Fırtınalı Deniz

08 Aralık 2018 Cumartesi, 13:23

“Bazı Batılı medya organları beni Humeyni gibi tasvir ediyor. Oysa, o tanımladıkları şey ben değilim. Bugün, yeniden ülkemde olduğum için kendimi çok mutlu hissediyorum. Bugün sadece ülkeme dönmüş olmadım, bütün Arap dünyasına yeniden kavuştum. Hâlâ partimin lideriyim. Eğer özgür ve adil bir seçim olursa, Nahda da parlamento seçimlerine katılacaktır. Cumhurbaşkanlığı seçimlerine ise katılmayacağız. Ben kendim de herhangi bir görev için adaylığımı koymayacağım.”

Nahda Hareketi lideri Râşid Gannûşî, 22 yıllık sürgün hayatından sonra, 30 Ocak 2011 günü nihayet ülkesinde döndüğünde bu açıklamayı yapmıştı. Tunus’un başkenti Tûnis’teki Kartaca Havaalanı’nda kendisini karşılamaya gelen kalabalığın açtığı “Aşırılığa hayır! Mutedil İslâm’a evet!” ve “İslâm’dan korkmayın” yazılı posterler de, en az Gannûşî’nin sözleri kadar dikkat çekiciydi. Aynı anda bir kenarda biriken küçük kalabalığın attığı “İslâmcılığa hayır, teokrasiye hayır, şeriata hayır, budalalığa hayır!” sloganına cevaptı bu cümleler…

“Arap Baharı” adı verilen bölgesel türbülansın doğuş yeri olan Tunus, 1987’den beri ülkeyi demir yumrukla yönetmekte olan Zeynelabidin bin Ali’nin aniden koltuğunu terk ederek sürgüne gitmesiyle şaşkınlık, sevinç ve kafa karışıklığını aynı anda yaşıyordu. Şaşkınlık ve sevinç, koltuğu sarsılmaz görülen Bin Ali’nin yönetimden uzaklaşması sebebiyleydi. Ancak “Bundan sonra ne olacak?” sorusunun doğurduğu belirsizlik, sevincin yeterince derin yaşanamamasına yol açıyordu. Yeni bir düzen nasıl kurulacaktı? On yıllardır tahrip edilen şeylerin tamiri nasıl gerçekleşecekti? Her şeyden önemlisi, tüm bunlar olurken Nahda Hareketi nasıl bir rol oynayacak ve nerede duracaktı? Hareketin lideri Râşid Gannûşî’nin kişisel tercihleri ve takip edeceği siyaset, bu noktada hayatî önemdeydi.

7 Haziran 1941’de, Tunus’un güneyindeki Gâbes vilayetine bağlı Hâmme kasabasının bir köyünde fakir bir çiftçinin oğlu olarak dünyaya gelen Râşid Gannûşî, klâsik temel eğitimini başkent Tûnis’teki Zeytûne Üniversitesi bünyesinde tamamladıktan sonra Kahire ve Şam’da okumuştu. Şam Üniversitesi’ndeki felsefe tahsilini 1968’de bitiren Gannûşî, yeniden ülkesine dönmeden önce Avrupa’nın birçok ülkesini gezmiş, bazı ülkelerde de çalışmıştı. Para kazanmak için yaptığı işler arasında bulaşıkçılık bile vardı. 1981’de, ülkesine döndükten sonra, -bilâhare Nahda (Uyanış) Hareketi’ne dönüşecek olan- “İslâmî Yöneliş Hareketi”ni kurarak Habib Burgiba rejimine karşı aktif muhalefetini başlatan Gannûşî iki kez hapse atılmış, bu süreçte kendisinin şöhretini daha da artıran bazı kitaplarını kaleme almıştı. Örneğin, “Kamusal Özgürlükler” (el Hurriyâtu’l-Âmme) isimli ünlü eseri, hapishane günlerinin hatırasıydı. Müebbet hapis cezasına çarptırıldıktan sonra 1988’de salıverilen Gannûşî, ülkesinde yaşama hakkının kalmadığını anlayınca sürgüne gitmiş, “siyasi sığınmacı” statüsünde 22 yıl yaşayacağı İngiltere’ye yerleşmişti. Gannûşî, tercüme edilen eserleri ve kendisiyle yapılan söyleşiler üzerinden, Türkiye’de de yakından tanınan bir isimdi. 2011’de, uzun bir sürgünden sonra ülkesine dönen Gannûşî’nin atacağı adımlar, tüm bu nedenlerden dolayı yakından izleniyordu.

2011’de düzenlenen kurucu meclis seçimlerinde, Nahda Hareketi oyların yüzde 37’sini alarak, diğer tüm partilerin toplamının da üzerine çıktı. Halkın büyük beklentiler içine girdiği ilk hükümetin başbakanı, Nahda saflarından Hammâdî Cebâlî oldu. Bir yandan ekonomik ve siyasî krizle boğuşan, diğer yandan da laik-İslâmcı çatışmasına sahne olan Tunus’ta herhangi bir iktidar tecrübesi bulunmayan Nahda, birden bire yönetim sorumluluğunu üstlenmek durumunda kalmıştı. Bu, haliyle çok da kolay bir durum değildi. Çözümlenemeyen ekonomik sorunlar hükümete baskı oluştururken, 2013’te solcu siyasetçiler Şükri Bel’id ve Muhammed Brahimi’nin arka arkaya suikasta kurban gitmeleri, Gannûşî ve ekibi için alarm zillerinin çalmasına yol açtı. Burgiba dönemi bakanlarından Becî Kâid es-Sebsî, kurduğu yeni seküler partiyle siyaset sahnesinde boy gösterirken, Gannûşî, 5 Ekim 2013’te seküler kesimle “yol haritası” üzerinde anlaştı. 2014 başında yeni anayasanın kabul edilmesiyle birlikte, Nahda Hareketi, kendi rızası ve kararıyla hükümetten ayrıldı. Aynı yılın ekim ayında düzenlenen parlamento seçimlerinde es-Sebsî’nin liderliğindeki Nidâ Tûnis Partisi birinci gelirken, Nahda ikinciliğe geriledi. Kasımda düzenlenen cumhurbaşkanlığı seçiminde ise Nahda hem aday çıkarmadı, hem de Becî Kâid es-Sebsî’nin destekleneceğini duyurdu. Es-Sebsî, yüzde 55 oyla cumhurbaşkanı seçildi.

Sürgün yıllarında, Cezayir’de ‘İslâmcı’ kadroların başına gelenleri ve Türkiye’de Refah Partisi tecrübesini —her ikisinde de ordu faktörü baskındı— yakından izleyen Râşid Gânnûşî, Nahda’nın Tunus’taki kısa iktidar döneminde de Mısır’da Müslüman Kardeşler’in karşı karşıya kaldığı sıkıntılara şahitlik etmişti. Bir yandan, Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki “Türkiye modeli”ni de takip eden Gannûşî, hem kendi birikimini hem de siyasî arenada gözünün önünden geçen tablolardan edindiği deneyimi, Tunus siyaset sahnesinde uygulamaya koydu.

Tüm bunların sonucunda nasıl bir şeyin ortaya çıktığını, Gannûşî’nin söylemleriyle eylemleri arasındaki uyum oranını ve ‘İslâmcı siyaset’in fırtınalı bir denizi andıran Tunus’taki geleceğini önümüzdeki yazıda tartışalım. (Yeni Şafak)