'Ne kadar sivil; o kadar propaganda!'

28 Aralık 2016 Çarşamba, 19:06

Halep sendromunu geride bıraktık; sırada İdlib sendromu var.

Yerleşim birimlerine taşınan her türlü savaş çeşidinde olduğu gibi, Halep'te de kural değişmedi; şehir yıkıldı, en ağır zararı siviller gördü.

Siviller üzerinden oluşturulan kesif hava; insani çabalar ve somut yardım organizasyonları dışında tipik bir operasyonel faaliyete dönüştürüldü. Halep, fillerin tepinme alanına dönüşmüş, filler tepindikçe de çimenler değil siviller ezilmişti. Siviller üzerinden yaşanan tartışma ise daha da ilginçti. Ezilen siviller kimin fil olduğu tartışmasının nesnesine dönüştürülerek algı operasyonlarına alet edilmişti.

Kasım ayının tamamı ve Aralık'ın yarısı hep Halep ile geçti. Ta ki Türkiye, Rusya ve İran'ın üzerinde anlaştıkları “Ateşkes ve tahliye planları” uygulanmaya başlanana kadar. Aslına bakılırsa Türkiye, Rusya ve İran üçlüsü Ekim'in başlarında savaşsız bir plan üzerinde anlaşmışlardı. Rusya'nın Halep için en büyük yığınağını yaptığı günlerde söz konusu üçlü yine anlaşmış, ateşkes süreci devreye girmiş, silahlı gruplar ve siviller için tahliye koridorları açılmıştı. Bazı gruplar Halep'i terk etmiş, fakat devreye giren kimi “esrarengiz eller”, bazı silahlı gruplar üzerinde baskı kurarak Ekim'de öngörülen ateşkes ve tahliye sürecini bloke etmişlerdi. Bu durum, Halep için ağır bir faturaya dönüştükten sonra aynı “esrarengiz eller” Halep üçlüsünün planlarına teslim olmak zorunda kalmışlardı.

Ekim ayında uygulanmak istenen ateşkes ve tahliye sürecini bloke eden “esrarengiz eller”, uluslararası boyutu da olan bir kampanya furyası başlatmış, katledilen sivillerin kanlarını kampanyalarının dolgu malzemesi olarak kullanmış ve bu kampanyayı Suriye'de ateşkes ve siyasal uzlaşıyı öngören Türkiye, Rusya ve İran üçlüsü arasındaki ilişkiyi bozma aracına dönüştürmüşlerdi. Bu kampanya, özellikle Türkiye iç kamuoyunda etkili olmuş, Türkiye'deki siyasal iradeye sekte vurup üçlü mekanizmadan ayrılması için tipik bir baskı aracına dönüştürülmüş, bu nedenle oluşturulan durum kimi unsurlarca “İç çatışma” çığırtkanlığına kadar vardırılmıştır.

Halep üzerinde üçlü mekanizma arasında varılıp uygulanan anlaşma bir ilk idi. Ancak Suriye'nin geneli göz önüne alındığında daha alınması gereken uzun bir mesafe var. Çünkü silahlı unsurlar ve Halep'ten çıkan siviller İdlib bölgesine geçti. Dolayısıyla şu anda tüm gözler İdlib üzerinde yoğunlaşmıştır. Yeni bir çatışma sürecinin önüne geçilip anlaşma sağlanacaksa bu yönde atılacak adımların ikinci adresi İdlib olacaktır.

Bunun yanında gözlerin çevrildiği bir başka nokta da Astana'da başlayacak olan siyasi görüşmelerin ikinci ayağını oluşturuyor. Aslına bakılırsa sahada yaşanan bir takım gelişmeler, üçlü mekanizma arasında üzerinde uzlaşılmış bir plan olduğu gerçeğini göstermektedir. Fırat Kalkanı'ndan Halep'te yaşananlara, karşılıklı tahliyelerden El Bab ve hatta Münbiç meselesine kadar birçok konu, üçlü mekanizma arasındaki uzlaşılmışlığın yansımalarıyla doludur. Muallakta kalan husus ise, üzerinde anlaşılan plana muhalif silahlı unsurların ne derecede uyum sağlayabilecekleriyle ilgili bir durumdur.

