hapse atılanlar da oldu.

Sadece korku nedeniyle değil

17 Aralık 2013’ten bu yana geçen süre zarfında Cemaat’in kendi gücünü abartıp Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin, özellikle de doğrudan hedef almış olduğu R. Tayyip Erdoğan’ın gücünü yanlış hesaplamış olduğu ortaya çıktı. Erdoğan’ın, yerel seçimler ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinden başarıyla çıkmasında hiç kuşku yok ki ülkedeki İslami camianın büyük kısmının desteği etkili oldu.

Gülen Cemaati, diğer İslami yapılanmaların büyük kısmının kendilerine karşı siyasi iktidardan yana tavır almasını “korku”ya bağlıyor. İslami çevrelerin Gülen Cemaati'nin yardımına koşmamasının korku dışında daha önemli gerekçeleri olduğu muhakkak:

1) Gülen Cemaati öteden beri kendisini İslami camianın dışında tuttuğu için, başı sıkıştığında diğer İslami çevrelere ulaşmanın mekanizmalarından da mahrumdu.

2) Zaten diğer İslami gruplar, öteden beri kendilerine uzak duran, tepeden bakan Gülen Cemaati'ne fazla sempati beslemiyorlardı.

3) İslami camiada yolsuzluk iddialarını kimse açıktan savunmadı, hoşgörmedi; bunun yerine hükümet kanadından gelen “komplo” açıklamalarına itibar edildi. Fakat bu pozisyonun ardında yatan esas neden, Erdoğan’ın siyasi olarak tasfiyesi hâlinde Türkiye’yi nasıl bir geleceğin beklediğinin belli olmaması, Gülen Cemaati'nin İslami camiaya “daha parlak” bir gelecek tasavvuru sunamamış olmasıdır. Yerel seçimlerde CHP/MHP (daha doğrusu AKP’den sonra en güçlü aday kimse o), cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Ekmeleddin İhsanoğlu önermelerinin İslami camiayı tatmin etmesi mümkün değildi, nitekim sandık da bunu gösterdi.

4) Gülen Cemaati'nin yurtdışı ilişkileri diğer İslami çevrelerin çoğunluğunda kuşkulara yol açıyordu. Siyasi iktidarın savaş boyunca bu konuyu aşırı ölçüde öne çıkarması hayli etkili oldu.

5) Gülen Cemaati'nin birçok alanda aşırı güçlenmiş olması nedeniyle diğer İslami gruplar büyük ölçüde marjinalleşmişti ve varlıklarını bir şekilde devam ettirmeye çalışıyorlardı. Cemaat’in hükümetle savaşa tutuşmuş olmasını bu nedenle bir “sorun”dan ziyade kendileri için bir “fırsat” olarak görenler çok oldu.

6) Nitekim siyasi iktidar Gülen Cemaati'ne karşı savaşında yanına çekmek istediği diğer İslami gruplara birtakım imkânlar sundu. Örneğin devlette ayıklanan Gülen Cemaati yanlılarının yerine diğer cemaatlerle irtibatlı memurlar tercih edildi.

Farklı Nurcu grupların farklı tutumları

Gülen Cemaati'nin diğer İslami gruplarla ilişkisini ele alırken Nurcu hareketi özel olarak değerlendirmek kaçınılmaz. Şubat ayında bu konuyla ilgili bir yazımda altını çizmiş olduğum şu dört hususu tekrarlamak yanlış olmaz:

1) Bu savaştan memnun olan hiç kimseyle karşılaşmadım.

2) Tarafların doğrularına sahip çıkıp yanlışlarını eleştirme eğilimi öne çıkıyor.

3) İlk başlarda Yeni Asya grubunun Cemaat’ten yana tavır aldığı izlenimi doğdu, fakat bazı sözcüler bunu kısa sürede tekzip ettiler. Yine de Nurcular içinde Cemaat’e en yakın grubun Yeni Asya olduğu söylenebilir.

4) Buna karşılık birçok Nurcu grup ve şahsiyetin hükümete daha yakın pozisyon almaktan çekinmediklerini görüyoruz. Bu açıdan en önemli gelişme Nursi’nin hayattaki beş öğrencisi (bugünün beş abisi), Abdullah Yeğin, Hüsnü Bayramoğlu, Salih Özcan, Mehmet Fırıncı ve Abdülkadir Badıllı’nın 2013’ün son gününde yaptıkları ortak açıklamadır.

