Suudi politikasında değişim rüzgârları

04 Mart 2015 Çarşamba, 08:44

Suudi politikasında, Mısır'ın izlemesi ve önlem alması gerekli önemli bir değişim yaşanıyor.

(1)

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Suudi Arabistan'da bulunduğu Mart 2015'in ilk günlerinde Riyad'ı ziyaret etti. Ancak iki lider bir araya gelmediler ve aynı zaman zarfında Suudi başkentinde bulunmadılar (Erdoğan, Umre ibadeti için Mekke'ye gitti). Yine de iki ziyaretin aynı zaman dilimi içinde organize edilmesi, Suudi Arabistan'ın vermek istediği bir mesaj içeriyordu.

Mesajın özeti, Riyad'ın Kahire'nin yanında durmasının Ankara ile kavga etmek anlamına gelmeyeceği şeklindeydi. Suudi Arabistan'ın yeni dönemdeki politikasının, Ortadoğu'nun geleceğine dair farklı hesapları ve vizyonu var. En azından bu politika, öncelikle kutuplaşmaya karşı ve kucaklayıcı olacaktır. İkincisi; sahada farklı derecelerde herkesi tehdit etmeye başlayan acil sorunlarla mücadele etmek için ittifakların yeniden çizilmesini, hem Suudi Arabistan hem de bölgenin çıkarına görmektedir.

Riyad'daki karar çevreleriyle sağlam ilişkileri bulunan bir kaynağın aktardıklarından anladığım üzere bu mevzu, sonuçları birkaç hafta ve hatta birkaç gün içinde açıklanacak titiz bir araştırmanın konusu. Şu ana kadar ortaya çıktığı kadarıyla beklenen eğilim, politikalarda ve isimlerde sakin bir değişimi kapsayacak.

Bu eğilim, 40 yıldır dışişleri bakanlığını yürüten 75 yaşındaki Emir Suud Faysal'ın görevinin değişmesini gerektirecek. Emir Faysal, birkaç kez sağlık sorunlarını gerekçe göstererek görevden alınmasını istemişti. Ocak 2015'te ABD'de omurgasından ciddi bir cerrahi operasyon geçirmek zorunda kaldı. Hâlâ bu ameliyatın etkilerinden dolayı tedavi görüyor.

Bahsettiğim kaynak, Suudi Arabistan'ın Kahire Büyükelçisi Ahmed Abdulaziz Kattan'ın (Suudi dış politikasında önceki dönemi temsil ettiği için) değiştirileceğini, lakin hali hazırda bu konudaki kararın verilmesinin (en azından yeni dönemin vizyonu nihai şekline kavuşana kadar) ertelendiğini bildirdi.

(2)

Değişimin işaretleri, dış politikadan önce Suudi iç politikasında görüldü. Kral Abdullah Bin Abdulaziz'in vefatının ilan edilmesini takip eden bir hafta zarfında halefi Kral Selman, ülkedeki iç şartların yeniden düzenlenmesiyle ilgili 34 kraliyet kararnamesi çıkardı. Kararların bazıları devletteki yüksek mevkilerle ilgiliydi. Bir kısmı da içerideki kurumları yeniden oluşturdu. 10 kamu kuruluşu, 2 kuruma entegre edildi. Kararnamelerin bir kısmı da işçi ücretleri ve maaşlarının artışına odaklandı.

Bu kararların, merhum Kral Abdullah'ın bilincinin kaybolduğu dönem olan vefatının resmen açıklanmasından (23 Ocak 2015) önceki bir hafta zarfında hazırlandığı açık.

İçerideki yönetim organını sarsma ve hükümete bazı genç deneyimler aşılama girişimi dahilinde yeni Kral'ın ekibi, özgürlükler konusunda kısmi açılım gerçekleştirerek genel atmosferde de bir değişime gitmeye çalıştı.

Örneğin; geçmişte pasaportlarına el konulan bazı vaizlere (en ünlüleri Şeyh Selman Avde) pasaportlarının iade edildiği gözlemlendi. Ayrıca İhvan (Müslüman Kardeşler) eğilimli olmakla suçlanarak imamlığı elinden alınan ve Cuma Hutbesi vermesi yasaklanan Mekke İmamı Dr. Suud Şureym de bir kez daha vazifesine iade edildi.

Keza Suudi blog yazarı Raif Bedevi hakkında verilen kırbaç cezasının infazı durduruldu. Suudi yazar ve iletişimci Davud Şeryan, görevine son verilmesi sonrası tekrar Londra merkezli El Hayat gazetesindeki günlük köşesinde yazmaya başladı. 1 Mart 2015 Pazar günü yayınlanan ilk makalesinde, bağımsız görüş sahipleri üzerindeki kısıtlamaları eleştirdi. Şeryan, [11 Eylül sonrasında] dönemin ABD Başkanı George W. Bush'un "Ya bizdensinizdir ya da karşı taraftan" şeklindeki ünlü sözünü şimdilerde Arap dünyasında uyguladığımızı belirtiyor. 'Korku ve endişe' halinin, pasif bağımsız bir görüşe dahi katlanamayacak kadar bizi hakimiyeti altına aldığını ilave ediyor.

