İran, Rusya ve Çin dünyayı nasıl değiştiriyor?

26 Ocak 2017 Perşembe, 01:24

Berlin Duvarı’nın yıkılışından itibaren Amerika Birleşik Devletleri, yegâne küresel hegemonik güç haline gelme hedefinin peşinden koşmak için eşsiz bir fırsat gördü. Sovyetler Birliği’nin son bulmasıyla Washington şüphesiz, rekabet tehdidini ve özellikle de herhangi bir türden sonucu çok da fazla dikkate almaksızın, gezegen hâkimiyetini arzulayabilirdi. Amerika kendisini, kültürel ve ekonomik modelini yer kürenin her yerine, gerektiğinde askeri yollarla yayma olasılığıyla karşı karşıya olan, tek küresel süper güç olarak buldu.

Geride kalan 25 yıl içinde, Washington’un Batı’nın arzularına itaat etmeye isteksiz olan ülkeleri bombalama konusunda pek de tereddütü olmadığını gösteren sayısız örnek yaşandı. Başka örneklerde, talancı kapitalizm ve finansal spekülasyon temelinde bir iktisadi koçbaşı, egemen ülkeleri kelimenin gerçek anlamıyla yıktı ve süreç içinde ABD’li ve Avrupalı finansal elitleri daha da zenginleştirdi.

Direniş ittifakları

Son yirmi yıl içerisinde, dünyanın kalbindeki üç büyük güç arasındaki ilişkiler, radikal biçimde değişti.

İran Rusya ve Çin, birlik ve işbirliğinin, karşılıklı güçlenmenin yegâne araçları olduğunu tümüyle kavradı. Ülkelerin içişlerindeki büyüyen bir Amerikan etkisinin temsil ettiği ortak bir sorunla mücadele ihtiyacı, Tahran, Pekin ve Moskova’yı, farklılıklarını çözümlemeye ve egemenliklerini savunma yönündeki ortak çıkarlarında birleşik bir stratejiyi benimsemeye zorladı.

Suriye’deki savaş, Libya’nın bombalanması, Ukrayna’daki demokratik düzenin devrilmesi, İran’a karşı yaptırımlar ve Güney Çin Denizi’nde Pekin’e uygulanan doğrudan basınç gibi olaylar, 1990’ların başlarında çok az ortak şeyi olan ülkelerin arasındaki entegrasyonu ivmelendirdi.  

Ekonomik entegrasyon

ABD’nin ekonomik gücü analiz edildiğinde, Dünya Ticaret Örgütü, Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası gibi ulus-üstü kuruluşların, Washington’un ekonomik lider rolünü garanti altına aldıkları açıkça görülür. ABD’nin dünya ekonomisindeki merkezi konumunu destekleyen sacayakları, Fed’in para politikasına ve doların küresel para birimi işlevine atfedilebilir.

Fed, özel sektörün ve kamu sektörünün ekonomik gücünü daha fazla finanse etmek ve son derece maliyetli olan savaşların faturasını ödemek için sınırsızca para basabilme olanağına sahiptir. ABD doları, küresel para birimi ve aynı zamanda ticarette kullanılan para birimi olarak merkezi bir rol oynar. Bu, bütün merkez bankalarını ABD doları cinsinden rezervlere sahip olmak zorunda bırakır ve bu durum Washington’un küresel ekonomik sistemdeki önemini sürdürmesini sağlar.  

Yuan’ın IMF’nin uluslararası sepetine girişi, Asya Altyapı Yatırım Bankası’nın yaptığı küresel anlaşmalar ve Pekin’in Dünya Ticaret Örgütü’nün davranışlarını protesto etmesi, Amerikan para biriminin rolünün aşındığını gören Amerikalı stratejistler için alarm zillerini çalan gelişmelerdir. Rusya’da merkez bankası, dolar rezervi biriktirmeme, tersine Hindistan rupisi ve Çin yuanı gibi yabancı para birimlerine öncelik verme kararı aldı. Derecelendirme kuruluşları – Batılı finans oligarşinin araçları – daha az güvenilirliğe sahip ve piyasaları ABD çıkarlarına göre manipüle etmenin araçları haline geldi. Çinli ve Rus bağımsız derecelendirme kuruluşları, Pekin ve Moskova’nın Amerika’nın Batı ekonomilerindeki rolünü zayıflatma stratejisinin altını çiziyor.

