ABD–İran: Washington’un taviz olarak yorumladığı ateşkes
İran ile savaş sonrası imzalanan Mutabakat Zaptı, bir uzlaşma olarak sunuluyor. Aslında bu, sürdürülemez hale gelen bir savaşı sona erdirme ihtiyacından doğan dar kapsamlı bir anlaşma.
İran'a karşı yürütülen savaşı durduran bu çerçeve, Washington'da geniş bir kesim tarafından taviz olarak algılanıyor. Sağ kanattan eleştirenler, mutabakat metnini (Memorandum of Understanding-MoU), çatışmanın sonuçlarını üstlenmesi gereken bir ülkeye verilen mükafat olarak değerlendiriyor.
En çok yankı bulan karşılaştırma, sanki Tahran küresel ekonomiye tek adımda yeniden dahil edilmiş gibi, yaptırımların hafifletilmesini 2015 nükleer anlaşmasıyla aynı kefeye koyuyor.
Bu yorum doğru değil. Washington, savaşı sona erdirmek ve Hürmüz Boğazı’ndaki trafiği yeniden açmak için tavizler verdi. Anlaşma, bu öncelikleri yansıtıyor. İran’ın elde edeceği kazanımlar, kamuoyundaki tartışmaların ileri sürdüğünden daha sınırlı ve bunların büyük bir kısmı hem kapsam hem de süre açısından belirsizliğini koruyor. Mutabakat metninde belirtilen şartlar üç ayrı kategoriye ayrılıyor.
İran’ın fiili kazanımları
Birincisi, İran’ın pratikte elde edeceği faydaları kapsıyor. Bunlar, yurt dışında tutulan yaklaşık 12 milyar dolarlık kendi varlığına erişim ile 60 günlük müzakere süresi boyunca petrol ve petrol ürünleri satmasına izin veren bir muafiyetten oluşuyor.
İran zaten petrolünün büyük bir kısmını Çin’e satıyordu. Bu nedenle söz konusu muafiyet, kapalı bir pazarı açmıyor. Bu muafiyetin sağlayacağı tek şey, zaten bir dolara kadar düşmüş olan İran’ın her varil için kabullenmek zorunda kaldığı yaptırım indirimini azaltmak ve elde edilen geliri ülkeye getirmeyi kolaylaştırmak. Bu bir kazanç olsa da, dünya ekonomisine sağladığı katkıdan ziyade kar marjları üzerinden değerlendirilmeli.
Bu erişimin siyasi bir boyutu da var. Özellikle ekonomi üzerinde uzun süredir baskı uygulanan bir dönemin ardından, aynı düzeyde bir sürtüşme yaşamadan finansal kaynakları ülkeye getirebilme imkanı, iç istikrar açısından önemli. Ancak bu durumun etkisi de abartılmamalı. Bunlar, hızla değişebilen koşullar altında serbest bırakılan İran’ın kendi varlıkları ve geniş kapsamlı yaptırım mekanizması hala yürürlükte.
İkinci kategori, geçici ve geri alınabilir tavizleri içeriyor. En belirgin olanı, ABD güçlerinin İran’ın kıyılarından çekilmesi. Bu hamle önemlidir, ancak kalıcılığı belirsiz. Trump yönetiminin geçmiş performansı, verdiği taahhütlere duyulan güveni zayıflatıyor ve bu çekilme hamlesi bir bakıma kaçınılmazdı.
ABD, bölgedeki bu düzeydeki askeri varlığını uzun süre devam ettiremez. Bir anlaşma olsun ya da olmasın, bir miktar geri çekilme yine de gerçekleşecekti.
Dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması bile pratikte geri alınabilir. Biden yönetimi, İran’a ait yaklaşık 6 milyar dolarlık varlığını serbest bırakmış, ancak daha sonra ülke içi ve İsrail’den gelen yoğun baskı altında bu varlıkları yeniden dondurmuştu. Bu tür örnekler, ABD’nin güvenilirliğini zedeledi. Bir imzayla geri alınabilecek bir taviz, daha denenmeden hükmünü yitirir ve bu durum, Tahran’ın mevcut çerçeveyi nasıl yorumladığını belirler.
Bu geri alınabilirlik mevzusu artık müzakerelerin merkezinde yer alıyor. İran ile ABD’nin birbirlerine güvenmediği, yıllardır bilinen bir gerçek, ancak bu güvensizliğin niteliği değişti. 2013-2015 yılları arasındaki müzakereler sırasında İranlı yetkililer, Washington’un taahhütlerini zaman içinde yerine getirip getirmeyeceğini sorguluyorlardı.
Değişen şey, güvensizliğin niteliği. O dönemde İranlı yetkililer, uzun vadede ABD’nin sadakatinden şüphe duyarken, şimdi ise herhangi bir anlaşmanın mürekkebi kurumadan Trump’ın taahhütlerini feshetmenin yollarını arayacağı varsayımıyla hareket ediyorlar.
