Vallahi kazandık...

16 Şubat 2016 Salı, 08:58

Siyer… Alemlere rahmet o kutlu nebinin bizlere bıraktığı en değerli hazine. Bu hazine, onu hayatımızın her alanına yaydığımız takdirde dünya ve ahiret saadetini elde etmemizi sağlayacak bir abı hayat çeşmesine dönüşüyor. Bu çeşmenin fedakâr hizmetkârları olan Peygamber Sevdalıları her yıl düzenledikleri Siyer sınavı aracılığıyla bu çeşmeden akan rahmet suyunu yurdun dört bir yanına ulaştırıp, susuzluktan solup kurumaya yüz tutmuş yürekleri ihya ediyor. Binlerce kişi bu çeşmeden kana kana içerek Siyer-i Muhammed’e olan susamışlığını dindiriyor.  Bu çeşmenin, suyunu her sene farklı bir kaynaktan akıtması bu sudan nasibini alanlara bambaşka bir lezzet ve heyecan veriyor.

Geçtiğimiz günlerde yapılan siyer sınavı çıkışında okul bahçesinde bir arkadaşımla karşılaştım. Çok üzgün ve moralsizdi. Ona neden böyle üzgün olduğunu sorduğumda ‘Sınavının iyi geçmediğini, kazanamayacağını ve tüm emeklerinin boşa gittiğini söyledi.’  Ben de ona: ‘Bak kardeşim, öncelikle şunu iyice idrak etmemiz gerekir ki; bu sınav kaybedeni olmamakla beraber, katılan herkesin kazandığı bir sınavdır.  Bunu daha iyi anlamak için gel birlikte sınava çalıştığımız o günlere geri gidelim. O güzide hayatın her anının bizi kendine hayran bırakıp, ardı sıra sürüklediği günlere…’

“Daha kitabı elimize alır almaz manevi bir atmosfer bizi sarmaya başladı.  Öyle bir heyecan kapladı ki bizi, bir an önce kitabı okuyup Resulullah ile özlem gidermek istiyorduk. Kitabı okumaya başlayınca onu ne kadar çok sevdiğimizin ve ona ne kadar hasret kaldığımızın farkına vardık. Her fırsatta işlerimizden fedakârlık yapıp kitabın başına can Resulun yanına koşuyorduk. Artık gece gündüz kitap elimizden düşmüyordu. Okudukça, iki cihan güneşini daha iyi tanımaya, tanıdıkça daha da sevmeye başladık.  Nebevi iklim bizi öyle bir çekti ki, bir anda kendimizi nebevi alemde yolculuk ederken bulduk. İlk durağımız Ebva oldu. Orada can nebinin öksüz kalışına şahit olup onunla birlikte gözyaşı döktük. Öksüz ve yetimliğin  acısını yaşayarak öğrendik. Kâbe avlusunda namaz kılarken Resulün üstüne bırakılan deve işkembesini Fatıma ile beraber üzerinden alıp Ebu cehillere lanet okuduk. Cebrail (as) ile beraber İmam-ı enbiyayla Miraç yolculuğunda nice güzelliklere şahit olduk. Resule yoldaş olup Taif’te ona atılan taşlara bedenimizi siper ettik. Onunla hicret edip tevekkülü teslimiyeti öğrendik. Medine de ensarın vuslat sevincine ortak olduk. Sad b. Muaz ile, ‘ Ya Resûlullah! Vallahi şu denize dalmamızı emredersen gözümüzü kırpmadan seninle birlikte dalarız ’ diyerek onun yanında olduğumuzu, onu hiçbir zaman yalnız bırakmayacağımızı haykırdık.  Bedir günü Resul, düşman ordusunun çokluğu karşısında‘Allahım bana olan vaadini yerine getir. Allahım bana vadettiğini bana ver’ diye dua ederken Ebubekir (ra) ile beraber yere düşen ridasını omzuna koyup ‘Allah muhakkak sana vadettiğini yerine getirecektir ey gözümün nuru’ diye ona teselli verdik. Uhud’da Ebu Talha Ebu Dücane ile ‘Gerdanım gerdanına, sırtım sırtına feda olsun ey can, ey canan’ diyerek onu canımızdan öte bildiğimizi ispatladık. Hudeybiye günü Semure Ashabı ile birlikte canımız pahasına ona itaat edip biatımızı yeniledik. Mekke’nin fethedildiği gün o şanlı orduyla baraber can Resulun öz vatanına kavuşmasının sevincini, mutluluğunu paylaştık. Huneyn Gazvesinde ensara, ‘ İnsanlar evlerine deve ve koyunlarla dönerken sizler Resulullah ile dönmeye razı gelmez misiniz?’ denildiğinde ensar gibi biz de can-ı gönülden ‘Razıyız, razıyız, Resulullah’a razıyız’ diye sevinç gözyaşları döktük. Hatem-i enbiyanın vefatıyla yetim kalan Fatıma’nın acısını, hüznünü paylaşıp, yüreğimiz yana yana ‘Ey babasının gözbebeği sabret, elbet ona kavuşacaksın. Peki ya biz? Bizler ona kavuşabilecek miyiz?’ diyerek  feryat figan eyledik.  Ali (r.a) ile birlikte Resulun mübarek naaşına bakıp ‘Anam babam sana feda! Dirin gibi ölün de güzel ey serveri kâinat!’ diye gözyaşı döktük. Yine defin sırasında Resulun elbisesini kabrine gömmek istediklerinde diz çöküp ‘Ne olur gömmeyin! Ne olur onu bana verin! Verin ki bir ömür koklayayım, sarılayım, teselli bulayım! Bu yaralı aşığa sevdiğinin kokusunu çok görmeyin!’ diyerek yalvardık. Ve gözlerimiz yaşlı, yüreğimiz yanık olarak yolculuğumuzu tamamlayıp döndük. Ama bambaşka duygularla ve bambaşka biri olarak... İki ay boyunca Nebevi alemde yaşayıp, o manevi havayı teneffüs etmek, hayalen bile olsa Resulullaha yoldaş olup hayatına dahil olmak, üzüldüğü zaman üzülüp sevindiği zaman sevinmek, biz katılımcılar için en büyük kazanım ve en büyük ödüldür.

Sözlerim bittiğinde ikimiz de gözyaşlarına boğulmuştuk. Arkadaşım gözyaşlarını silerek ‘ Anladım ki, Siyer sınavının düzenlenmesindeki asıl amaç, siyeri Muhammedi kazandırmaktan ziyade yaşatmakmış. Bu durumda ben ve benim gibi binlerce katılımcı vallahi kazandı, billahi kazandı’ diyerek tebessüm etti.

(Arzu AŞKIN)