Dolarsızlaşma, özellikle karşılıklı iş çıkarı alanlarında gerçekleşiyor ve hızla ilerliyor. Giderek rutin hale gelecek şekilde ülkeler, ürün alışverişlerini dolar dışındaki para birimleriyle pazarlık ederek yapıyor. Buradaki fayda iki yönlü: egemen işlerde doların rolünün azaltılması ve müttefik ülkeler arasındaki sinerjinin arttırılması. İran ve Hindistan, petrol alışverişini rupiyle yapıyor; Çin ve Rusya ise yuanla ticaret yapıyor.

Amerika Birleşik Devletleri’nin sahip olduğu ve özel bankacılık sektörüyle içiçe geçmiş bir diğer avantaj, Amerikalıların finans ve bankacılık kuruluşları aracılığıyla uygulayabildiği siyasi baskıdır. Bunun en çarpıcı örneği, İran’ın uluslararası ödeme sistemi SWIFT’in dışında bırakılması ve Tahran’ın yabancı banka mevduatlarında bulunan varlıklarının (yaklaşık 150 milyar ABD doları) dondurulması da dahil olmak üzere yaptırımlarn genişletilmesidir. ABD bağımsız ekonomik inisiyatiflerin üzerine çökmeye çalışırken, İran, Rusya ve Çin gibi ülkeler sinerjilerini arttırıyor. İran’a karşı yaptırımlar döneminde Rusya Federasyonu, ana maddelerde İslam Cumhuriyeti’yle ticaret yaptı. Çin, ihraç edilen petrolü yuanla alarak İran’ı destekledi. Daha genel olarak Moskova, SWIFT sistemine alternatif bir bankacılık sisteminin kurulmasını önerdi.

Özel bankalar, merkez bankaları, derecelendirme kuruluşları ve ulus-üstü kuruluşlar büyük ölçüde, dolar ve Fed’in oynadığı role bağımlıdır. İran Rusya ve Çin’in ilk amacı elbette, bu uluslararası yapıları daha az etkili hale getirmektir. İktisadi çok kutupluluk, her ülkenin kendi çıkarlarının peşinden koşma ve bu şekilde ulusal egemenliğini koruma seçeneğindeki özgürlüğünü arttırmanın birinci ve en yerinde yoludur.

Bu kurgusal ve yozlaşmış finans sistemi, 2008 mali krizine yol açmıştır. Yapay olarak bir zombi sistemini (turbo kapitalizm) koruyan elitlerin servet biriktirme araçları, özel sektörde ve kamu sektöründe, Lehman Kardeşler’in çöküşü veya Asya pazarlarının 1990’ların sonunda yaşadığı kriz gibi karmaşalara yol açmak gibi bir işlev görmüştür.

Rusya, Çin ve İran’ın alternatif bir ekonomik sistem bulma ihtiyacı, yurtiçi ekonominin hayati unsurlarını emniyet altına almak için de gereklidir. Çin’de yaşanan borsa çöküşü, Rusya’da rublenin yaşadığı değer kaybı ve İran’a uygulanan yasadışı yaptırımlar, Moskova, Tahran ve Pekin’in zihinlerinin yoğunlaşmasında derin bir rol oynamıştır. Doların merkeziliğinden doğan sorunun görmezden gelinmesi yalnızca Washington’un etki ve rolünün artması sonucunu getirecektir. Bölünmek yerine yakınsama noktalarının bulunması bir seçenek değil, bir zorunluluk haline gelmiştir.

Amerika’nın iktisadi yaklaşımındaki başarısızlığını izah eden mükemmel bir örnek, son yıllarda, ABD’nin ticaret üstünlüğünü tasdik etmesi beklenen iki anlaşma olan Trans-Pasifik Ortaklığı (TPP) ve Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTIP) anlaşmalarında görülebilir. Rusya, Çin ve İran’ın niyet birliğinin ortaya koyduğu büyüyen ekonomik alternatifler, daha küçük ülkelerin ABD’nin önerilerini reddedip başka yerlerde daha iyi ticaret anlaşmalarını aramasına olanak vermiştir. Bu anlamda, Pekin’in önerdiği Asya-Pasifik Serbest Ticaret Bölgesi (FTAAP) Asya’da giderek, TPP’ye alternatif olarak değerlendirilmektedir.

