Ortadoğu'daki tüm sorunların kaynağı Sykes-Picot değil

22 Mayıs 2016 Pazar, 01:31

Sykes-Picot Anlaşması’nın 100. yılını tamamladığı bugünlerde Ortadoğu’nun içinde bulunduğu kargaşanın ne ölçüde bu anlaşma yüzünden ortaya çıktığı tartışılıyor. Dış politika dergisi Foreign Policy’de bu hususa dair bir yazı kaleme alan Steven A. Cook ve Amr T. Leheta, konuya oldukça farklı bir bakış açısı getiriyor.

Sykes-Picot Anlaşması’nın başarısız olduğu artık günümüz Ortadoğu’su için genel geçer bir bilgi. Neden böyle olduğunu anlamak da zor değil. Ortadoğu’daki dört ülke şu an çöküş halde: Suriye, Irak, Yemen ve Libya. Eğer bölgede tarihi bir dönüşüm varsa, mantıken, Levant bölgesinin sınırlarını şekillendiren diplomatik çözümler de açıkça çöküyor olmalıdır. Tarih, kendi isimlerini taşıyan bu anlaşmaya şekil veren Mark Sykes ve Fransız mevkidaşı François Georges-Picot’tan intikamını almış gibi gözüküyor.

“Sykes-Picot’nun sonu” iddiasının en büyük dayanağı bölgedeki ülkelerin yapaylığı. Bu argümana göre mevcut ülkelerin sınırları bir anlam ifade etmiyor, çünkü bu ülkelerin iç bünyesinde farklı dinlerden, mezheplerden ve etnisitelerden halklar mevcut. Bugünkü Ortadoğu’nun parçalanışı, Sykes ve Picot’nun ortaya çıkardığı yapay ülkeler yüzünden, fark etmeden yolunu açtıkları nefret ve çatışmaların bir neticesidir. Yine bu argümana göre çözüm yeni sınırlardır.

Otoriter rejimlerin zayıflıkları ve tezatlıkları şu an Ortadoğu’nun içinde bulunduğu türbülansın kalbinde yatan faktördür.

Ancak hatırlanması gerekir ki, Ortadoğu’daki mevcut kaosun Sykes-Picot Anlaşması’nı öldürdüğünü ilan etmek mümkün değil, çünkü Anlaşma zaten ölü doğmuştu. Sykes ve Picot asla ülke sınırlarını tek başlarına müzakere etmemiştir. Bunun yerine nüfuz alanlarını gözetmişlerdir ve bu nüfuz alanları savaş sonrası anlaşmalarda varlığını sürdürse bile bu iki diplomatın belirlediği çerçeve hiçbir zaman var olamamıştır. 

Öyle ki Ortadoğu’da sınırlar tamamen teamüllerden bağımsız olarak oluşturulmamıştır. Evet, Avrupalı diplomatların ve sömürgelerdeki yöneticilerin eseridir bunlar, ancak bu sınırlar boş bir harita üzerine çizilmiş değişken hatlar değildir. Sınırlar çizilirken o zamanlar mevcut olan politik, sosyal ve ekonomik gerçekler ayrıca Osmanlı yönetimindeki yerel yönetim uygulamaları baz alınmıştır.

Ortadoğu’daki mevcut sınırların kökeni, Sevr Antlaşması’nı ortaya çıkaran ve 1920 yılı Ağustos ayında düzenlenen San Remo Konferansı’na dayanmaktadır. Her ne kadar Türk milliyetçileri bu anlaşmayı geçersiz hale getirmişlerse de San Remo Konferansı, Milletler Cemiyeti’nin 1920 yılında Filistin ve Irak üzerinde Britanya mandasını; 1923 yılında da Suriye’de Fransız mandasını kurmasını sağlayan süreci başlatmıştır. Bölgenin sınırları son hâline ise Musul Vilayeti’nin (uzun süredir Araplar’ın ve Osmanlılar’ın elinde olmuş olan ve Bağdat ile Basra’yı da kapsayan Arap Irakı’nın) daha sonraları Irak Haşimi Krallığı olarak anılacak olan yönetime bağlanmasıyla ulaştı. Ortadoğu’da sınırlar, yerel direnişlere karşı kolonyal menfaatleri dengelemek üzere belirlenmişti. Daha sonra ise geçen yüz yıl içerisinde bu sınırlar kurumsallaştı. Mısır, İran veya Irak gibi bazıları, modern çağda bir anlam ifade edecek şekilde ülkelerini geniş ölçüde uyumlu bir kültürel kimlik üzerinden tanımlayabildi. Suudi Arabistan, Ürdün gibi daha yenileri ise son yüzyılda kendi kimliğini oturtabildi.

