İslamcıların Suriye fiyaskosu

17 Aralık 2016 Cumartesi, 02:05

Dün Esad rejiminin Halep’i neden ve nasıl geri aldığını konuştuğumuzda kısmen değinmiştim, ama bugün biraz daha kapsamlı bir şekilde ele almak istiyorum.

Yaklaşık 6 yıldır süren Suriye İç Savaşı’nda –henüz bitmedi kolay kolay da biteceğe benzemiyor– çok önemli gelişmeler yaşanıyor. Suriye İç Savaşı’nda genel olarak dünyanın, ama özel olarak Türkiye’nin İslamcıları çok ciddi bir sınav verdiler ve büyük bir fiyaskoyla, mağlubiyetle ayrıldılar. Şu anda bunu çok net bir şekilde gözlememiz mümkün.

Halep üzerine söylenen, yapılan, edilen, yazılıp çizilen çığlıklara baktığımızda, şikayetlere baktığımızda bunu çok net bir şekilde görüyoruz, bu tam bir mutlak anlamda yenilgi oldu. Halbuki yaklaşık 6 yıl önce Arap Baharı’nın bir uzantısı olarak Suriye’de ayaklanma başladığında, Türkiye İslamcılarının önemli bir kısmı burayı bir sonraki adım olarak görmüşlerdi ve bir tür deneme alanı olarak gördüler ve zafere çok emindiler. Saatler, günler veriliyordu ve Suriye’de rejimin kolaylıkla değişeceği; burada İslami bir rejimin, halk desteğine sahip bir İslami rejimin olacağını ve bu İslami rejimin de sırtını Türkiye’ye yaslayacağını düşünüyorlardı, hayal ediyorlardı.

İlk baştaki gelişmeler ayaklanmanın kısa süre içerisinde tüm Suriye’yi neredeyse sarması ve muhalefetin birçok yeri kurtarılmış bölge olarak ilan etmesiyle beraber bu iyice coştu. Ancak daha sonra adım adım Suriye rejimi önce belli bir direnç gösterdi. Sonra İran’dan ve Rusya’dan aldığı desteklerle kaybettiklerini geri kazanmaya başladı — ki Halep’in geri kazanılması, Şam rejimi için çok önemli, muhalefet için de çok büyük bir kayıp. Bu kaybı Türkiye’den okumaya kalktığımız zaman olayın çok boyutu var, ancak şunu söylemek istiyorum:

1985 yılında gazeteciliğe başladım ve İslami hareketler üzerine çalışmaya başladım. Bu tarihte Türkiye’de İslamcı hareketler içerisinde çok ciddi bir İran etkisi vardı ve Türkiye’de o tarihte özellikle gençlik, öğrencilik kesimindeki İslamcılıkta, –cemaatler hep farklıdır zaten– o kadar büyük bir İran ilgisi, sempatisi vardı ki Türkiye’de bir mezhep söz konusu değildi. Halbuki İran, Şiiliğin egemen olduğu, devlet yönetiminde de Şiiliğin hâkim olduğu bir devlet olmasına rağmen Türkiye’de pek göz önüne alınmıyordu. İslamcıların büyük bir kısmı tarafından da önemsiz bir şey olarak görüyordu, Tahran rejiminin etrafında bir tür enternasyonal oluşturma gibi bir dert vardı. Adım adım bunun etkisinin azaldığını gözledim, bir gazeteci olarak. Bunun bir nedeni İran’da rejimin, İran milli çıkarlarını çok fazla öne çıkartması oldu, bunun artık bariz bir şekilde kendisini göstermesi oldu ve İran rejiminin kendisini başka ülkelerde destekleyen İslamcıları, İslamcı militanları da kendi çıkarları için kullanıyor olması.