Aynı şekilde Avrasya Birliği ve Bağımsız Devletler Topluluğu da Moskova için her zaman kilit önemde bileşenler olmuştur. Bu kurumların yerine getirdiği fonksiyon, Ukrayna’daki darbenin ve bunun sonucunda Rusya’nın yeni iş ortakları için yüzünü doğuya dönmesi sonrasında daha da ivmelenmiştir. Nihayet, Pekin tarafından kara ve deniz geçişinin kesişim noktası olarak seçilen İran, coğrafi olarak birbirinden uzak, ancak hayati önemdeki ticaret yapılarını entegre etme niyeti taşıyan güçler arasındaki entegrasyonun en önemli örneklerinden biridir.

Çin’in İpek Yolu 2.0 adı verilen kalkınma modeli, Amerika’nın küresel hegemonik süreçlerine ciddi bir tehdit oluşturuyor. Pekin’in amacı, merkez ve çevre ülkeleri arasında tam entegrasyon sağlamak ve bunun için deniz gücü ve kara gücü konseptlerini kullanmak. Son on yıl içinde yapılan 1 trilyon dolarlık yatırımlarla Çin’in bizzat kendisi, Avrupa’nın temsil ettiği batı, kendisinin temsil ettiği doğu, Avrasya ekonomik alanının yer aldığı kuzey, Hindistan’ın bulunduğu güney, Güneydoğu Asya, Fars Körfezi ve Ortadoğu arasında bir bağlantı noktası haline geldi. Bu ekonomik işbirliğinin, bütün taraflara fayda sağlayan ticaret anlaşmaları sayesinde, ülkeler arasındaki anlaşmazlıkları ve stratejik farklılıkları çözümlemesi umuluyor.

Washington’un rolü ise yapmak değil yıkmak olmaya devam ediyor. ABD, başka ülkelerle iş ve ticaret yapmaya ilgi gösteren bir küresel süper güç rolünü oynamak yerine, entegrasyon, finans, ekonomi ve kalkınma alanlarındaki her türlü dış kararı kendi münhasır alanında görmeye devam ediyor. ABD’nin temel amacı basit bir şekilde, ülkeler arasında uyum ve bir arada yaşamı önlemek için her türlü ekonomik ve kültürel aracı kullanmaktır. Bunun askeri bileşeni, tarihsel olarak bu vizyonu dünyanın geri kalanına empoze etmek için kullanılan kozdur. Son yıllarda dolarsızlaşma ve askeri entegrasyon sayesinde İran, Rusya ve Çin gibi ülkeler, Washington’un kararlarına daha az tâbi hale gelmiştir.

Askeri caydırıcılık

Önemli ekonomik entegrasyona eşlik eden şey, kamuoyuna daha az yansıtılan güçlü askeri-stratejik işbirliğidir. Ortadoğu’daki savaşlar, Ukrayna’daki darbe Güney Çin Denizi’nde uygulanan basınç gibi olaylar, Tahran, Moskova ve Pekin’i, Amerika Birleşik Devletleri’nin varoluşsal bir tehdit oluşturduğu değerlendirmesine götürmüştür.

Yukarıdaki senaryoların her birinde Çin, Rusya ve İran, Amerikan modeline karşı çıkışın artılarını ve eksilerini ölçüp biçerek kararlar almak durumunda kaldı. Ukrayna darbesi NATO’yu Rusya Federasyonu’nun sınırlarına getirerek, bir nükleer caydırıcılıkla Rusya’ya varoluşsal tehdit oluşturmaya başladı. Ortadoğu’da Irak, Libya ve Suriye’nin yıkılması, Tahran’ı Suudi Arabistan, Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri arasında kurulan ittifaka tepki göstermek zorunda bıraktı. Çin’de Güney Çin Denizi’ne devamlı olarak uygulanan basınç, bir çatışma esnasında ticaret ablukasını getirebilecek olması bakımından ciddi bir sorun teşkil ediyor. Tüm bu senaryolarda Amerikan emperyalizmi varoluşsal tehditler yarattı. İşte bu nedenle, askeri alanda bile işbirliği ve teknolojik gelişmenin son yıllarda büyük ilerleme kaydetmesi doğaldır.