Diplomatik güvenilirlik, Donald Trump’ın hiçbir zaman takdir etmediği şekillerde önemli. Bir imzayla geri alınabilecek bir taviz, değerlendirmeye bile alınmadan önemini yitirir ve bu durum, imzalanan çerçevenin en önemli kısımlarını doğrudan etkiler.
Üçüncü kategori ise henüz taahhüt edilmemiş hususlarla ilgili. Yaptırımların kaldırılması ve 300 milyar dolarlık bir yatırım fonunun oluşturulması, mevcut yükümlülükler arasında yer almıyor. Bunlar, 60 günlük süre içinde kapsamlı bir nükleer anlaşmanın imzalanmasına bağlı koşullu beyanlar.
Aslında, geçen yıl Umman’daki müzakereler sırasında KİK ülkeleri tarafından ilk kez ortaya atılan 300 milyar dolarlık yatırım fonu fikri, şu anda son derece soyut.
Beyaz Saray’ın fonun taahhüt edildiğini iddia etmesine rağmen, fonun yapısı ve koşulları belirsiz ve muhtemelen henüz ilk planlama safhasında. Böyle bir fonun kaynağı belirsiz olan 300 milyar dolar parayı toplayıp toplayamayacağı ya da bu fonun gerçekten kurulup kurulmayacağı son derece tartışmalı.
2015 tarihli Kapsamlı Ortak Eylem Planı’nın (JCPOA) ardından, ABD’nin güvenceleri ve çok daha elverişli bir jeopolitik ortama rağmen, küresel yatırımcılar İran’a bir yıllıktan daha uzun vadeli kredi verme konusunda tereddüt ettiler. Anlaşmanın bozulmasının İran’ın borçlarını geri ödemesini engelleyeceğinden korkuyorlardı.
Anlaşmanın en çarpıcı maddelerinin askıya alınmış olması, siyasi açıdan pek de olumlu bir izlenim bırakmıyor.
Nükleer dosya yeniden gündeme geliyor
İran’ın karşılığında ne sunabileceği ise daha az dkkat çekti. Yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokunun seyreltilmesi dışında, durum hala belirsizliğini koruyor. Bu belirsizlik, hem müzakerelerin gidişatını hem de tüm tarafların karşı karşıya olduğu siyasi kısıtlamaları yansıtan durumun bir parçası.
İran, hem son savaş hem de ondan önceki 12 günlük savaşın öncesinde yapılan müzakere turlarında uranyum zenginleştirme faaliyetlerini birkaç yıl süreyle askıya alma niyetini belirtmişti. Ayrıca, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun (UAEK) sıkı denetimi altında zenginleştirme oranını yüzde 3,67 ile sınırlandırma ve stok tutmama şartını da kabul etmişti. Ayrıntılar teknik nitelikte olsa da, böyle bir çerçeve nükleer silahların yayılma risklerini önemli ölçüde azaltacak ve herhangi bir nükleer silah üretimine geçilmesi için gereken süreyi uzatacaktır.
Şu anda aynı şartların masada olduğuna dair bir garanti yok. Meclis Başkanı Muhammed Bagher Galibaf, “Savaş öncesi koşullara geri dönmeyeceğiz” dedi. Her ne kadar sözleri Hürmüz Boğazı’na odaklanmış olsa da, bu açıklamalar daha geniş bir bağlamda, Tahran’ın yenilenecek herhangi bir anlaşmada farklı bir dengenin kurulmasını beklediğinin işareti olarak yorumlandı.
Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi de “şu an itibarıyla herhangi bir karar alınmadığını” ve İran’ın tavizlere ilişkin yaklaşımının Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi tarafından belirlenip Dini Lider’in onayını alması gerektiğini belirtti.
Buna rağmen, muhtemelen 10 yıl veya daha uzun süreli askıya alma ve stoklama kısıtlamaları gibi önceki tekliflerin bazı unsurlarını içeren bir anlaşma, Washington için önemli bir sonuç teşkil eder. Bu, Trump yönetiminin, sonuca giden yol her ne kadar değişken koşullar altında şekillenmiş olsa da, Barack Obama döneminde elde edilenlerden daha fazla taviz aldığı iddiasını öne sürmesine olanak tanır.
Bu iddia, önceki politikanın sonuçlarını ortadan kaldırmayacak. ABD nükleer anlaşmadan çekildiğinde, İran’ı araştırma ve geliştirme kısıtlamalarından kurtarmıştı. O zamandan beri İran, daha verimli santrifüjlerin geliştirilmesi ve devreye alınması da dahil olmak üzere zenginleştirme kapasitesini artırdı. Bir zamanlar ABD politikasına yön veren, İran’ı nükleer silah yapımına yetecek uranyumu elde etmekten en az bir yıl uzak tutma hedefi, artık bu şekilde gerçekleştirilemez.