Mesela şöyle şeyler oluyordu: Türkiye’de ya da dünyanın herhangi bir yerinde İran çizgisinde kendilerince Hizbullah ya da devrimci İslamcılık yapma iddiasındaki birtakım gençler, bir bakıyordunuz kendi ülkelerinde birtakım oraya sığınmış, mesela Türkiye’ye sığınmış İran rejim muhaliflerini kaçırmak, öldürmek gibi işlere girişiyorlardı. Yani İran devletinin kirli işlerini gördüklerini gözlüyorduk. Bu olay giderek gelişti, İran-Irak Savaşı’yla beraber, zaten İran rejiminin derdi büyük ölçüde var kalmak oldu ve adım adım değişti, ama hiçbir zaman Türkiye’de İslami kanat içerisinde güçlü anlamda mezhepçilik, mezhep karşıtlığı, mezhep düşmanlığı yaşanmadı. Bu, Afganistan cihadına Türkiye’den giden İslamcılar için de geçerliydi, Bosna’ya gidenler için de geçerliydi.

El Kaide’nin güçlenmesiyle beraber ve El Kaide’nin yükselmesine ek olarak El Kaide’nin Şii-karşıtı mezhepçi bir tutum izlemesiyle beraber, işin rengi biraz değişmeye başladı. Bu anlamda en önemli olay Irak işgalidir. Irak işgalinde Amerikan işgalinin Irak’ta Şiileri iktidara taşıması ve Sünnileri marjinalize etmesi ve İran devletinin de bundan çok ciddi bir şekilde istifade etmesiyle beraber ilk ciddi mezhep karşıtı hareketleri, o dönem El Kaide’nin Irak örgütlenmesinin başında olan Ebu Musab El Zerkavi hayata geçirdi. Çok ciddi bir şekilde, insanlara sırf Şii oldukları için saldırmaya başlandı vs., ve bununla beraber artık dünyada İslami hareketlerin gündeminde o âna kadar olmayan çok ciddi bir mezhep farkı, mezhep kavgası, mezhep çatışması girmeye başladı ve bu Türkiye’deki İslamcılara da adım adım sirayet etti.

Ama Türkiye’deki İslamcılar arasında, Türkiye’nin içerisinde bu tür çok ciddi bir çatışma yaşanmadığı için gözükmüyordu bu; ancak Suriye olayıyla beraber, Suriye’deki ayaklanmayla beraber bunun çok ciddi, net bir şekilde yaşandığını gördük.

Şimdi, İslami hareketleri yakından gözlemeye çalışan insanlar için öteden beri yerli yabancı, Türkiye’den ya da dışından ilk akla gelen isimler 80’li ve 90’lı yıllarda tabii ki önce Ayetullah Humeyni’ydi, İran rejimiydi ve Lübnan Hizbullahı’ydı. Ardından Hamas çok fazla duyulur oluştu, ama Lübnan Hizbullahı özellikle İsrail devletine karşı yer yer bayağı başarılı olan, etkili olan direnişiyle, saldırılarıyla, varlığıyla tüm dünya çapında özellikle İslamcılar çapında çok prestijli bir yere gelmişti. O tarihlerde 80’li-90’lı yıllarda Türkiye’de çıkan İslamcı dergileri karıştırdığınızda her yerinden Hizbullah çıktığını görürdünüz. Hizbullah övgüsü, liderle röportaj, çeviriler vs. Şimdi ama bir bakıyoruz Hizbullah, Esad rejimiyle birlikte Suriye’deki İslamcıların yol edilmesinin önemli bir aktör haline geliyor ve işler tam karman çorman hal almaya başladı ve düne kadar Hizbullah övgüleri düzen, İran’a yakınlık gösteren birçok insanın Türkiye’de adım adım İran düşmanı, Hizbullah düşmanı olduğunu gördük!