Rusya, Çin ve İran’a yönelik bir Amerikan saldırısı durumunda, hangi silah sistemlerinin kullanılacağına ve saldırıya uğrayan ülkelerin nasıl cevap verebileceğine odaklanmak önemlidir.

Deniz stratejisi ve caydırıcılığı

Kuşkusuz, ABD’nin deniz gücü, deniz yolları üzerinde yapılan transit geçişlere güçlü bir şekilde bağımlı olan Rusya, Çin ve İran gibi ülkelerin savunma kapasiteleri üzerinde ciddi bir soru işareti bırakıyor. Örneğin, yalnızca savunma amaçları bakımından değil, aynı zamanda transit ürünlerin hızlı geçişi bakımından da büyük çıkar taşıyan Rusya ve Kuzey Kutbu transit yoluna bakalım. Karadeniz, stratejik konumu nedeniyle Amerika Birleşik Devletleri’nin özel ilgisine mazhar olmuştur. Her durumda yanıtlar, tehdide orantılı olmuştur.

İran, Fars Körfezi’ndeki deniz kapasitelerini kayda değer düzeyde geliştirmiştir ve sıklıkla bölgede bulunan ABD Deniz kuvvetleri unsurlarını caydırıcılık amacıyla yakından izlemektedir. Çin’in stratejisi, Güney ve Doğu Çin Denizi’ndeki deniz varlığını güçlendirmek ve emniyet altına almak için onlarca, hatta belki de yüzlerce sahil güvenlik teknesinin ve gemisinin kullanılmasıyla daha da ince olmuştur. Tüm bunlardan bahsederken, Çin Halk Ordusu Deniz Kuvvetleri’nin önümüzdeki birkaç yıl içinde bölgesel bir deniz gücü olmak üzere geliştirdiği deniz stratejisini de unutmamak gerekir. Rusya Federasyonu deniz kuvvetleri de benzer kararlar almıştır. Sovyetler döneminde olana benzer gemi üretimine girişmeye ilave olarak, daha az maliyetli olan, ancak Amerikan taşıyıcılarının muadili silah sistemlerini güçlendiren gemilerin geliştirilmesini seçmiştir.

İran, Çin ve Rusya, etkinlik ve maliyet kontrolünü, Amerikalıların büyüyen saldırganlığı ile böyle bir askeri stratejinin neticesi olan maliyeti dengeleyecek bir taktik olarak kullanmaktadır.

Bu ülkelerin deniz yaklaşımı ile ABD’ninki arasındaki temel fark en üst düzeydedir. Washington deniz gücünü saldırı amaçları için kullanmaya ihtiyaç duyarken Tahran, Moscova ve Pekin deniz gücüne yalnızca savunma ihtiyaçları için ihtiyaç duyuyor.

Bu anlamda, bu üç itaatsiz ülkenin sahip olduğu en büyük silahlar, gemisavar, uçaksavar ve anti-balistik sistemleridir. Basit bir şekilde ifade etmek gerekirse, Rusya’nın S-300 ve S-400 hava savunma sistemleri gibi (S-500’ler 2017’de operasyonel olacak) silah sistemlerinin şimdi yerel düzeyde geliştirilmiş varyasyonlarla birlikte Çin ve İran tarafından benimsendiğini belirtmek yeterlidir. Giderek artan düzeyde, ABD’yi fiziksel ve siber serbestiden yoksun bırakma çalışmalarına (A2/AD) devam edilmesini sağlayacak teknolojinin transfer edildiğine tanık oluyoruz. Hayalet uçaklar, uçak gemisi vurma grupları, ICBM’ler ve seyir füzeleri, böyle bir ortamda zor bir dönemi deneyimliyor ve karşısında Rusların, İranlıların ve Çinlilerin temsil ettiği güçlü savunma sistemleri buluyor.  Çin sahillerinden ateşlenen bir gemisavar füzesinin maliyeti, bir uçak taşıyıcı yapmak için gerekli on milyarlarca dolardan çok daha düşüktür. Bu maliyet ve etkinlik paradigması, Çin, Rusya ve İran’ın askeri harcamalaını şekillendiren şeydir. Dev bir askeri açığı kapamak zorunda kalmadan ABD’nin zıddına gidebilmek, yakın ve somut caydırıcılık faydaları edinmenin ve bu şekilde Amerikalıların yayılmacı hırslarını durdurmanın tek sürdürülebilir yoludur.

