Faşizm; Trump’la gelmedi, çoktan gelmişti

12 Kasım 2016 Cumartesi, 22:42

“Clintoncu neoliberalizmi yenmek için ödememiz gereken bedel Trump’sa, öderiz.” –Mumya Ebu Cemal

Seçimler süresince Trump’ın kazanmak istediğine inanmadığımı söyledim. Podesta’nın e-postalarına bakarsak, Demokrat Parti’nin Trump’ın Muhafazakâr parti adaylığına zembille inebilmesi için yardımcı olduğu sonucu çıkıyordu. Trump, kamuoyu için Hillary Clinton’dan daha itici olan tek adaydı. Bana sürekli olarak Mel Brooks’un, Yapımcılar[1] (The Producers) filmini hatırlatıyordu;
 
Max Bialystock: Bu nasıl olabilir? Çok dikkat ettim. Yanlış oyunu, yanlış yönetmeni, yanlış oyuncuları seçtim. Nerede doğru yaptım?
 
Trump mükemmel yanlış oyun, yanlış yönetmen ve yanlış oyuncuydu. Ve kazandı. “Hitler için Bahar” (Springtime for Hitler) tam bir gişe başarısı elde etti. Seçimlerin son ayında bir şey oldu. Televizyondaki ilk tartışmadan sonra Clinton’un kazandığını düşünüyordum. Nasıl oldu da Demokratlar zaferin dişlerinden yenilgiyi söküp alabildiler? Bu karmaşık soruyu tam anlamıyla yanıtlamak ve incelemek için henüz erken ama ortada olan bir şey var, Amerika’nın sahibi olan şirketlerin büyük çoğunluğu eninde sonunda, Clinton’un karşısına geçtiler. Michel Chossudovsky’nin 1 Kasım’da yazdığı makale öngörü doluydu:
 
Tetik mekanizması FBI başkanı James Comey’in mektubu değildi. Rüşvet ve sahtekârlık şemasını açığa çıkaran, ABD finans sisteminin borazanı olan Wall Street Journal oldu. FBI’ın ikinci adamı Andrew Mccabe’in karısı, Virginia Valisinin aracılığıyla Hillary Clinton’dan büyük bir meblağ para almıştı.
 
Bu kararın zamanlaması, seçimden sadece iki hafta önce, belirleyici oldu. Ancak olayların gidişatını belirleyen WSJ (ve Clinton-McCabe raporunun açığa çıkmasına karar verenler)’di.
 
Finansal sistem ikiye ayrıldı, aynı yarılma Genelkurmay ve Pentagon’da da gerçekleşti. Raporlara göre birçoğu Clinton’ın “uçuşa yasak bölge” fikrine karşı çıkıyordu. Sanırım sorun rüşvet ve sahtekârlıktan ziyade (kim dert eder ki bunları) politik yapının tüm köşelerini saran bir korkuydu; bu seçimdeki gerçek serseri mayın sanki Donald değil de Hillary’ydi. Tarihsel olarak da eğer seçimden önce borsa düşerse iktidardaki partinin adayı genellikle kaybederdi. Güç’ün askeri koridorlarında ise Clinton’un savaş konusundaki tavrının çok tehlikeli olduğuna dair (göründüğü kadar “iş-dostu” bir durum olmayabilirdi) gerçek bir endişe hakimdi. Sonra ikinci ve üçüncü televizyon tartışmaları geldi.  Seyrettim ve Reagan’ı düşündüm. 20 Katır Timi Borax’ın (20 Mule Team Borax)[2] yıldızlarından ve 2. sınıf film starı Ronald Reagan kameraların önünde ne kadar rahat olduğunu düşündüm. Trump’ta öyle. Rol yapmayı seviyordu. Clinton ise, bölge kulübünün para toplama balosuna katılmış, yaşlı bir amireye benziyor, deli bir müstebit gibi görünüyordu. İnsanların katlanmak zorunda olduğunu hissettiği ve genellikle konuşmasına engel olmaya çalıştıkları bir tip. Hedefsiz sırıtışı rahatsız ediciydi. Doktorunun her zaman yanında olması da pek güven vermiyordu.
 
