İran'la savaş ABD için nasıl bir iç krize dönüştü?
ABD'nin İran’a yönelik askeri müdahalesi Trump döneminin en maliyetli ve tartışmalı siyasi kararlarından biri haline geldi.
Trump yönetiminin ‘maksimum baskı’ stratejisiyle başlatılan İran savaşı; Batı Asya’da yeni bir düzen kurmak, ABD’nin bölgedeki hegemonyasını pekiştirmek ve Tahran’ı Washington’un şartlarını kabul etmeye zorlamak amacıyla yürütülüyordu. Ancak bu savaş, hedeflerine ulaşmakla kalmadığı gibi, Trump döneminin en maliyetli ve tartışmalı siyasi kararlarından biri haline geldi.
Bugün Amerikan siyasi atmosferinde gözlemlenen şey, Cumhuriyetçiler ve Demokratlar arasında askeri bir operasyon hakkındaki basit bir anlaşmazlık değil; aksine, savaşın ağır maliyetleri konusunda bir tür kamuoyu konsensüsünün oluşmasıdır.
ABD’de toplumun çoğunluğu bu süreci ‘milli çıkarlara zarar veren ve verimsiz bir macera’ olarak görüyor. Bu durum, dış politikanın ABD içerisinde derin bir iç krize dönüşmesine neden oldu.
Amerikan kamuoyu İran’la savaşa karşı
ABD siyasi sisteminde kamuoyu, dış politikanın başarısını veya başarısızlığını belirleyen en kritik göstergelerden biridir. Tarih, en güçlü başkanlar bile toplumsal desteği kaybettikleri noktada politikalarını revize etmek zorunda kaldığını göstermiştir.
Bu çerçevede, son dönemdeki anket sonuçları Beyaz Saray için endişe verici bir tablo çizmektedir. CBS News ve YouGov tarafından gerçekleştirilen anketlere göre, Amerikalıların büyük çoğunluğu İran’a yönelik bir savaşın sorunları çözmek bir yana, mevcut krizlerin boyutunu artırdığına inanıyor. Ayrıca, kamuoyunun önemli bir kesimi bu çatışmanın derhal sonlandırılmasını talep etmektedir. Bu veriler, Trump yönetiminin savaşın gerekliliği konusundaki resmi söyleminin Amerikan toplumunu ikna edemediğini açıkça ortaya koymaktadır. Birçok ABD vatandaşı şu soruyu sormaktadır: Eğer savaşın amacı ABD’nin güvenliğini artırmaksa, neden ülke içinde ekonomik güvensizlik ve toplumsal endişeler artmaya devam ediyor?
Ekonomi; Savaşın asıl mağduru
ABD’nin tarihsel tecrübesi; Amerikan seçmeninin ekonomik refaha büyük önem verdiğini göstermiştir. Vietnam’dan Irak’a kadar tüm savaş süreçlerinde, askeri maliyetlerin halkın sırtına yüklenmesiyle birlikte, savaş yanlısı politikalara olan toplumsal destek hızla erimiştir. Bugün Trump’ın İran politikasına yönelik en sert eleştiriler de yine ekonomik maliyetler üzerine yoğunlaşıyor. Enerji fiyatlarındaki artış, lojistik maliyetlerin yükselmesi, küresel piyasalardaki dalgalanmalar ve jeopolitik belirsizliğin yarattığı baskı; Amerikalıların günlük yaşamına doğrudan yansımaktadır.
Trump’ın siyasi rakibi Kamala Harris, bu noktaya dikkat çekerek savaş maliyetlerinin Amerikan hanelerine ek yük getirdiğini vurgulamaktadır. Harris’in açıklamalarına göre, İran ile yaşanan gerilimin başlangıcından bu yana, her bir Amerikalı vatandaşın ortalama 500 dolar daha fazla maliyetle karşı karşıya kaldığı tahmin edilmektedir. Bu rakamın vahametini anlamak için şu gerçek göz önüne alınmalıdır: Ortalama bir Amerikalı vatandaş, iflasın eşiğinde sadece 400 dolarlık bir mesafede durmaktadır. Partiler arası görüş ayrılıkları bir yana, Amerikan toplumunun büyük bir kesimi son yıllarda enflasyon, artan konut maliyetleri, ağır borç yükü ve azalan alım gücü ile mücadele etmektedir. Binlerce kilometre ötedeki bir savaş, ancak o vatandaşın hayatında somut ve acil bir fayda sağladığı takdirde rasyonel kabul edilebilir; ancak şu ana kadar böyle bir durum gerçekleşmemiştir.
Geçmişteki hataların tekrarlanması
Savaş karşıtı hareketlerin giderek yükselmesinin en temel nedenlerinden biri, ABD’nin son yirmi yıldaki askeri müdahalelerinin bıraktığı acı tecrübelerdir. Afganistan ve Irak savaşları; daha fazla güvenlik, demokrasinin yayılması ve tehditlerin bertaraf edilmesi gibi büyük vaatlerle başlatılmıştı. Ancak nihayetinde bu süreçler, milyarlarca dolarlık maliyetin yanı sıra binlerce can kaybına ve ABD’nin imajının ciddi şekilde zedelenmesine yol açtı.