Bu çok ilginç dönüşümdü, hâlâ Türkiye’de az sayıda İran-yanlısı pozisyon alan var, ama bunlar çok marjinalize olmuş durumdalar. En son bir televizyon kanalları da bildiğim kadarıyla kapatıldı, çok etkili olamıyorlar. Ama bunun dışındaki insanların büyük bir kısmında, Türkiye’de çok ilginç bir şekilde, ben de bunu yaşadım, hiç aklıma gelmiyordu, çeyrek yüzyıl sonra, 30 yıl sonra Türkiye’deki İslamcılığın alâmet-i fârikası olan İran sempatisi, bugün Türkiye’deki İslamcılığı alâmet-i fârikası olarak İran düşmanlığına dönüştü.
Tabii ki burada insanların büyük bir kısmı şunu diyecektir: Biz değişmedik, İran değişti! Ama böyle bir şey yok, İran bölgede Türkiye’yle beraber en köklü devlet geleneğine sahip olan bir ülke ve dolayısıyla başından beri İran konusunda yapılan araştırmalarda tarafsız araştırmacılar, İran devrimini çağından ayrı ama İran’daki devlet geleneğinin bir devamı olarak okumuşlardı. Dolayısıyla İran, aslında çok fazla değişmiş değil. Tabii ki Suriye olayında acil bir durum olarak görüp orada çok daha net bir şekilde, açık bir şekilde pozisyon aldı; ama bu, İran için, İran’ı bilenler için çok şaşırtıcı bir durum değildi.

Suriye olayının başladığı tarihlerde, Türkiye’de bir grup aydın içlerinde İslamcıların da olduğu, İslamcıların belki de çoğunluğunu oluşturduğu bir grup aydın “Suriye’de üçüncü bir yol mümkün” diye –başlığı tam böyle olmayabilir ama mealen bu– bir bildiri kaleme almışları ve Suriye’deki çatışma ortamının hiç umut verici olmadığı, yanlış olduğu ve bölge ülkelerinin Türkiye ve iran başta olmak üzere bölge ülkelerinin devreye girerek burada çatışmaların yerini barışçı bir müzakerelerinin alması gerektiğini ilan etmişlerdi, gerektiği söylemişlerdi ve hemen söyler söylemez de Baasçı, Esedci –Esadcı değil Esedci– olarak tanımlandılar ve aforoz edildiler. Bu aforoz hâlâ sürüyor, özellikle de sosyal medyanın ağırlık kazanmasıyla beraber birçok insanı çok ciddi bir şekilde sindirdiler. Tabii bunu yaparken neye güveniyorlardı? Bir, Suriye’deki İslamcı muhalefetin çok güçlü bir şekilde “kazanacakmış” imajını vermesine güveniyorlardı. İkincisi de AKP iktidarının ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, o dönemlerde Cumhurbaşkanı değildi ama ülkenin esas lideri olarak Erdoğan’ın, Ahmet Davutoğlu’nun ve diğerlerinin de Esad rejimini devirmeye tam anlamıyla angaje olmalarına güveniyorlardı. Şuna çok eminim: Eğer hükümetin bu pozisyonu olmasaydı bu kadar cüretkâr bir çıkışı hayata geçiremezlerdi. Yapılanın yanlış olduğunu, Suriye’nin kötü bir yere doğru sürüklendiği söylemeye çalışan eski yol arkadaşlarını, Hükümet’ten güç alarak aforoz ettiler. Aforoz İslam’da olmayabilir, tekfir ettiler. İslamcılıktan ve Müslümanlıktan çıkarıp, din düşmanlığına kadar taşıdılar vs. Ama bugün geldiğimiz noktada bakıyoruz, şu anda İslamcıların Halep için talep edebildiği tek şey, şu aşamada güvenlikli bir şekilde sivillerin oradan tahliye edilmesi. Yani artık rejim değiştirmek vs. falan bunların hepsi kalktı.

Bu da nasıl olabiliyor? Rusya’yla görüşerek olabiliyor, Türkiye devreye gidiyor, Cumhurbaşkanı Erdoğan yine söyledi, ateşkes sağlayıp insanların çıkartılması için Putin’le bir kere daha görüşeceğini söyledi. Tabii ki bunlar çok önemli şeyler, ama burada da görüldüğü gibi, ne öne çıkıyor bugün gelinen noktada? Müzakere, diyalog, anlaşarak savaşın zararının en aza indirgenmesi. Yani yeni bir yol aranıyor. Hiç kimsenin kalkıp şu anda Suriye’de sonuna kadar savaş, rejimin devrileceği vs. iddiası artık kalmadı. Bu Türkiye’deki İslamcıların kısa sürede Suriye üzerinde yaşadıkları fiyaskonun çok ciddi bir göstergesi.

