ABD, askeri üstünlüğüne rağmen neden stratejik bir zafer kazanamadı?
40 günlük savaş, askeri üstünlüğün her zaman stratejik üstünlük anlamına gelmediği gerçeğini bir kez daha gözler önüne sermiştir.
İran’a karşı yürütülen 40 günlük savaş, saha sonuçlarına ilişkin farklı anlatılara rağmen, uluslararası ilişkiler uzmanlarına önemli bir gerçeği ortaya koydu: ABD’nin taktiksel kabiliyeti ile stratejik hedeflere ulaşma gücü arasındaki derin uçurum.
Bu bağlamda, haber portalı Defense One, ABD dış politikasının en önemli yapısal zafiyetlerinden birini açıklamak amacıyla “stratejik körlük” terimini kullandı. Söz konusu zafiyet, kısa vadeli askeri başarıların nihai bir zafer gibi algılanmasına yol açarken; uzun vadeli siyasi ve jeopolitik sonuçların bambaşka bir yöne evrildiğini göz ardı etmelerine neden oluyor.
Taktiksel zafer ile stratejik başarı arasındaki fark
Askeri literatürde askeri operasyonlar, siyasi hedeflere ulaşmak için kullanılan birer araçtan ibarettir. Carl von Clausewitz gibi teorisyenlerin perspektifinden bakıldığında savaş, siyasetin diğer araçlarla devamı niteliğindedir; dolayısıyla bir askeri operasyonun değeri, yarattığı tahribatın boyutundan ziyade, siyasi amaçların gerçekleştirilmesine sağladığı katkı ile ölçülür.
Ancak, ABD dış politikasının son 20 yıldaki kronik sorunlarından biri, stratejik kriterlerin yerini operasyonel göstergelere bırakmış olmasıdır. Uçuş sayısı, bombalama hacmi, imha edilen hedef sayısı veya düşman komuta kademesinin ortadan kaldırılması gibi veriler, bir operasyonun başarısını simgeleyebilir; fakat bu göstergelerin hiçbiri tek başına bir savaşın kazanıldığının kanıtı değildir.
Afganistan, Irak ve Libya tecrübeleri de bu gerçeği açıkça ortaya koymuştur: ABD, savaş sahasında askeri üstünlüğünü defalarca kanıtlamış olsa da, bu üstünlüğü kalıcı bir siyasi düzene dönüştürme noktasında başarısızlığa uğramıştır.
40 günlük savaş ve stratejik uçurumun gün yüzüne çıkışı
Son yaşanan savaş da aynı kalıbı takip etti. ABD ve İsrail rejimi, ağır askeri saldırılarla bölgesel denklemleri kendi lehlerine değiştirmeyi ve İran’ın caydırıcılığını zayıflatmayı hedefledi. Ancak gelişmeler, bölgesel siyasi denklemlerin her zaman sahadaki askeri sonuçlara tabi olmadığını açıkça gösterdi.
Savaşın sonunda, İran sadece bölgesel güvenlik denklemlerinin ana aktörlerinden biri olarak kalmakla kalmadı, aynı zamanda Washington’un başlangıçtaki hesaplamalarının birçoğu da boşa çıktı. Ne bölgesel güç yapısında köklü bir değişim yaşandı, ne “Direniş Ekseni” denklemlerden dışlandı, ne de Batı Asya’nın güvenlik ortamı ABD’nin beklediği istikrara kavuştu. Aksine, maliyeti doğrudan ABD’nin omuzlarına yüklenen yeni krizler ortaya çıktı.
ABD’nin artan maliyetleri
Bu savaşın en kritik sonuçlarından biri, Washington’un çok boyutlu maliyetlerinin artması oldu. Askeri alanda ABD; lojistik kapasitesinin, savunma sistemlerinin, savaş gemilerinin ve teçhizatının önemli bir kısmını bölgede tutmak zorunda kaldı; bu durum ülkenin savunma bütçesi üzerinde ek bir baskı oluşturmuş oldu.
Ekonomik boyutta ise Batı Asya’da yaşanan her türlü gerilim; sigorta maliyetlerinin artması, deniz taşımacılığının aksaması, enerji tedarik zincirinde bozulmalar ve küresel ekonomi üzerindeki baskının yoğunlaşması anlamına geliyor. Bu maliyetlerin önemli bir kısmı ise doğrudan ABD ve müttefiklerinin üzerine kaldı.
