Trump'ın İran’a yönelik tehditleri neden etkisizleşiyor?
ABD Başkanı Donald Trump, bir kez daha İran’ı askeri saldırılarla tehdit etti. Analistler, askeri seçeneğin artık İran konusunda yeterli bir araç olmadığına inanıyor.
ABD Başkanı Donald Trump, bir kez daha İran’ı askeri saldırılarla tehdit etti. Ancak bu tutum, tutarlı bir stratejinin göstergesi olmaktan ziyade, Washington’ın İran karşısındaki kafa karışıklığının bir yansıması olarak değerlendiriliyor. Dikkat çekici olan nokta ise, geçmiş dönemlerin aksine, bu kez pek çok Batılı medya kuruluşu ve analistin de Trump’ın tehditlerini operasyonel bir dayanaktan yoksun bulmasıdır. Analistler, askeri seçeneğin artık İran konusunda yeterli bir araç olmadığına inanıyor.
Bu konuda BBC, Trump’ın son açıklamalarına ilişkin yayımladığı analizinde şu değerlendirmelere yer verdi: “Trump, tüm gösterişli söylemlerine rağmen İran ile müzakere etmekten daha iyi bir seçenek bulamıyor. Trump’ın söylemleri; zafer iddialarından İran medeniyetini yok etme tehditlerine, ardından da müzakereleri desteklemeye kadar sürekli bir dalgalanma içerisinde. ABD, İran’ın iradesini kırarak Hürmüz Boğazı’nı kontrol etme gibi temel pozisyonlarından vazgeçmesini sağlayamadı. ABD, İsrail ile birlikte hareket ederek İran yönetimini devirme çabalarında bulundu ancak başarılı olamadı.”
Bu değerlendirme, yalnızca tek bir medya organıyla sınırlı kalmıyor. Son haftalarda pek çok Batılı medya organı ve düşünce kuruluşu, askeri seçeneğin denenmesinin ardından ABD’nin karar alma mekanizmalarının geçmişe kıyasla daha kısıtlı hale geldiğini vurguluyor. Eskiden askeri tehditler Tahran üzerindeki baskıyı artırmak için bir “araç” olarak kullanılırken, bugün aynı tehditler; etkinlikleri ve hedeflere ulaşma kabiliyetleri konusunda ciddi soru işaretleriyle karşı karşıya.
Gerçek şu ki; ABD, toplamda iki ayı bulan iki ayrı dönemde, İran’a karşı en şiddetli askeri ve güvenlik baskısını uyguladı. Bu baskıların açıklanan hedefleri; İran İslam Cumhuriyeti’nin davranışlarını değiştirmek, caydırıcılık kapasitesini zayıflatmak ve nihayetinde Tahran’ı Washington’ın taleplerini kabul etmeye zorlamaktı. Ancak bu hedeflere ulaşılamadı; ne İran’ın karar alma yapısı değişti ne de bölgesel denklemler Washington’ın beklediği yönde ilerledi.
İşte tam da bu durum, bugün pek çok gözlemcinin Trump’ın yeni tehditlerini yeni bir askeri eylemin ön hazırlığı olarak değil, daha ziyade bir “psikolojik savaş” ve diplomatik müzakerelerde elini güçlendirme çabası olarak değerlendirmesine yol açıyor. Böylesi bir tabloda, daha önce ABD’ye beklediği sonucu vermemiş bir seçeneğin tekrar tekrar gündeme getirilmesi, bir güç gösterisinden ziyade Washington’ın stratejik araçlarının ne denli kısıtlandığının bir göstergesidir.
Bu durumun en kritik sonuçlarından biri, ABD’nin askeri tehditlerinin inandırıcılığının (kredibilitesinin) azalmasıdır. Uluslararası ilişkilerde bir tehdit, ancak karşı taraf onun uygulanma ihtimalini ciddiye aldığında ve olası maliyetleri hesapladığında etkili olur. Ancak bir seçenek defalarca denenip de hedeflenen sonuçları sağlayamadığında, caydırıcılık değerini kademeli olarak yitirir. Bu perspektiften bakıldığında pek çok analist, Trump’ın son dönemdeki sert söylemlerinin sahadaki dengeleri değiştirmekten ziyade, siyasi ve medya odaklı bir “tüketim” malzemesi olduğu görüşünde birleşiyor.
Öte yandan, Trump’ın tutumundaki tutarsızlık da Batı medyasının merceğine takılmış durumda. Bir yandan İran’ın yok edilmesinden bahseden, diğer yandan ise müzakereye hazır olduğunu vurgulayan Trump’ın bu tavrı; tehdit ile diyalog arasındaki o keskin salınım, analistlere göre Washington’ın İran konusunda henüz net ve sürdürülebilir bir strateji inşa edemediğinin kanıtıdır. Geçmiş tecrübeler de göstermiştir ki; baskı araçlarının sonuç vermediği her noktada, diplomasi yolu bir kez daha masadaki ana seçenek haline gelmektedir.
Bu süreçte en kritik gelişme, İran’ın caydırıcılık kapasitesine dair hesaplamaların kökten değişmesidir. Uluslararası medya organlarında yer alan pek çok analiz, ilk tahminlerin aksine, askeri baskının İran’ın siyasi ve güvenlik iradesini kırmakta yetersiz kaldığını itiraf etmektedir. Bu durum, ABD’nin bölgedeki seçeneklerinin geçmişe oranla daha kısıtlı hale gelmesine ve her türlü yeni askeri hamlenin maliyetinin katlanarak artmasına neden olmaktadır.
Bu bağlamda, geçmişte Washington’ın ilan edilmiş hedeflerine ulaşmada başarısız olan bir seçeneğin tekrarlanması tehdidi, Trump için yeni bir kazanım sağlayamaz. İran’ın davranışlarını “maksimum baskı” yoluyla değiştireceği yönünde defalarca vaatte bulunan bir başkan, şu anda Batı medyasının dahi ABD’nin önündeki seçeneklerin sınırlı olduğundan bahsettiği bir tabloyla karşı karşıyadır.
Sonuç olarak, tüm bu gelişmelerden çıkarılabilecek en önemli ders, İran ve ABD arasındaki denklemin yeni bir aşamaya girmiş olmasıdır. Bu yeni aşamada, askeri tehditlerin tekrarlanması artık Washington’ın müzakere gücünü mutlaka artırmamaktadır. Geçtiğimiz aylardaki tecrübeler, askeri aracın kullanılmasının Amerika’nın beyan edilmiş hedeflerine ulaşmada yetersiz kaldığını ortaya koymuştur. Bu durum, Beyaz Saray’ın karar alma mekanizmasını geçmişe kıyasla daha karmaşık bir hale getirmiştir. Böylesi bir ortamda, herhangi bir yeni tehdit, birden fazla seçeneğe sahip olunduğunun bir göstergesi olmaktan ziyade, daha önce denenmiş ancak Washington için beklenen sonucu doğurmamış araçların sınırlılığını hatırlatmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, Trump’ın söylemlerinin tekrarlanması, her şeyden önce İran karşısında maliyeti yüksek bir sicili telafi etme çabası olarak görülebilir; öyle bir sicil ki, her tekrarlanan tehditle birlikte eskisinden daha ağır görünmektedir.(Mehr)

