Bugün Nurcu hareketin çok büyük bir kısmının Gülen Cemaati'nin yanında olmadığını net bir şekilde görüyoruz. Kuşkusuz bunun birçok nedeni var. İlkin, Gülen’in 1970 başlarında Nurculuktan kopmuş olmasını, uzun bir süre kendisini Nurcu olarak tanıtmaya yanaşmamasını akılda tutmak gerekiyor. Bu noktada, Yeni Asya Gazetesi yöneticisi Mehmet Kutlular’ın 1999 yılında Milliyet Gazetesi için kendisiyle yaptığım söyleşide Gülen’i bir tür “derin devlet projesi” olarak tarif etmiş olduğunu hatırlatmak isterim. 

İkinci olarak, Nurcuların öteden beri Gülen Cemaati'nin devlet içinde kadrolaşma stratejisinden rahatsız olduklarını not etmeliyiz. Ardından, yukarıda sözünü ettiğimiz, “cemaat” denince akla ilk ve belki de sadece Gülen Cemaati'nin gelmesinden Nurcular da çok şikâyetçiydi. Üstelik, Gülen’in kendisini Nurcu olarak sunmamasına rağmen Nurculuk denilince de akla o ve hareketi geliyordu. Kimilerinin “Gülen, Said Nursi’yi aştı” şeklinde özetlenebilecek yorumları da bu memnuniyetsizliği derinleştiriyordu.

Risaleler üzerinden süren savaş

Said Nursi’nin aslen Arapça olarak kaleme aldığı, kardeşi Abdülmecit Nursi’nin Türkçe’ye tercüme ettiği İşaratü’l İ’caz adlı eseri 2014 yılının Ocak ayında Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından basıldı. Bu, risalelerin Diyanet tarafından basılmasını talep eden Nurcularda büyük bir memnuniyet yarattı.

Risaleler demişken, Gülen Cemaati'nin Said Nursi’nin eserlerini sadeleştirmesi ve Nurcuların büyük kısmının buna itiraz etmesi konusuna da değinmemiz gerekir. Kimi Nurcular “kesinlikle sadeleştirme olmaz” derken, “başka dillere çevrildiğine göre neden olmasın!” diye düşünenler de var. Ancak Nurcuların çoğunun metinlere dokunulmasına karşı, en fazla sayfa altlarına bazı kelimelerin günümüzdeki karşılıklarının konulmasından yana olduğu söylenebilir. Ne var ki Gülen Cemaati, diğer Nurculara danışmadan risaleleri sadeleştirmeye başladı.

AKP hükümetinin sadeleştirme meselesini tekrar tartışma gündemine sokarken Gülen Cemaati de risaleler için bandrol zorunluluğu getirilmesini kendi lehine kullanmaya çalıştı. Bilindiği gibi risalelerin telif hakları Diyanet İşleri Başkanlığı’na verildi.

Buna göre tamamı Nurculardan oluşacak bir ekip, eski orijinal risale metinlerini, 1950’lerdeki baskılar üzerinde Said Nursi’nin kendi el yazısı ile yaptığı tashihleri vs. de değerlendirerek nihai metni oluşturmaya çalışacak. Diyanet bu resmî-onaylanmış metinleri basacak. 2015 içinde bütün risale külliyatının Diyanet tarafından yayınlanmış olması bekleniyor. Başka yayınevleri risaleleri basabilecekler ancak “aslına uygunluk” kriterine uymak zorundalar. Uyacakları asıl da, Diyanet’in onayladığı versiyon olacak.

Tecride dönüşen yalnızlık

Gülen Cemaati'nin İslami camia içindeki konumunu tasvir etmede en kullanışlı kavram “yalnızlık”tır. Cemaat, 17-25 Aralık sürecinin öncesinde de İslami camia içinde yalnızdı, sonrasındaysa bu yalnızlık katlanarak sürdü. Ama ciddi bir nitelik farkı söz konusu: 17-25 Aralık öncesi “yalnızlık” Cemaat’in stratejik bir tercihiydi. Sonrasındaysa siyasi iktidarla savaşında her türden desteğe ihtiyaç duyduğu için bu yalnızlığa son vermek istedi, bunun için uğraştı, ama başarılı olamadı; öyle ki İslami camia içinde kısmen ilişkide olduğu kişi ve çevrelerin ciddi bir bölümünün de kendisine sırt çevirdiğini gördü.

Bu noktaya gelinmesinde AKP hükümetinin, Nurcular dâhil olmak üzere İslami grup ve şahsiyetlerin Gülen Cemaati'ne karşı eleştiri, kıskançlık ve kızgınlıklarından sonuna kadar istifade etmesinin etkisi büyük. Ancak İslami camiada bir süredir bir tür tecrit hâli yaşamasından, Cemaat’in ve Fethullah Gülen’in bizzat sorumlu olduğunun altını çizmek şart.

(El Cezire)