Tabii bu fiyasko İslamcıların tek başına yaşadığı fiyasko değil; AKP iktidarının yaşadığı fiyaskonun bir uzantısı olarak yaşanan bir fiyasko. Gerçekten Türkiye başından itibaren Suriye konusunda çok yanlış politikalar izledi. Bu politikaların bedelini kendisi ödedi, ödemeye devam ediyor ve edeceğe de benziyor. Bir ülke olarak ödüyoruz, daha da ödeyeceğe benziyoruz. Öte yandan bu faturayı en çok da Suriyeliler ödüyor ve burada biz Türkiye’nin uyguladığı politikaların ve oradaki o politikalardaki ısrarda dahil olan herkesin çok ciddi vebali var, bunu bir kere kayda geçirmek lazım.

Bir diğer çok önemli husus: Türkiye’de öteden beri El Kaide ve benzeri yapılar, belli anlamlarda vardı, ama belli bir marjinalliğin ötesine geçemiyorlardı. Suriye olayının bu kadar bir dava haline gelmesi, milli dava haline dönüştürülmesi, hükümet, devlet tarafından ve ona destek veren çevreler tarafından daha sonra da Suriye’deki muhalefetin, kısa zamanda çok şey değiştirmesi beklenen muhalefetin başarısızlığın ortaya çıkmasıyla beraber, işin içerisine çok-uluslu diyelim, ya da uluslar-üstü İslamcı şebekeler girdi. El Kaide girdi, daha sonra buna dönüşecek olan IŞİD girdi ve bunlar olaya egemen oldular, damga vurdular. Yani o kadar yüceltilen, Suriye direnişi olarak yüceltilen şey denilince, akla Nusra cephesi yani El Kaide, IŞİD gelir oldu. Birtakım başka gruplar var, çok sayıda grup var, ama bunlar büyük bir çoğunlukla kabaca cihatçı olarak tanımlanan gruplar oldu. Dolayısıyla bu olay, Suriye’deki bu dönüşüm Türkiye’deki İslami hareketi de ciddi bir şekilde dönüştürdü ve İslami harekete özellikle yeni katılanlar, yeni genç kuşaklar içerisinde cihatçı fikirlerin –ki o tarihe kadar vardı ama etkili değildi– daha fazla güç kazanmasına ve neredeyse en önemli güç haline gelmesine yol açtı.

Burada şunu özellikle vurgulamak istiyorum: Türkiye’deki geleneksel İslami cemaatler, bu konularda kapıları sonuna kadar kapatmışlardı ya da kapatmaya gayret ediyorlardı; ama İslami hareketlerin dinamizmini sağlayan özellikle genç kesim, öğrenci ve diğer gençlik kesimi içerisinde cihatçı düşüncenin çok hızlı bir şekilde güçlendiğini ve burada da Suriye olayının, Suriye konusuna yapılmış olan ve sonuç alamayacağı kısa süre içerisinde belli olan o geniş yatırımın çok ciddi bir etkisi oldu. Burada çok ilginç bir istisna var; o da Hizbullah grubu! Kürtler içerisinde örgütlü olan Hizbullah, bu konuda son âna kadar direndi, direnmeye çalışıyor. Burada Hizbullah’ın hâlâ İran’la olan ilişkilerini belli ölçülerde korumak istemesi de etkisi olabilir, ama Hizbullah’ın bu konuda cihatçı gruplara karşı olan mesafesi onu sık sık zor durumda bırakıyor.

