Batı'nın İslamla Kavgası

15 Mayıs 2014 Perşembe, 13:49

Ünlü oryantalist Bernard Lewis “İslam dünyasının haşmetli günlerinin geride kaldığını” ve artık Müslümanların “medeniyet adına insanlığa sunacakları bir şeylerinin olmadığını” iddia ederken adeta kesin gözüyle bakılan bir zaferin ilanını; Batı ideolojisinin hayata hâkimiyetini kutluyordu. Batı’nın zaferini ilan ettiği bu savaş, kalkınmış medeni Batı ve kalkınamamış bedevi Doğu arasında gerçekleşmişti.

Bu savaşın bütün somut verileri de Batı’nın kesin bir zafer kazandığını teyit eder nitelikteydi. Nitekim I. Dünya Savaşı öncesinde 4 Milyon km2’lik İslam’ın hâkimiyetindeki Osmanlı Devleti topraklarından geriye kalan 783,562 km2’lik T.C ’nin yüzölçümü bile kaybın boyutlarını ortaya koymaktaydı.

Hilafet Devleti yıkılmış, İslam toprakları farklı isim, bayrak ve sınırlarla parçalara ayrılmış ve Batı’nın İslam düşmanlığıyla barizleşen tarihi Haçlı Seferleri, Kudüs’ün de işgaliyle nihai amacına ulaşmıştı. Fakat Batı, bütün bunlara rağmen bir korkuyu yani İslam’ın yeniden hayata hâkim kılınacağı, haşmetli günlerin korkusunu bilinçaltında devamlı taze tutmayı başardı. Çünkü İslam’ın hayattaki hâkimiyetinin en somut göstergesi olan devleti elinden alınsa bile, ideolojik olarak İslam yok edilememişti. Zira yenilgiye uğrayan Müslümanlardı yoksa İslam değil...

Bu nedenle Batı için gelecek öngörüleri komünizm tehlikesi de bertaraf edildikten sonra ideoloji ve medeniyet alanında İslam ideolojisiyle gerçekleşecek bir karşılaşmayı ifade ediyordu. Çünkü ortada hala yok edilememiş bir ideoloji vardı: İslam. Batı’yı tehdit eden bir tehlike vardı: İslam tehlikesi. Her ne kadar böyle bir tehlikenin efsane olduğuna inanan Batılı düşünürler de olsa, böylesi bir tehlike Kapitalist ideolojinin varlığını halklar nezdinde meşru kılabilmek için de gerekliydi.

Bu doğrultuda dün Afrika’yı sömürmek için Darvin’in, güçlü olan ayakta kalır, tezine dört elle sarılan Batı, kimin güçlü olduğu sorusunun cevabını çoktan hazır etmişti: “Güçlü, Medeniyete en çok katkı sağlayandır!” İşte bu zihniyetle Afrika talan edilmiş ve Afrikalıya ‘insanlık’ öğretilmiştir. Hem de her gün açlık ve hastalıktan yüzlercesinin ölmesi gibi bir bedel de ödettirilerek.

Bugün de ABD öncülüğündeki Batı, İslam dünyasına gerçekleştirilecek saldırı ve sömürüyü meşrulaştırmak için bir imaj bulmak durumundaydı. İşte Tarihin Sonu, Medeniyetler Çatışması vb. işgal ve sömürüleri haklı çıkartacak türden tezler bu nedenle bugün daha bir anlam kazanıyor.

S. Huntington Dünyayı Batı Medeniyeti, Doğu Medeniyeti ve İslâm Medeniyeti olmak üzere üç medeniyet olarak düşünür ve bu üç medeniyet arasında sürekli bir çatışmanın olduğunu belirtir:

“Batı, temeli olan Roma’dan, dünyaya hâkimiyet ilkesini aldı. Dünyaya düzen verme ideali vardı Romalıların. Bu ideali de daha çok kuvvetle ve tabii, nizam kurarak, örgüt kurarak gerçekleştirmeye çalışıyorlardı. Fakat neticede, bütün insanlığı boyunduruk altına alma ideali, esasında, insan tabiatına zıt, hakikate zıt bir idealdir. Bu sebeple, Roma’nın çöküşü, batılıların ruhlarında, şuur altlarına geçen bir kompleks doğurdu. Yani, ondan sonraki bütün batı toplumları, hep Roma’yı gerçekleştirmek isterler. Roma-Germen İmparatorluğu, Mukaddes-Roma Germen İmparatorluğu gibi adlarla hep Roma’yı diriltmeye çalıştılar. En son, çarlık, faşizm, Nazizm ve hatta komünizm de aslında Roma’nın bir başka şekilde diriltilmesi idealiydi. Fakat onlar, acelecilikle, Almanların aceleciliği sebebiyle emellerine varamadılar, kavuşamadılar."

Amerika da, bir başka şekilde, yeni bir Roma gerçekleştirme olayıdır. Dikkat ederseniz, Dünyanın Yeni Düzeni deniyor. Yeni Düzen derken, yine Roma’yı, yeni Roma’yı gerçekleştirmek istiyorlar. Bu sebepledir ki, Batının ruhunda süreklice bir Sezar vardır. Bu Sezar dünyayı yönetecektir. Amerika’da, bu biraz daha komplike bir şekilde cereyan etmektedir. Fakat netice değişmiyor. Oysa insanlık, bütün cepheleriyle çok boyutlu, çok büyük realitedir. Yani bir Doğu realitesi var. Asya medeniyetleri var. Bir Çin, eski Çin medeniyeti var. İşte, bir de, ortada, İslâm Medeniyeti var. Bu kadar büyük medeniyetlerin sergisi olan bir dünya, sadece, hâkimiyet, düzen verme iddiasıyla hâkimiyet mümkün değildir. Belki bütün bu insanlığa hâkim olma, onları ezerek değil de, onların gönüllerini fethederek, onların ruhlarına hitap ederek, nüfuz ederek mümkündür. İşte İslâm Medeniyeti’nin Batı Medeniyeti’nden ayrıldığı nokta burasıdır. Ve Bati bunu bir türlü anlamak istemiyor. Bunu anlamadığı için İslam medeniyetine ölümcül darbeyi vuramıyor çünkü Batı, Allah'ın gücünü hesaba katmıyor.

Onlar Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Halbuki, kafirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır. (Saff Suresi 8)

(Nimetullah Ölmezoğlu)