(3)

Kral Abdullah’ın vefatı sonrası, halefi Kral Selman'ın dış politika eğilimleri etrafında büyük bir gürültü koptu. Ünlü İngiliz analist David Hearst, 23 Ocak 2015 tarihinde Huffington Post sitesinde çıkan yazısında, "Suudi Sarayı'nda Bir Darbe"den bahsetti. Suudi Arabistan'ın Türkiye ve Katar ile muhtemel yakınlaşmasına ve Riyad'ın Filistin'de Fetih ile Hamas arasında oynadığı klasik role dönme eğilimine işaret etti, Riyad'ın Kahire'deki rejime verdiği destekte nitelikli bir değişime gitme ihtimaline göndermede bulundu.

Hearst'ün sözleri, Kral Abdullah'ın vefatının hemen ardından sarf edildiği için nispeten erken görüldü ama Suudi yazar Cemal Haşikci’nin El Hayat'ta aynı gün yayınlanan "Her dönemin devleti, adamları ve dış politikası vardır" başlıklı makalesinde de geçince teyit edilmiş oldu. Haşikci'nin makalesinde kısmen yeni bir dil kullanması dikkat çekiciydi. ABD ve Suudi Arabistan'ın önceki politikalarının Ortadoğu'daki çöküşü durdurmaktaki başarısızlığından bahsediyordu. Bunu da çöküşü durdurabilecek üç devlet arasında iyi bir eşgüdüm ve işbirliğinin yokluğuna bağlıyordu.

Haşikci'nin işaret etiği üç ülke ise Suudi Arabistan, ABD ve Türkiye. Arap dünyasındaki şartların çöküşünü ele alırken Mısır'a olumsuz bir göndermede bulunan Haşikci, Kahire'nin şartlarının pek umut vaat etmediğini belirtti. Nihayetinde çözümü, Ortadoğu'nun yangınlarını söndürmek ve taraflar arasında istikrar ve uzlaşıyı sağlamakla görevli bir Suudi-Amerikan-Türk ortak operasyon odası önerisinde buldu.

Mısır konusunu ele alan en ayrıntılı sözler, El Hayat'ın 1 Mart 2015 tarihli nüshasına ünlü yazar ve akademisyen Dr. Halid Dahil tarafından kaleme alınan "Suudi dönüşümü ve Mısır endişesi" başlıklı makalede yer aldı. Dahil makalesinde, Kral Selman'ın, "Mısır'a Suudi Arabistan desteği değişmeyecek." vurgusuna dikkat çekti. Fakat sorun, yazarın da gördüğü üzere, desteğin tarzı ve çerçevesindeydi. Çünkü Mısır'da bazıları bu desteğin açık bir çek olmasını istiyor. Bu çevrelere göre Suudi Arabistan'ın, sözgelimi İhvan'a sempati duyduğu için Türkiye ile yakınlaşmasına gerek yok.

Dahil, bu yaklaşımın, devletlerin ilişkilerinin böylesine 'duygusal' bir bakış açısına dayanmayacağı temel kuramının görmezlikten gelinmesi olduğunu belirtiyor. En rasyonel siyasi bakış açısının, Mısır-Suudi Arabistan ilişkilerinin, iki ülkenin İhvan ve Türkiye tutumlarına bağlı olmamasını gerektirdiğini dile getiriyor:

"Şayet Mısır'ın istikrarı Suudi stratejisinin çıkarına ise (ki öyledir) Riyad'ın İhvan meselesini temelde Kahire'nin yerel meselesi olarak ele alması, öncelikle İhvan'ın Kahire'nin istikrarına etkisi, ardından bölgesel ve dolayısıyla kendisi üzerindeki sonuçlarıyla konuya yaklaşması görevidir. Aynı bağlamda Riyad'ın (Mısır'da bazılarının istediği gibi) Ankara'dan uzaklaşmasının sürmesi de hali hazırdaki süreçte bölgesel dengelere hizmet etmez. Bu dengeler, bölgenin ve dolayısıyla Mısır'ın istikrarının birinci temelidir."