Şunu biliyoruz: Şu âna kadar çıkan haberlerden, ölenlerden, intihar eylemcilerine baktığımız zaman, IŞİD bünyesinde, Nusra bünyesinde Türkiye kökenli Kürt İslamcıların olduğunu görüyoruz. Bunlar Hizbullah’la yani Güneydoğu’da ve Kürtlerin yaşadığı yerlerde belli bir güce sahip olan Hizbullah’ın en azından çeperinde olan isimler. Buna rağmen, Hizbullah cihatçı meydan okuyuşa rağmen varlığını sürdürmeye çalışıyor, bunu da özellikle yasal faaliyetleri çok daha fazla ön plana çıkararak yapmaya çalıştı. Şu âna kadar durumu bir şekilde idare etmişe benziyor, ama Hizbullah’ın da hiçbir zaman 10 yıl önceki kadar güçlü olduğunu söyleyemeyiz.

Sonuçta Türkiye’de İslamcılık, Türkiye’deki radikal İslamcılık, İran yanlılığından İran düşmanlığına evirildiği süre içerisinde eski grupların ve grup liderlerinin etkisini yitirdiğini ve Türkiye’de alanın, varolan radikallik alanını büyük ölçüde cihatçı gruplara, IŞİD başta olmak üzere, kısmen El Kaide’ye açmış olduğunu ve tam anlamıyla bariz bir yenilgiyle yüz yüze olduğunu görüyoruz. Suriye’de yaşanan İslamcı muhalefetin yenilgisi –ki artık iyice netleşmiş durumda–, Halep’in tekrar rejim tarafından geri alınmasıyla beraber, Türkiye’deki İslamcılığın içerisinde sesi daha çok çıkan kesimin de yenilgisi anlamına geliyor. Her ne kadar kendileri bunu kabul etmek istemeseler de bu böyle.

Dolayısıyla bu olay ilk patlak verdiği zaman sağduyulu bir şekilde, serinkanlı bir şekilde herkesi üçüncü bir yol arayışına çağıran kesimlerin öngörülü olduğu, haklı çıktıkları net bir şekilde görülüyor. Ancak o öngörü sahiplerinin bugün Türkiye’de herhangi bir etkisi kaldığı söylenemez. Yani hiç kimsede kalkıp onlara, “ya siz haklıymışsınız, gelin artık bundan sonra siz daha ön plana çıkın” demeyecektir. Yanılmış olanlar, kaybetmiş olanlar, ısrarla kendilerine yeni yeni politikalar geliştirerek yeni yeni şeyler söylemeye çalışacaktır ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Öteden beri “İslamcılık öldü mü ölmedi mi?” tartışması vardı, Türkiye için dünya için.

İslam ölmez, İslam olduğu müddetçe –ki olacak– İslamcılık hep varolacak; ama Suriye deneyimi hem dünya çapında hem de bölgemizde, özellikle Türkiye’de, bir tür İslamcılığın, İslamcı yorumun başarısızlığını çok net bir şekilde bize gösterdi. Şiddeti temel alan, terörü temel alan İslamcı hareketler, bir anlamda kısa sürede köksüz hareketlere dönüşebiliyorlar; sadece şiddetten, terörden ibaret hareketlere dönüşebiliyorlar ve bunun sonucunda da hızla kitle tabanlarını kaybediyorlar, desteklerini kaybediyorlar, Suriye bunun çok net bir şekilde göstergesi oldu ve burada böyle bir ders çıktı.

Ama bu dersin alınabileceğini sanmıyorum, tekrar söyleyecek olursak, Suriye’de yaşanan başarısızlık, İslamcı muhalefetin yaşadığı başarısızlık, Türkiye’de AKP iktidarının ve onun bir şekilde koruması ve himayesi altında İslamcı bir söylem tutturmaya çalışan çevrelerin bariz bir fiyaskosuyla sonuçlandı. Bunun önemli olduğunu düşünüyorum, kimilerine önemli gelmeyebilir; ama en azından yıllardır bu hareketleri takip etmeye çalışan birisi olarak, bu yaşananların çok tarihî, çok dramatik bir gelişme olduğunu kayda geçmek istedim. İyi günler.