Günümüzde pek çok Amerikalı analist, Trump yönetiminin İran politikasının, bu başarısız modellerle çarpıcı benzerlikler taşıdığı görüşünde birleşiyor. Net bir çözüm vizyonu olmaksızın geniş çaplı bir çatışmanın başlatılması, her zaman bir ‘yıpratma savaşına’ saplanıp kalma riskini beraberinde getirmektedir.
Bu koşullar altında Amerikan toplumu, ülkesinin yeni askeri maceralara atılması konusunda her zamankinden daha duyarlı bir noktaya gelmiş durumda. Bu nedenle, savaş karşıtlığı artık sadece sol veya pasifist akımlarla sınırlı değil; hatta Cumhuriyetçi seçmenlerin bir kesiminde dahi bu yolun devamına yönelik ciddi endişeler ve şüpheler gözlemlenmektedir.
ABD’de siyasal güven krizi
Donald Trump, siyasi kariyeri boyunca kendisini geleneksel Washington elitlerinden ayrılan, farklı bir başkan profili olarak konumlandırmaya çalıştı. O, Amerika’yı yeni savaşlara sürüklemeyen ve ülkenin kaynaklarını dış çatışmalar yerine iç sorunlara kanalize eden bir lider portresi çizmişti.
Ancak İran’a yönelik askeri müdahale, bu imajı ciddi bir sınavla karşı karşıya bırakmış durumda. Trump’ın eski destekçileri arasında bile şu soru yankılanmaya başladı: ‘Bitmek bilmeyen savaşlara son verme’ sloganıyla iktidara gelen bir lider, nasıl olur da yeni bir askeri krizin fitilini ateşleyebilir?
Bu durum, özellikle yaklaşan seçim rekabetleri sürecinde çok daha kritik bir boyut kazanıyor. Savaşın maliyetleri arttıkıkça ve somut bir kazanım elde edilemedikçe, Beyaz Saray üzerindeki siyasi baskı da katlanarak büyüyecektir. Bu nedenle bazı gözlemciler, Trump yönetiminin artık çatışmayı genişletmekten ziyade, mevcut durumdan ‘onurlu bir çıkış yolu’ bulmaya çalıştığı görüşünde birleşiyor.
ABD’nin güç sınırları
İran savaşının en kritik sonuçlarından biri, ABD’nin küresel ortamdaki güç sınırlarının gün yüzüne çıkmasıdır. Washington, geçtiğimiz on yıllar boyunca askeri üstünlüğü kullanarak dünyanın farklı bölgelerinde siyasi hedeflerine ulaşabileceği yanılgısına düştü. Ancak son yıllardaki gelişmeler, askeri gücün stratejik hedefleri gerçekleştirmek için tek başına yeterli olmadığını açıkça kanıtlamıştır.
İran; geniş insani, coğrafi ve askeri kapasiteleri olan bir ülkedir. Bu nedenle, İran’ın stratejik hesaplamalarını askeri baskı yoluyla değiştirmeye yönelik her türlü girişim, aşırı karmaşık engellerle karşılaşacaktır. Bu gerçeklik, Amerikan elitlerinin bir kısmında, bu tür çatışmalarda kesin bir zafer kazanma olasılığına karşı ciddi şüpheler uyandırmıştır.
Bu perspektiften bakıldığında, süregelen savaş sadece İran için bir sınav değil, aynı zamanda ABD’nin 21. yüzyılın karmaşık krizlerini yönetme kabiliyeti için de bir sınavdır. Bu süreç, sonuçları itibarıyla “güç temelli politikalara” dair etkinliğin sorgulandığı kritik bir dönüm noktasıdır.
Bir hayalin sonu
Belki de bu savaşın en önemli sonucu, askeri gücün bölgesel siyasi denklemleri hızlı ve düşük maliyetle değiştirebileceği yanılgısının çöküşüdür. Son haftaların tecrübesi; savaşlar başladıklarından çok daha zor sona erebileceğini gösterdi. Bugün Amerikan toplumunun büyük çoğunluğu, bu savaşın ne ülkeleri için daha fazla güvenlik sağladığına, ne ekonomik refahlarını artırdığına ne de Washington’un uluslararası konumunu güçlendirdiğine inanıyor. Aksine, görülen en net gerçek; artan maliyetler, derinleşen siyasi kutuplaşmalar ve bu serüvenin amaçları ile sonuçları üzerine filizlenen derin şüphelerdir. Mevcut kanıtlar gösteriyor ki; Amerikan gücünün bir gövde gösterisi olması beklenen bu süreç, artık her şeyden öte, gücün sınırlarının ve askeri çatışma temelli politikaların ağır maliyetlerinin bir sembolüne dönüşmüştür.(Mehr)

















