Avrupa'nın Çöken Mülteci Politikası

04 Mayıs 2015 Pazartesi, 13:45

Geçtiğimiz günlerde Akdeniz'i geçerek Kuzey Afrika üzerinden İtalya'ya gitmeye çalışırken tekneleri alabora olan 400 göçmenin boğularak hayatını kaybetmesi ile ilgili bir makalenin taslağını bitirdim.

Göçmenlerin ölümüyle birlikte, 2015 yılında bu tehlikeli Avrupa yolculuğu uğrunda yaşamını yitirenlerin sayısı 650'yi aşmış oldu. Bu rakam, rekor sayıda ölüm yaşanan 2014 yılının aynı dönemindeki ölü sayısından ve 2013 yılında yaşanan ölümlerin tamamından fazlaydı.
Olayın üzerinden henüz 48 saat bile geçmemişti ki rakamları gözden geçirmek zorunda kaldım, çünkü İtalya'nın Lampedusa Adası açıklarında batan bir başka göçmen teknesinde 700 ila 950 kişinin öldüğü haberi geldi.  Bu sonuncu vakayla birlikte – ki eminim kazalar bununla da bitmeyecek – dört ayda ölenlerin sayısı 1.500'ü geçti.

Akdeniz'de gözümüzün önünde yaşanan trajedi öylesine büyük ki bu makalenin yayınlandığı tarihte bu verdiğim rakam hâlâ geçerli olacak mı emin değilim. Havalar düzeldikçe, Avrupa'nın güney sınırlarına komşu savaş bölgelerinden kaçanların ve bu yolculuğu tamamlamayı başaramayanların sayısı daha da artacak.

Dolayısıyla Avrupa Birliği, bu krize derhal müdahale ederek tüm mülteci politikasının gözden geçirmek zorunda.

Göçmen karşıtı politikalar

Ne tuhaftır ki yaşanan son trajedinin kısa bir süre öncesinde, iki milyon okuyucusuyla Rupert Murdoch'ın İngiltere'deki yayınlarının amiral gemisi sayılan The Sun gazetesinde Akdeniz'i geçmeye çalışan göçmenlerin teknelerinin savaş helikopterleri ile batırılmasını ve böylelikle Avrupa'ya ulaşmaya çalışanların caydırılmasını öneren, Katie Hopkins imzalı bir köşe yazısı yayınlanmıştı. Hopkins, makalesinde mültecileri "hamam böceğine" benzetiyordu.

Bu örnek, ne yazık ki her gün tanık olduğumuz acı, ızdırap ve ölümlere karşı merhametsiz bir tepki olarak Avrupa geneline yayılan göçmen karşıtı söylemlerin bir yansıması. Göçmen düşmanı partiler Avrupa genelinde yükselişte. Onların kazandığı ivme, resmi politikalara da yansımış durumda. AB şimdiye dek meseleyi ya insan akışını durdurarak ya da bir şekilde Avrupa topraklarına ulaşmayı başarmış olanlar için sorunu "kontrol altında tutarak" ele almaya çalıştı.

Bunun örneklerinden biri de geçtiğimiz yıl yürürlükten kaldırılan 'Mare Nostrum' (Bizim Deniz) adlı arama-kurtarma operasyonu. İtalyan donanmasının yürüttüğü operasyon kapsamında 12 ayda 100 binden fazla insan kurtarıldı. Ancak İtalya, kriz ortamında operasyonun finansmanını tek başına üstlenmeyi reddederek çalışmalara son verdi. Şimdi ise bu tür kararların ve AB'nin bu konudaki ataletinin korkunç neticelerine tanık oluyoruz.

Son trajedinin ardından Yunan hükümeti bir açıklama yaparak "Lampedusa'da yaşanan trajik olay, AB'nin göç politikasının vahim sonuçları olduğunu ve bu konudaki yaklaşımın kökten değiştirilmesi gerektiğini bir kez daha göstermiştir" dedi.

Fakat bu yeni bir sorun değil; kökleri yıllar öncesine dayanıyor. 2003'te AB ülkeleri, göçmenlerin Birlik topraklarına geliş yolunun ne şekilde ele alınacağını düzenleyen Dublin II Anlaşması'nı imzaladı. Anlaşmaya göre bir göçmen için ancak varış yaptığı ülkede işlem yapılabiliyor.

Göçmenlerin çoğunun varış ülkesi ise Yunanistan ve İtalya. Bununla birlikte, bu iki ülkede ortak bir eylem yürütülebilmesi için gereken koordinasyon ve finansman çalışmaları bağlamında pek bir şey yapıldığı söylenemez. İtalya Başbakanı Mateo Renzi, geçtiğimiz günlerde soruna ortak bir çözüm bulunması için acil bir Avrupa Zirvesi toplanmasını istedi.

Yunanistan'da ise yeni göreve gelen Göçmen Politikaları Bakanı Yardımcısı Tasia Christodoulopoulou, bir dizi yeni girişimin duyurusunu yaptı. Buna göre, göçmenlerin kabul merkezlerine götürülerek burada savaş bölgelerinden kaçan mülteciler ile mali sebeplerden ülkeye gelen göçmenlerin ayrılması; Suriyelilerin işlemlerinin daha hızlı yapılarak buradan gelenlere seyahat için yasal evraklar verilmesi; göçmenlere sağlık hizmeti ve barınma imkanı sunacak yeni tesislerin kurulması; önmüzdeki haftalarda ilgili kurumlara yapılacak bir öneriyle, göçmenlerin AB ülkelerine eşit dağıtılmasının istenmesi planlanıyor.