Amerikalıların ileri düzeyde bir askeri karşı koyuşla karşılaşmasının açık bir örneği Suriye olmuştur. İran ve Rusya’nın Suriye hükümetini korumak için konuşlandırdığı sistemler, Amerikalıları Şam’a saldırma durumunda ağır kayıplar verme olasılığıyla karşı karşıya bıraktı. Aynısı, bazı Amerikalı politikacıların ve İsrailli liderlerin İran karşıtı retoriği için de geçerli. Suriye’nin ve İran’ın egemen ülkeler olarak kalmasının tek nedeni, bir istila veya bombalamanın istilacılara getireceği askeri maliyettir. Bu, caydırıcılığın özüdür. Elbette bu argüman, bu makalenin yazarının daha önceki makalelerinden birinde kapsamlı olarak tartıştığı nükleer boyutu yalnızca kısmen dikkate almaktadır.

Dünyanın kalbinin ve çevre ülkelerin birliği, Amerika Birleşik Devletleri’ni etkisiz kılacaktır

Gezegenin en önemli bölgesinin geleceği şimdiden belirlendi. Pekin, Moskova ve Tahran’ın genel entegrasyonu, askeri ve iktisadi biçimler alan yabancı saldırganlığına karşı duracak antikorları şimdiden şekillendirdi. Dolarsızlaşma ve onunla içiçe geçen, Çin İpek Yolu 2.0 ve deniz ticaret yolu gibi bir altyapı yol haritası, Portekiz’le Çin arasındaki coğrafi alanda yer alan gelişmekte olan ülkeler için önemli fırsatlar sunuyor. Onlarca ülke, Amerikan tehditleri hakkında çok fazla endişelenmeden karşılıklı kazanç sağlayacak şekilde entegre olmak için pek çok adım attı. Pekin’in sunduğu iktisadi alternatif, Amerikan saldırılarına direnmek içn oldukça geniş bir güvenlik ağı sağlıyor – tıpkı, bu üç askeri gücün sunduğu, örneğin Şangay İşbirliği Örgütü gibi askeri şemsiye yapılarının, gerekli bağımsızlığı ve stratejik otonomiyi güvence altına alması gibi. Ülkeler gitgide, Amerikan müdahalesini açık bir şekilde reddediyor ve bunun yerine Pekin, Moskova ve Tahran’la diyaloğu savunuyor. Filipinler lideri Duterte, bu trendin en son örneğidir.  

Çok kutuplu gelecek, Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyadaki rolünü kademeli olarak azalttı, öncelikli olarak da onun küresel tahakküm peşindeki saldırganlığına karşı bir reaksiyon oluşturdu. Küresel hegemonya yönündeki devamlı arayış, başlangıçta Batı’nın partneri olan ülkeleri uluslararası düzendeki rollerini yeniden değerlendirmeye, yavaş, fakat tedrici bir şekilde Washington’un karşı kampına geçmeye itti.

Bu sürecin sonuçları, yalnızca üstünlük arayışına yanıt olarak değil, aynı zamanda yegâne küresel süper güç rolünü koruma çabaları bakımından da, Amerika Birleşik Devletleri’nin geleceğini tayin etmiştir. Daha önceki makalelerde belirtildiği gibi, Soğuk Savaş döneminde Washington’un amacı, dünyanın kalbindeki ülkelerin, ABD’yi yerkürenin en önemli bölgesinde dışlayacak şekilde bir birlik oluşturmasını engellemekti. Demir Perde’nin yıkılmasıya birlikte gözler, bütün dünyaya hâkim olma niyetiyle, dünyanın kalbindeki ülkeleri fethetme yönündeki, olasılık dışı arayışa döndü. Bu yanlış hesabın sonucu, Amerika Birleşik Devletleri’ni, Avrasya bölgesinde ve yerküre çapında önümüzdeki 50 yıl boyunca devrim niteliğinde değişimler yaratacak birlikleri ve entegrasyonları izleyen, salt gözlemci rolüne taşıdı. Washington’un tek kutuplu momentini genişletme yönündeki çaresiz arayış, paradoksal olarak çok kutuplu dünyanın yükselişini ivmelendirdi.  

Federico Pieraccini - Strategic-culture.org

Çeviri: Medyaşafak