Dahil ayrıca İhvan cemaati sorununun, 'Mısır'da bir nevi fikri ve siyasi düğüme dönüştüğünü, İhvan'a yönelik tavrın gerekçeleri ile devletin bölgesel düzlemdeki çıkarının gereksinimleri arasında bir şekilde ayırım yapmaya ve dağılmaya muhtaç yıkıcı bir düğüme dönüştüğünü' ilave ediyor. 'İhvan sorununun bu kadar abartılmasının, Mısırlıların çoğunluğunu etrafında toplayacak Mısır'a ait fikri ve siyasi bir projenin bulunmamasının doğal sonucu' olduğunu belirtiyor.

Makalesinin sonunda Dahil, tarafların stratejik çıkarlarını temsil edecek bir Suudi Arabistan- Mısır- Türkiye üçgeninin kurulmasına acil ihtiyaç olduğunu kaydediyor. Ona göre bu üç ülke, siyasi ve ekonomik olarak bütünleşebilecek taraflardır; aralarındaki koordinasyon da Irak ve Suriye'nin düşmesi sonrası bölgeye bir nebze denge getirecektir. Ayrıca zaten karışık olan bir dönemin hazmı içinde istikrarı tesis etmeyi hedefleyerek artan İran rolü önünce bir engel oluşturacaktır.

(4)

Şu an Yemen'de yaşananlar, Kral Selman rejiminin karşılaştığı en önemli dış sorun. İran destekli Husilerin Yemen'de iktidarı ele geçirmesi, Suudi Arabistan'ın güvenliği için doğrudan tehdit sayılıyor. Ayrıca bu durum, bazı üsleri bu ülkenin güveyinde temerküz eden El Kaide örgütünün yayılmasına olumlu bir ortam sağlıyor. Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) örgütünün Yemen'in kuzeyinde bir nüfuzunun olmasını da eklersek, sahneye yeni bir sorun ekleniyor.

Yemen'deki değişimin ve Suudi güvenliği için tehdit oluşturmasının, bazı yönleri itibarıyla Libya'daki gelişmelere benzemesi tesadüfidir. Mısır bu gelişmeleri kendi güvenliği için tehdit olarak gördü. Zira terörist örgütlerin Libya'da varlığı söz konusu. Üstelik Libya'da, biri Tobruk diğeri Trablus'ta iki hükümet bulunuyor. Keza Yemen'de de öyle. Husiler başkent Sana'da iktidarı ele geçirirken ülkenin meşru Cumhurbaşkanı [güneydeki] Aden şehrinde.

Her iki durumda da iç savaş kabusu uzak ihtimal değil. Ayrıca parçalanma ve dağılma ihtimalleri de gündemde. Peki, Suudi Arabistan'daki yeni yapı, Yemen'de görülen tehlikelere karşı nasıl bir tutum sergiledi?

Suudi Arabistan, Yemen aşiret liderleriyle sağlam ilişkilerine rağmen siyasi çözüm düşüncesini destekledi, askeri çözüm veya seferberlik düşüncesini uzak tuttu. Cumhurbaşkanı Abdu Rabbuh Mansur Hadi'yi desteklemesine rağmen krizin çözümünde anlaşmaya varılması için Husiler de dahil tüm tarafların bir araya gelmesinin kaçınılmaz olduğu temelinden hareket etti.

Bu bağlamda Riyad'ın farklı taraflarla temaslarının, Sana sokaklarını harekete geçirme gücünün yanı sıra aşiret çevrelerindeki güçlü nüfuzu göz önüne alınarak İhvan'a en yakın grup olan Yemen Islah Birliği'ni de kapsaması dikkat çekiciydi. İki tarafın ilişkileri, son yıllarda büyük bir durgunluk yaşadı. Suudi yazar Cemal Haşikci, El Hayat gazetesindeki makalesinde bu gözlemi kaydederek süreci, Riyad’ın yeni dış politikası gölgesinde 'geçmişte kendisine dayattığı zincirlerden kurtulması' olarak gördü.

Suudi Arabistan'ın dış politikasının hatlarını gözden geçirme süreci birçok çevreyi kapsadı. Riyad, kucaklayıcı bir yaklaşımla ve son yıllarda ilişkilerine hakim olan kutuplaşma halini aşma düşüncesiyle hareket etti.

Bu bağlamda Suudi Arabistan'ın özellikle geçen 3 yıl zarfında Hamas hareketiyle ilişkilerine hakim olan donukluk, son haftalarda hayatiyet kazandı. Karar organlarıyla bağlantılı Suudi kaynağım bana, en azından buzların eridiğini ve iki taraf arasındaki sıcak ilişkilerin zamanla sakin şekilde netlik kazanacağını belirtiyor.

Bu değişimler, Körfez'deki şartları nasıl etkileyecek? Mısır bu değişimlerle nasıl bir ilişki kuracak? Önümüzdeki haftalarda bu sorulara benim dışında birileri yanıt verecektir.

(Fehmi Hüveydi / El Cezire)