İnsafsız tutum

Ancak Yunanistan şu anda kendi donanmasını zar zor finanse ediyor. Kurtarma programı geçtiğimiz Ağustos ayında dondurulan Atina, emekli ve memur maaşlarını ödemekte ve borç geri ödemelerini yapmakta zorlanıyor. Dolayısıyla ihtiyaç durulan ölçekte arama-kurtarma operasyonlarını finanse etmesi imkansız.
Bununla birlikte, bizleri bu noktaya neyin getirdiğini incelemek istiyorsak, geçtiğimiz Aralık ayına kadar iktidarda olan muhalefet partisi Yeni Demokrasi'nin bu konudaki tutumuna bakmamız gerekiyor. Yeni Demokrasi, Syriza'yı "göçmenleri Yunanistan'a davet etmekle" ve "sınırları açık" bir ülke yaratmakla suçluyor.

Kendileri iktidardayken ise göçmenlere yardım etmek yerine, onları insanlık dışı koşulların hakim olduğu tecrit kamplarında tutmayı tercih etmiş ve AB'nin bu konuda Yunanistan'a sunduğu finansman imkanlarından daha fazla yararlanabilmek için bir plan bile sunmamıştı. Türkiye sınırını kapatmak da Yeni Demokrasi hükümetinin kararıydı, ki insanları daha tehlikeli olan deniz yollarını kullanmaya iten sebep de buydu.

Bu durum, maalesef Avrupa genelinde kaçak göçmenlerin ihtiyaçlarına insafsızca bir tutumla karşılık veren yaklaşımın da göstergesi. Topraklarına kabul ettiği Suriyeli mültecilerin sayısı yüzü bile bulmayan İngiltere'de hükümet, arama-kurtarma misyonlarının göçmenleri cesaretlendirdiğini öne sürüyor.

Kimileri ise, göçmenlerin geldikleri ülkelerdeki seyahat ve kabul koşulları hakkındaki bilgilendirici kampanyaların caydırıcı olacağı görüşünde. Yani diyorlar ki "Ne kadar zalim olduğumuzu gösterirsek ülkemizden uzak dururlar". Bu da insanların aslında savaş bölgelerinden falan kaçmadığı, Avrupa'ya sadece maddi fayda sağlamak için geldikleri fikrinin bir parçası. Bu görüşün en büyük destekçileri de Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi gibi milliyetçi sağ partiler.

Revizyon ihtiyacı

İnsanları Avrupa'ya ulaşmaktan caydırmaya çalışma politikası işe yaramıyor. Yunanistan İçişleri Bakanı Nikos Voutsis'e göre, Türkiye'de Avrupa girmek için bekleyen mültecilerin sayısı 1,6 milyona ulaşmış durumda.

Avrupa'nın ise topraklarında bu insanlara da yer olduğunu kabul etmesi lazım. Ayrıca Batı, tıpkı Libya örneğindeki gibi, başlamasında ve tırmanmasında etkili olduğu savaşlardan kaçan insanlara yardım etmekle ahlaki olarak da yükümlü.

AB'nin mülteci politikasının baştan sona gözden geçirilmesi gerekiyor ve işe de Dublin II Anlaşmasını bir kenara atarak başlamalıyız. Dublin II, AB içinde de eşitsizlik yaratarak, sınırdaki ülkeleri kaldırabileceklerinden çok daha büyük bir sorunla baş başa bırakıyor.

Diğer yandan, Akdeniz çapında düzgün bir şekilde koordine edilip finansmanı sağlanan bir arama-kurtarma operasyonuna da ihtiyaç var. Ayrıca göçmenlerin insan kaçakçılarının eline düşmeden Avrupa topraklarında yasal bir şekilde çalışmalarına imkan veren acil düzenlemeler de şart. Ve son olarak, bu insanların sadece sınır ülkelerine değil, Avrupa'nın diğer bölgelerine de yerleşebilmelerini sağlayacak bir mekanizma oluşturulmalı.

Göçmenlerin ilk varış noktaları olan küçük ada ve kasabalarda altyapı oluşturulması gibi yerel girişimler de şüphesiz önemli ve gerekli, ama AB genelindeki girişimler kadar hayati değiller.

Tüm bunlar bir yana, belki de en çok ihtiyaç duyulan şey, söylem değişikliği. Mültecilere, kaynaklarımızı kurutan bir güruh olarak bakmaya; bu sorunu - başarısız ekonomik doktrinler nedeniyle zaten krizde olan - Güney Avrupa'da "kontrol altında tutulabilecek, saklanabilecek" veya Kuzey Afrika ve Türkiye'de "kıstırılabilecek" bir mesele olarak görmeye devam edemeyiz.

Artık yaşlanıp silikleşen bu kıta, savaş ve soykırımdan muzdarip olan insanlarla dayanışma gösterip onlara bir gelecek sağlamalıdır; zira bu insanlar bize ekonomik bir gelecek sunmaktalar. Bunu yapmak, yükümlülükten de öte bir şey. Bu insanlar için elimizden gelenin en iyisini yapamazsak, ortak tarihimize de hakaret etmiş oluruz.

(Yiannis Baboulias / Al Jazeera)