Bu nedenle Obama dönemi anlaşmasıyla karşılaştırmalar yaparken dikkatli olmak gerekir. 2015 anlaşması, ikincil yaptırımları geniş kapsamlı ve süresiz olarak askıya almıştı. Bu anlaşma, İran’ın küresel piyasalara yeniden girmesine ve yurtdışındaki varlıklarına (100 milyar doların üzerinde olduğu tahmin ediliyor) erişmesine imkan sağlamıştı. Ticaret arttı, finansal kanallar yeniden açıldı ve İranlı şirketler daha öngörülebilir bir ortamda faaliyet gösterme imkanı elde etti.
Mevcut çerçeve, buna benzer hiçbir şey sunmuyor. Ekonomik etkisi daha küçük ve daha dar kapsamlı. Ayrıca yaptırımların alt yapısını kalıcı bir şekilde değiştirmiyor.
Daha uygun bir karşılaştırma, 2015 anlaşmasından önce imzalanan geçici anlaşma olan Ortak Eylem Planı ile yapılabilir. Mevcut şartlar, öncekinden daha avantajlı ve bunun açık bir nedeni var. Washington, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasını sağlamak ve enerji akışını istikrara kavuşturmak zorundaydı. Bu gereklilik, İran'a sunulan tavizleri şekillendirdi ve şartların daha geniş stratejik hedeflerle karşılaştırıldığında neden dengesiz olduğunu açıklıyor.
Kısıtlamalarla şekillenen bir anlaşma
60 günlük sürenin kalıcı bir anlaşma getireceğine dair bir garanti yok. ABD’nin taahhütlerini zayıflatan bu geri çevrilebilirlik, İran’ın bağlayıcı tavizler verme konusundaki motivasyonunu da sınırlıyor ve her iki taraf da zorlu siyasi kısıtlamalar içerisinde hareket ediyor.
Mutabakat Metni, üst düzey İranlı isimlerin ve binlerce sivilin hayatını kaybettiği bir askeri harekatın ardından geldi. Bu metin, Washington’un askeri gücüne rağmen etkili bir baskı mekanizmasına sahip olmadığı bir ortamda hazırlandı. Sonuçta bir simetri beklentisi, güç dengesi ya da halihazırda ortaya çıkan maliyetlerle uyuşmayan bir varsayıma dayanıyor.
Bu yüzden, anlaşma bu açıdan değerlendirilmeli. Bu metin, kesin bir sonuç doğurmayan bir savaşın sonuçlarını sınırlama çabasını yansıtıyor. Çatışmayı sürdürme kararı, diplomasinin şu anda hareket ettiği parametreleri belirledi ve daha iddialı hedefler için hareket alanını daralttı.
Washington’daki politika yapıcılar için asıl soru, karşılıklı kaç tavizin verildiği değil, bu düzenlemenin pratikte neyi başardığı. İran hükümetini devirmek, teslim olmaya zorlamak ya da İran’ı bölgesel nüfuzundan mahrum bırakmak gibi hedefler hiçbir zaman gerçekleştirilebilir değildi. Şu anki durum, çatışma sırasında ortaya çıkan sınırlamaların şekillendirdiği, daha sınırlı bir fırsat sunuyor.
Birbiri ardına gelen her başkanın, ABD’nin ulusal güvenlik önceliklerinin dünyanın başka yerlerinde olduğunu açıkça ortaya koyduğu bir dönemde, ABD’nin İran nükleer meselesini kalıcı olarak çözme ve İran ile ilişkilerini yeniden şekillendirme konusunda gerçek bir fırsatı var.
Katar’daki banka hesaplarında İran’a ait varlıkları dondurmaya çalışmak ya da İran’ın petrokimya satışlarını mümkün olduğunca engellemek, diplomatik başarının ölçütü olmamalı.
Bu, son yıllarda eksikliği hissedilen bir tutarlılık düzeyinin yanı sıra, maksimalist hedeflerin gerisinde kalan sonuçları kabul etmeye yönelik bir iyi niyet gerektirir.
Mutabakat metni bu soruları çözümlemiyor. Bu sorunların ele alınabileceği bir alan yaratırken, aynı zamanda mevcut durumda nelerin başarılabileceğinin sınırlarını da ortaya koyuyor. Bu alanın kullanılıp kullanılmayacağı, henüz alınmamış kararlara ve her iki tarafın da yıllar boyunca ilişkilerini belirleyen kalıpların ötesine geçmeye hazır olup olmadığına bağlı olacak.(Ali Ahmadi/The Cradle)
Not: Makalede yer alan görüşler yazara aittir, Hürseda Haber'in yayın politikasını tansıtmayabilir.

