Seçimin sonucu beyaz liberal sınıfın miyopik kişisel çıkarcılığı ve bencil elitizmine de bir tepkiydi. 45 yaşın üstündeki kadınlar Trump’a oy verdi. Ohio, Michigan, Iowa, Pennsylvania ve Florida, ki hepsi Obama’nın kaleleriydi, Trump’a oy verdi. Çoğunluğu işsiz olan beyaz işçi sınıfı neoliberal ekonomik politikalar ve TPP, TTIP gibi ticaret anlaşmaları ve NAFTA, Bill Clinton tarafından imzalandığını hatırlayalım, nedeniyle büyük bir darbe yemişti. Demokratların ABD’nin beyaz artıklarının ıstırabına karşı açık kayıtsızlığı, Hillary’nin züppe destekçilerinin diğer adaylara oy verecek seçmenlere çamur atan, aşağılayan tavrı sonunda geri tepti. Öyle umursamazdılar ki kendi ayrıcalıklarını desteklemeyen insanlar olduğuna inanamıyorlardı. Ehvenişer mantığı giderek farklı kanıya sahip olan herkesi suçlayan bir tahammülsüzlüğe dönüşmüştü. Öyle ki Trump’ın kadınlarla ilgili maço konuşmalarına, Clinton’un yönettiği Kaddafi suikastından, Honduras’taki darbenin planlayıcısı olmasından ya da Ukrayna’da CIA eliyle gerçekleştirilen faşist darbeden daha çok önem verdikleri artık fark edilir hale geldi. Trump’a oy veren birçok insan, kendilerini sürekli azarlayan ve dalga geçen ayrıcalıklı beyaz burjuvalardan ölesiye nefret ettikleri için Trump’a verdi oyunu. Bir anlamda “Brexit” kendini tekrar etti. Bill Clinton’un Jeremy Corbyn’le ilgili son yorumları da listeye eklenmeye değer; “sokak çocuğu”, “odadaki en çılgın adam”.
 
Demokratların silinip gitmesinde Debbie Wasserman Shultz şeref kürsüsünde özel bir yeri hak ediyor. Sahtekarın teki de olsa Sanders, Trump’ı yenebilirdi. Buna hiç şüphe yok. Schultz bunun gerçekleşmemesi için gerekeni yaptı. Her iki cinsiyetten beyaz burjuvalar statükoyu korumak istediler. Neden istemesinlerdi ki? Yemen, Irak ya da Libya’daki ölümlerden onlara neydi? Kendi ırkçılıkları ve yabancı düşmanlıkları maskelenmişti. Toplumsal hoşgörünün artmasını hedefleyen bütün kültürel faaliyetlere katılıyorlardı, Yüksek Mahkeme üyeliklerine önerdikleri adayların kimliği kendi hoşgörülerinin kanıtıydı. Gerçekte ise, Clinton ve Obama’nın mahkeme için atadığı yargıçlar, şirket-dostu gericiler, korkunç insanlardı. Medyanın sahtekârlıklarını, Donna Brazile’in soruları önceden Clinton’a vermiş olmasını görmezden geldiler, gerçekte Podesta e-postaları bütün içeriğiyle insanların bilinçaltlarına gömülmüştü. İnsanlara bunun önemli olmadığını söylediler. Clinton’ların medya makinası (Time Warner ve CNN) alt sınıfları sürekli olarak alaya alıyordu. Hollywood ardı arkası gelmez biçimde polisleri ve askeri yücelten mesajlar üretiyordu. Yoksullar katildi, uyuşturucu satıcısıydı ve bir biçimde patolojikti. Hollywood’un kendinden hoşgörüsü çok seçici bir hoşgörüydü.  Müslümanlara, Sırplara, Çinlilere ya da Ruslara uzanmıyordu. Clinton Vakfı, Gambino ailesini bile hayran bırakacak mafya tarzı bir para aklama operasyonuydu. Kabul edelim eğer Hillary biraz daha az itici bir kişilik olsa Demokratlar seçimi kazanırdı. Ama insanlığın büyük çoğunluğuna karşı duyduğu aşağılama hissinin saklanması olanaksızdı.
 
Daha ertesi sabah medya, David Duke’ın çıkardığı kriz, Trump’ı tebrik etmesi, nedeniyle çığlıklar atmaya başladı. Küçük bir olasılık olarak bile, insanların Rusya ile savaştan korkmuş olabileceğine, çatışmadan bıktığına, insanların büyük çoğunluğu haftalık yaşarken ve çocuğunun karnını zar zor doyururken, apartheid rejimiyle yönetilen İsrail’e milyarlarca dolar verilmesine dair en küçük bir şey yoktu. Hillary, tıpkı Obama’nın birçok şey karşısında (örneğin polisin silahsız insanları öldürmesi konusunda) sessiz kalması gibi, Standing Rock [3] (Oturan Kaya) üzerinde sessizdi.
 