Halep sorununda Nusra cephesi başta olmak üzere diğer bazı grupların üçlü ittifakın anlaşmasına karşı sergilediği aykırı tutum, üçlü ittifakın şimdilik Nusra'yı Moskova deklarasyonunda “Terörist unsur” olarak kabul etmesine yol açtı. Astana'da da benzer bir yol izleneceği, üçlü ittifakın anlaşmalarına uymayarak çatışma sürecinin devam etmesinde karar kılacak olası grupların da yeni deklarasyonlardaki yerlerini alacağı tahmin edilebilir. Ama her hâlükârda İdlib'e yönelik bir saldırı dalgasının başlayacağını da öngörmek mümkündür. Çünkü siyasi alandaki manevralar her ne kadar uluslararası boyuttan arındırılıp “bölgesel” boyuta taşınmış olsa da sahada hala uluslararası aktörlerin baskıcı tekeli kırılabilmiş değildir.

Şu aşamada uluslararası güç odaklarının en büyük hedefi, Türkiye, Rusya ve İran'ın oluşturduğu “bölgesel” nitelikli siyasi çözüm mekanizmasının dağıtılmasıdır. Uluslararası mekanizmalar şimdiye kadar onlarca merkezde siyasi çözüm denemelerinde bulundular, ancak hiç birisinden sonuç alınamadı. Hatta her çözüm denemesi, yerini daha şiddetli çatışmalara bırakmasına, çatışmalardan kaynaklanan kan ve barut kokusunun çevre ülkelere sıçrama eğilimine girmesine yol açtı. Halep üzerinde ilk olumlu sonucunu vermiş olması bakımından bölgesel çözüm projesi, bu nedenle önem kazanmaktadır. Uluslararası aktörlerin bu şekilde by-pass edilmesi ise üçlü mekanizmanın yeni saldırı ve manipülasyonlara uğramaya devam edeceğini göstermektedir.

Dolayısıyla oluşabilecek yeni çatışmalar ve bu çatışmalardan sadır olacak mağduriyetlere karşı takınılacak insani ve İslami tavırları aşacak şekilde yeni algı operasyonlarına yönelecek akımların aslında uluslararası boyutu olan bir arka plandan beslendiklerini, bundan sonra da besleneceklerini asla göz ardı etmemek gerekecektir.

Suriye meselesinde devre dışı kalmanın verdiği hınç ile Halep üzerinden de örneğini gördüğümüz şekilde aynı merkezden büyük bir fesat furyası başlatıldı. Bu furyada dikkat çekici bir işbirliği söz konusuydu. Taraflar üç boyutlu bir plan devreye sokmuşlardı.

Bulundukları yer ve temsil ettikleri konumlarına göre üç boyutlu planın bir boyutu Rusya'yı, ikinci boyutu mekanizmanın oluşmasındaki katkısından dolayı Tayyip Erdoğan'ı, üçüncü boyutu ise İran'ı hedefe koymuştu. Oysa öngörülen ilk ve en yakın hedef ne tek başına Tayyip Erdoğan'dı, ne Rusya idi, ne de İran!

Ortak ve öncelikli olan hedef, Türkiye, Rusya ve İran arasında oluşturulan mekanizmanın ta kendisiydi.

Bunu anlamak için sadece Türkiye'de oluşturulan havayı solumak yeterli değildi. Uluslararası aktörler, temsil ettikleri ya da denetledikleri kurumlar, kontrollerindeki medya vb. araçlardan yükselen sesler bir araya getirildiğinde puzzle parçalarının bir araya getirilmesi gibi ilginç bir ahenk ve işbölümünün resmi ortaya çıkmaktaydı.

Bu propagandist akım görünürde sivillere ağlamaktaydı. Oysa propagandalarının oturduğu zemin “Ne kadar sivil, o kadar propaganda” taşlarıyla döşeliydi.

Her şeye rağmen üçlü ittifakın ortak Halep planı sekteye uğratılamadı. Dolayısıyla Halep üzerinden Haleplileri bayağı sollayarak estirdikleri kaos arzuları başarılı olamayanların yıkıcı propagandalarının bıçak gibi kesilmesinin bir anlamı olmalı değil miydi?!

Evet, olmalıydı. Hedef, Halep uzlaşısıydı. Başarılamayınca propagandayı sürdürmenin bir anlamı kalmamıştı.

Ve şimdi sırada İdlib var.

Her hâlükârda çatışmaların yoğunluğu buraya kayacak. Çünkü üçlü ittifakın “ortak terör listesi” bunun kaçınılmaz olduğunun kanıtı. Yine yıkım olacak, yine siviller ölecek. Ve tabi propagandist unsurlar yine sahne alıp operasyon düğmesine basacak. (Doğruhaber)