İyilik yolunda olmak

12 Aralık 2018 Çarşamba, 11:38

Bazen pencereden onları seyrediyorum. Evimizin önünde iki ağaç var: Erik ve kavak. Kavak ağacına ilişen yok. Meyve vermiyor, yaprağı yenmez. Kimse dokunmuyor ona. Bir çift karga dallarına yuva yapmış, yaşayıp gidiyorlar.

Erik ağacı her sene güzel meyve veriyor. Dalları doluyor, yere eğiliyor. Meyveler çiçekten çıkıp kendini gösterir göstermez hareket başlıyor. Kimi taş atıyor, kimi sopayla vuruyor, kimi ‘üstüne’ çıkıp zarar veriyor. Kırılan dallar, yere dökülen yeşil yapraklar. Neredeyse son meyveye kadar yaşanıyor bu. Mevsimin sonunda, perişan bir görüntü oluşuyor. Fakat erik ağacı vazgeçmiyor. Bıkkınlık göstermiyor. Tekrar toparlıyor kendini. Yaralar kapanıyor. Kışın dinleniyor biraz. Baharda, ‘beyaz bir haber’ gibi yeniden kendini gösteriyor. Biliyor ki yine aynısı olacak. Yorulacak, kırılacak, zarar görecek, kıymeti bilinmeyecek. Menfaat temin etmek isteyenlerin hışmına uğrayacak. Ne gam.

Kavak ağacı mı? O orada kargalara evsahipliği yapmaya devam ediyor.

Bir de gölge bahsi var. Kavak ağacı ince uzun bir şey. Gölgesi ancak kendisine yetiyor veya yetmiyor. Erik ağacı öyle değil. Serinlik de getiriyor. Bunalan gölgesine geçiyor.

Hayır, “meyve veren ağaç taşlanır” demeyeceğim. Taşlayanlar da bunun böyle olduğunu bilir. Onun için taş atıyorlar zaten.

Her canlının bir kaderi var. Ağacın, kuşun, insanın. Kim kaderinden kaçabilir? Kimi taş atan olur, kimi taş atılan. Kimi aldanan olur, kimi aldatan. (Reşehât kitabından: İyilik ve kötülüğü yaratan Allah’tır. İyiliğe rızâsı vardır, kötülüğe ise yoktur.)

Kırmak ve taş atmak isterseniz eğer, bahane bulmakta zorlanmazsınız. Şudur, budur.

Etrafımıza bir bakalım, demeyeceğim. Kendimize bakalım. Fazla uzağa gitmeyelim.

Dünya günlerini tamamlayıp veda edenler arasından soralım. Bugün biz en çok hangi şairlerin şiirlerini okuyoruz? Yunus Emre, Mehmet Akif ve Yahya Kemal olabilir mi? Doğrudur.

Yunus’un döneminde neler olmuş, pek bilmiyoruz. Bildiğimiz, Mehmet Akif ve Yahya Kemal’e inanılmaz kötülüklerin, düşmanlıkların yapıldığıdır. Onlarla ilgili yazılan çirkinlikler insanı utandıracak türden. Peki, ne oldu? İlahi adalet. Taş atan ellerin sahipleri neredeyse unutulup gittiler. Millî hafızada ve gönüllerde tutunamadılar.

Her alanda ve konuda böyle değil midir bu? Siyasetten günlük hayata kadar. Mesela yoğun düşmanlığa maruz kalan siyasetçiler kimlerdi? Menderes, Erbakan ve şimdilerde Erdoğan. İlk ikisine düşmanlık yapanların çoğu, daha ölmeden unutuldular. Ara sıra hatırlananlar ise bir olumsuzluk olarak aklımıza geliyor. İsim vermeye gerek yok.

Adına ‘hizmet’ dediğimiz şey, sadece fabrika kurmakla, yol yapmakla, baraj inşa etmekle sınırlı olamaz. Milletin gönlüne hitap etmek de hizmettir. İnsanların cesaretini ve dirayetini pekiştirmek, safların sıklaşmasına vesile olmak, uyuyanları uyandırmak.

Dere kenarına çeşme yapmak kolaydır. Herkes yapabilir. Asıl kıymetlisi, dağ başlarına, tenha yerlere ve ihtiyaç duyulan bölgelere çeşme yapmaktır. Yani zora talip olmak. Biliyoruz ki, o çeşmeyi çok az insan görecek. Gösteriş ile iş arasındaki fark.

Bütün bu yazdıklarımız ülkemiz için de geçerli değil mi? Allah’a şükür, iyilik yolundayız. İnsanımız mazlumlar ve ihtiyaç sahipleriyle ilgileniyor. Elinden geldiği ve gücü yettiği kadarıyla onlara yardım ediyor. Darda kalanlar, Türkiye’nin gölgesine geçiyor. Buna karşılık, dört bir yandan saldırı altındayız. Dallarımızı kıran, gövdemize musallat olan, taşlayan, terör uygulayan, ekonomiyle terbiye etmeye çalışan, sopa gösteren… Neden?

Böylece tekrar başa dönmüş oluyoruz.

Geçen akşam, bir ağabeyimle dertleştik biraz. Son yıllarda yaşanan gelişmeler ve olaylar üzerine. Şunu sordu: “Ne zaman bitecek bu?”

Cevabımı burada vereyim: Ağaç yıkılınca, kuruyunca, kesilince. İyiler pes edince. Türkiye teslim olunca.

İnşallah sonuna kadar direnecek ve ayakta kalacağız. (Yeni Şafak)