Sosyal medyada, liberallerin Stein/Baraka destekçilerine, sosyalistlere, genel olarak sola yönelik sonu gelmez hakaretlerini okuyordum. Liberallerdeki duygu, “bir şeylerin değiştiğine” dairdi ama hiçbir şey değişmemişti. İnsanlar yine evsizdi, uyuşturucu bağımlısıydı, 30 yıldır hükümetten hiçbir yardım alamıyorlardı. Dedikodulara göre Hillary sosyal güvenliği özelleştirmek istiyordu. Amerikan halkı ilaçlanmış, öfkeli ve çaresizdi. Ama medya için bu Amerika görünmezdi. İnsanlar, sanki kendi ülkelerinde misafir işçiymiş gibi asgari ücret için didiniyorlardı. Ücretsiz staj artık normal olmuştu. Üniversite diploması ise beş para etmiyordu. Arkadaşım Paul Haeder şunları yazmıştı; Yuppie’ler [4], post-hippiler, yaşlılar, çağdaşlar, bebek bakıcıları,[5] titreşen elektronik aletleri ve diplomalarıyla, günlük işler peşinde zombiler gibi dolaşıyorlar. Demokrasinin ölümü sonrasındaki neoliberal kıyımdan kurtulabileceklerini umut ediyorlar. TGIF’ler (Thank God it is Friday-Tanrıya şükür Cuma günü geldi partileri) ve dört saatlik mutlu beyzbol-futbol finalleri ile paraya bir maaş çeki mesafe arasında, sokak insanları, favela[6] kaçkınları, pisliğin çeteleri, Oliver Twist’ler, Breaking Bad torbacıları ıslak, küflü ve çürüyen hayatlarını hak ediyorlardı. Portland merkezinde kapı eşiklerinde yaşayan bu insanlar dünya çapındaki çürümenin küçük bir örneğiydi sadece. Kapitalizmin yılan başlı çirkin yüzünü nerede gösterdiği önemli değildi, nerede gösterirse göstersin herkesin ekmeğine el koyuyordu. Para elitler içindi, saçmalıklar, boş odalar, konaklar, uçak gemisi boyutunda yatlar, deniz aşırı destroyerler, bombalama kültürü içindi. Yerli halklar, gerçek bilginin sahipleri ve koruyucuları yurtlarından edilmiş, umutsuzdular. Elitlerin kodeks oyunu, devasa deneyi uğruna evsizin, umutsuzun, deli ve neredeyse delinin, üstüne katlanmış beyinlerin üretimi…
 
Trump yanıt değildi tabii. O, arazdı. Neoliberal kapitalizm virüsünün yan etkisiydi. Trump’ın kazanacağını hiç düşünmedim çünkü kazanmak istediğini düşünmüyordum. Ve belki de, kazanmadı. Görüldüğü gibi hiçbirinin önemi yok artık. Liberaller, ırkçıları, NASCAR’ın kırmızı enselilerini dahası solcuları suçlayacak. Putin ve Rusya’yı suçlayacaklar. Mike Whitney’in dediği gibi:
 
Kamuoyu Clinton’un dalkavuklarıyla dolu Loretta Lynch’in Adalet Bakanlığı’na karşı muhtemelen aynı tiksinmeyi hissediyor. Clinton Vakfı’nın “bastır parayı çal düdüğü” işleri hakkında her soruşturmayı başlamadan kapattılar. Irak’ın kitle imha silahları, mobil silah laboratuvarları, alüminyum tüpler[7], Esad’ın hayali kimyasal saldırıları sonrasında haysiyetinden geriye kalmış ne varsa bu seçimde tüketen medyayı da unutmayalım. Vaşington’daki sayısız neokon düşünce kuruluşunun odalarında üretilen yalanlar hangi kumaştan dokunmuşsa bu yalanlar da aynı kumaştan üretilmişti.
 