Asırlar önce kimse Ürdünlülük kimliğinden dahi bahsetmeyecekken şimdi böyle bir millet mevcut ve ülkelerinin sınır bütünlüğü Ürdün halkı için çok şey ifade ediyor.

Ortadoğu’da bugün yayılan çatışmalar o halde esasen sınırların meşruiyeti veya Suriye, Irak ya da Libya ismindeki yerlerin geçerliliği ile alakalı değildir. Asıl mesele bu ülkeleri kimin yönetmeye hakkı olduğu ile alakalıdır. Bugün evrildiği yeri bir tarafa bırakıp konuşursak, Suriye’deki çatışma her çeşit Suriyeli’nin (erkek ve kadın, genç ve yaşlı, Sünni; Şii, Kürt ve hatta Alevi) adil olmayan, yozlaşmış bir otokrata karşı isyan etmesiyle başladı. Aynı Libyalılar’ın, Mısırlılar’ın, Tunuslular’ın, Yemenliler’in ve Bahreynliler’in 2010 ve 2011’de yaptıkları gibi…

Otoriter rejimlerin zayıflıkları ve tezatlıkları şu an Ortadoğu’nun içinde bulunduğu türbülansın kalbinde yatan faktördür. Tavan yapmış olan ve Ortadoğu’daki devletler sistemini Sykes-Picot Anlaşması’ndan daha fazla etkileyen etnik ve dini hizipçilik dahi bu otoriteryenliğin bir sonucudur. 

Ortadoğu’daki mevcut kaosun Sykes-Picot Anlaşması’nı öldürdüğünü ilan etmek mümkün değil. Çünkü  anlaşma zaten ölü doğmuştu.

Bölgenin “yapay” sınırları Ortadoğu’yu etnik ve dini bölünmeye götürmemiştir. Suçlanması gerekenler, kendi iktidarlarını korumak için o bölünmeleri teşvik eden, kötülük yanlısı siyasi liderlerdir. Örneğin Irak’ta Saddam Hüseyin, Şii ve Kürtler’i dışarıda bırakma pahasına ağırlıklı olarak Sünniler’ce yönetilen bir devleti pekiştiren Baas Partisi aracılığıyla kendi patronaj sistemini kurmuştur. Suriye’de Beşar el Esed ve ondan önce babası, kendi Alevi hiziplerinin çekirdek kadrodaki yerlerinde ayrıcalıkların keyfini sürdürmesini sağlayan bir destekçi ve akraba ağı üzerine kendi iktidarlarını inşa etmişlerdir. Suudi Arabistan yöneticilerinin Vahhabi dünya görüşü, İran ile bölgesel hegemonya için verdikleri mücadelenin dayandığı mezhepçi yorumları ciddi şekilde güçlendirmektedir. Aynısı Suriye, Irak ve Yemen’de üstünlük mücadelesi veren çeşitli Selefi-cihatçı örgütlerin ideolojisi için de geçerlidir. 

Kimlik politikalarının, Ortadoğu’yu kontrol etmek için yayılmakta olan mücadelelerde rol oynadığı doğru ancak bölgedeki çatışmaların kökeninde illa da bunun bulunması gerekmiyor. Bu durum, sonraları yönetime gelen Ortadoğulu liderlerce seçilen ve kendi halklarını birbirine düşüren politika ve yönetim tarzıdır.

Önümüzdeki yıllarda Ortadoğu’daki birçok ülke parçalanabilir. Ancak Irak’taki statünün suistimali ile ortaya çıkan Irak Kürdistanı’nı bir istisna olarak kenarda bırakırsak oluşacak yeni düzen, bir asırdır statükoyu teşkil eden şeyden “daha doğal” olmayacak. Daha iyi bir Sykes-Picot miti, anlamsız bir Ortadoğu politikasını meşrulaştıran yahut uluslararası mercilerin çabasıyla yeni bir harita çizilmesini savunan bir masaldır. 

“Sykes-Picot’nun sonu” argümanını savunmanın ortaya çıkarabileceği en kötü varsayım, Ortadoğulular’ın kendi geleceklerini belirlemek ve istikrarlarını sağlamak için radikal bir harita değişikliği istediğini düşünmek. Halbuki Sykes-Picot Anlaşması’na bu kadar önem atfetmeyi bırakmak daha işe yarar ve doğru olurdu. Bu anlaşmanın mirası, bugünün problemlerini açıklamada, hiç önemi yok diyemesek bile, çok az önem taşıyor.

(Karar)