Diplomatik alanda ise Washington, bizzat oluşumunda rol oynadığı krizlerin sonuçlarını yönetmek adına siyasi kapasitesinin büyük bir kısmını harcamak zorunda kaldı.
ABD’nin hareket alanının sınırlanması
Savaşın bir diğer kritik sonucu ise ABD’nin bölgedeki hareket alanının sınırlanması oldu. Gerilimin kapsamı genişledikçe, Washington karar alma süreçlerinde daha fazla kısıtlamayla karşı karşıya kaldı. Savaşın yayılma riski, ABD askeri üslerinin savunmasızlığı, enerji rotalarının tehdit edilmesi, Amerikan kamuoyunun baskısı ve bölgesel ortakların endişeleri; tüm bunlar ABD’nin manevra seçeneklerini geçmişe oranla çok daha dar bir çerçeveye hapsetti.
Aslında, sahaya ne kadar fazla askeri güç sürülürse, bu gücü kullanmanın maliyeti de o denli artmaktadır. Birçok analiste göre bu durum, ABD’nin hegemonik gücünün aşınmaya başladığının en somut göstergelerinden biri olarak kabul ediliyor.
Batı ittifakında çatlaklar
Defense One, bir diğer önemli sonuca da dikkat çekiyor: ABD ile müttefikleri arasındaki uçurumun derinleşmesi. Washington’un pek çok kararı, Avrupalı ortaklar veya bölge ülkeleriyle tam bir mutabakat sağlanmadan alındı. Bu durum, savaşın başlangıcında belirleyici bir rol oynamayan bazı müttefiklerin kendilerini savaşın güvenlik sonuçlarına karşı savunmasız hissetmelerine yol açtı. Avrupa ülkelerinin enerji güvenliği, savaşın yayılma ihtimali ve krizden kaynaklanan ekonomik maliyetler konusundaki artan endişeleri, bu görüş ayrılıklarının en somut örnekleridir.
Bu süreç, uzun vadede müttefiklerin ABD liderliğine olan güvenini sarsabilir. Zira Washington’un politikalarına uyum sağlamanın maliyeti arttıkça, ortakların bu politikalara eşlik etme motivasyonu da aynı oranda azalacaktır.
Stratejik körlük: ABD dış politikasının kronik hastalığı
“Stratejik körlük” kavramı, yalnızca basit bir istihbarat hatasından ibaret değildir; aksine, alınan kararların uzun vadeli sonuçlarını kavrama yetisindeki bir yetersizliği ifade eder. Bir süper güç, başarıyı yalnızca nicel askeri göstergelerle tanımlamaya çalıştığında, savaş meydanında zafer kazanabilir ancak siyaset sahnesinde bozguna uğrayabilir. Afganistan, Irak, Libya ve şimdilerde İran’a karşı yürütülen “40 Günlük Savaş” örnekleri, ABD’nin aynı sorunla pençeleşmeye devam ettiğini göstermektedir: Yani askeri araçlara aşırı odaklanıp; eylemlerin siyasi, sosyal ve jeopolitik sonuçlarını göz ardı etmek.
Sonuç
40 günlük savaş, askeri üstünlüğün her zaman stratejik üstünlük anlamına gelmediği gerçeğini bir kez daha gözler önüne sermiştir. Bir askeri operasyon, ancak belirlenen siyasi hedefleri gerçekleştirebildiği, ittifakları koruyabildiği, gelecekteki maliyetleri azaltabildiği ve karar vericilerin manevra alanını genişletebildiği ölçüde başarılı kabul edilebilir. Eğer bir savaşın değerlendirme kriteri yalnızca saldırı sayısı, yıkım miktarı veya ateş gücü hacmi ise, belki "anlık başarılar"dan söz edilebilir; ancak güç dengesinin değişimi, arzulanan düzenin tesisi, uluslararası itibarın korunması, maliyetlerin düşürülmesi ve ittifakların güçlendirilmesi gibi stratejik göstergeler dikkate alındığında, ortaya bambaşka bir tablo çıkmaktadır.
Bu perspektiften bakıldığında, “stratejik körlük” ifadesi geçici bir hatayı değil, ABD dış politikasındaki tekrarlanan bir modeli betimlemektedir: Operasyonel üstünlüklerin, kalıcı siyasi ve stratejik kazanımlara dönüştürülemediği kronik bir döngü.(Mehr)

