Colin Powell ve mobil kimyasal silah laboratuvarları, Nijerya’nın sarı keki, küvözlerden atılan bebekler, Balkanların şeytani kasabı Miloseviç… hepsi yalandı. Hepsi yalandı ama kendi narsistik hayallerine kapılıp gitmiş olan Clinton destekçileri hepsini yediler. Ve görünüyor ki artık birçoğu yorgun düşmüş durumda. Bankada sadece 50 dolar kalmışken Trump’ın yaptığı cinsiyetçi esprileri kim umursar? Kampanya süreci devam ettikçe kamuoyu giderek değişti. Tartışmalar hiçbir zaman bu denli sahnelenmiş bir oyun gibi görünmemişti. Tartışılan konular ortalama Amerikalının hayatından hiç bu kadar uzak olmamıştı. Sol eğilimli birçok liberalin ehvenişere razı olmasının nedeni politik sistemin) Amerikan işçi sınıfının yaşamından tamamen ayrı düşmüş olmasıydı. Birçoğu, çoğunlukla akademisyendi, nispeten güvenli hayatlar sürdürüyordu. Her iki aday da yoksul siyahlar ve Latinler için bir şey ifade etmiyordu. Ama herkesin kendileri gibi düşünmesi gerektiğini iddia eden ve mahallelerini seçkinleştirmek için gelen liberallere karşı içerledikleri de hissediliyordu. Hipsterler, beyaz seçkinler hiçbir zaman milyonlarca Amerikalı gibi aileleri konusunda endişelenmek zorunda kalmamışlardı ama medyada herkesten daha çok görünürlerdi. Yoksullar aşağılanıyor, alaya alınıyor ve onlara patronluk taslanıyordu. Birçok insan için Trump’ın kötü tadı ve kabalığı kendi tatları ve kabalıklarıydı.
 
“Vaşington’daki militarist için Trump’ın problemi Rusya ile savaş istememesiydi; Rusya başkanı ile savaşmak değil konuşmak istiyordu; Çin başkanıyla konuşmak istediğini söylüyordu.
 
Hillary Clinton’la ilk tartışmasında Trump, bir çatışmada nükleer silaha ilk başvuran olmayacağı konusunda söz vermişti: “Ben kesinlikle ilk saldırıyı yapmayacağım. Nükleer seçenek gerçekleştiğinde artık her şey bitmiş demektir.”
 
Trump’ın buna inanıp inanmadığı ayrı bir mesele, ama Clinton makinasının hayali doğası ve onların danışmanları Rusya ile nükleer savaşın seçmenleri, en azından, korkutabileceğini düşünmek gereğini bile duymadılar. Bugün, durumun ne kadar feci, kabus gibi, büyük kriz olduğuna dair okuduklarımın hepsi ise böbürlenmeden başka bir şey değil. Demokrat Partililer aday seçimlerine hile karıştırılmasına, Clinton’un yalanlarına, suçlarına ve savaş kışkırtıcılığına göz yumdular. Ve herkesin bunu anlayışla karşılamasını istediler, çünkü biliyorsunuz Clinton sonuçta bizden biri.
 
Şaşırdığım tek bir şey var, ki belki de şaşırmamalıyım, Clinton’un makinasının tüm bunların olmasına izin vermesi. Ama sonra, finansal elite ait bazı köşelerde desteklenen adaya olan güven erimeye başladı. Ama demokratlar hem aptal hem de küstahtılar. Amerikan tarihindeki en kötü adaylardan biriyle, en berbat kampanyayı yürüttüler. Kısacası sorun, cinsiyetçilik ya da ırkçılık değil, statükoya duyulan öfkedir. İfade özürlü bir öfke olabilir ama yine de öfkedir. Liberallerin büyük hatası Trump’ın faşizm getireceğini düşünmeleriydi, oysa faşizm çoktan gelmişti.
 
John Steppling / Counterpunch
 
Dipnotlar:
[1] Filmde Broadway’de sahneye koyduğu oyunu batırarak yatırımcıları dolandırmak isteyen bir yapımcının hikayesi anlatılır. Oyunu batırmak için her şeyin, metnin, oyuncunun, yönetmenin en kötüsünü seçer ama oyun gişe rekoru kırınca yapımcımız hapishanenin yolunu tutar.
 
 [2]  Ronald Reagan’ın yıldız olduğu, aynı adlı sabun şirketinin sponsorluğundaki bir radyo programı
[3]  Sendika.Org’da yerli halkların ve çevrecilerin Standing Rock’da boru hattına karşı direnişleriyle ilgili bir külliyat bulabilirsiniz.
 [4] “Young urban professionals” kısaltması şeklinde 80’li yılların başında ortaya çıkmış bir terim. “Şehirli genç profesyoneller” anlamına gelmektedir.
 [5] Amerika’da 1946 ve 1964 yılları arasında doğmuş olanlar.
 [6] Brezilya’daki gecekondu mahallelerine verilen bir isim.
 [7] Irak savaşının gerekçelerinden biri olan medyanın uydurduğu Saddam’ın cehennem topu yalanı.
 
[counterpunch.org’daki 10 Kasım tarihli İngilizce orijinalinden Murat Karadeniz tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir.]
 
Kaynak : sendika.org