Washington yönetiminin İran çıkmazı: Trump adım adım geri çekiliyor
Çok sayıda Batılı analist, İran ile "koşulsuz teslimiyet" haricinde anlaşma yapılmayacağını savunan ABD Başkanı Donald Trump’ın ortaya koyduğu büyük hedeflerinden adım adım geri çekildiğine inanıyor.
ABD Başkanı Donald Trump, mart ayında İran’dan söz ederken “kayıtsız şartsız teslim” çağrısı yaparak, Washington’un mutlak üstünlüğü ve Tahran’ın siyasi, ekonomik ve askeri baskılar karşısındaki çaresizliği algısını güçlendirmeye çalışmıştı. O dönemde Beyaz Saray, askeri müdahaleler, ekonomik yaptırımlar ve siyasi tehditlerin birleşimiyle İran’ı, uzun süredir ABD’nin dayatmaya çalıştığı şartları kabul etmeye zorlayabileceğine inanıyordu. Ancak savaşın başlamasından aylar sonra sürecin bir anlaşma ve ateşkesle sonuçlanması, Trump’ın vaat ettiği tablodan oldukça farklı bir görüntü ortaya koydu.
Bazı Amerikan medyası da savaşın sonuçlarını değerlendirirken, Washington’un ilk hedefleri ile elde edilen nihai kazanımlar arasındaki farkı gündeme taşıdı. Bu çerçevede The New York Times, yayımladığı analizde, Trump’ın savaşın başında “kayıtsız şartsız teslim” söylemini öne çıkarmasına rağmen, sonuçta ABD’nin kendi başlangıç hedeflerinin önemli bir bölümünden geri adım atmak zorunda kaldığını ve Beyaz Saray’ın ilk sloganlarıyla kıyaslandığında oldukça farklı bir anlaşmaya razı olduğunu yazdı.
Aslında Trump yönetimi, İran’a karşı savaşı yalnızca askeri zarar vermek amacıyla başlatmamıştı. Temel hedef, bölgesel güç dengesinde stratejik bir değişim yaratmak ve İran’ın caydırıcılık kapasitesini sınırlandırmaktı. Batılı siyasi ve medya çevrelerinde de defalarca İran’ın füze kapasitesinin ortadan kaldırılması, bölgesel nüfuzunun sınırlandırılması, Batı Asya’da yeni güvenlik düzenlemelerinin dayatılması ve hatta İran İslam Cumhuriyeti’nin davranışının ya da siyasi yapısının değiştirilmesi gibi hedeflerden söz edilmişti. Ancak savaşın sona ermesi, bu tür hedeflere ulaşmanın, ABD’li siyasetçilerin ilk hesaplamalarından çok daha zor olduğunu ortaya koydu.
ABD’nin ilan ettiği hedeflere ulaşmadaki başarısızlığının en önemli nedenlerinden biri, İran’ın kapasitesine yönelik yanlış değerlendirmelerdi. Washington, kapsamlı bir askeri müdahalenin Tahran’ı kısa sürede ABD’nin dayattığı şartları kabul etmeye zorlayabileceğini hesaplıyordu. Ancak İran’ın gösterdiği direniş ve savunma gücü, bu hesapları ciddi bir çıkmaza soktu. Nitekim savaş planlayıcılarının bazılarının aksine, ne İran’ın karar alma mekanizması çöktü ne de ülkenin caydırıcılık kapasitesi tamamen etkisiz hale getirilebildi.
Diğer yandan, İran’a karşı yürütülen savaş, zaman geçtikçe etkisini daha fazla hissettiren birtakım riskleri de beraberinde getirdi. Savaş alanının bölge geneline yayılması, enerji güvenliğinin tehlikeye girmesi, küresel ticaretin hayati yollarındaki aksama endişesi ve çeşitli bölgesel aktörlerin sürece dahil olma ihtimali, savaşın maliyetini ABD için katlanılamaz hale getiren başlıca faktörler oldu. İşte tam da bu nedenle, savaşın son aylarına gelindiğinde Washington’un krizden çıkış yolu arayışına girdiğine dair net emareler gün yüzüne çıkmaya başladı.
Bir diğer önemli husus ise savaşın ABD’nin uluslararası arenadaki konumu üzerindeki etkileriydi. Trump yönetimi, İran’a yönelik askeri saldırıları, bölge güvenliğini ve ABD’nin çıkarlarını korumak için “gerekli bir adım” olarak pazarlamaya çalıştı; ancak savaşın uzaması ve önceden ilan edilen hedeflere ulaşılamaması, yükselen eleştirilere zemin hazırladı. Çok sayıda Batılı analist, “Eğer savaşın amacı İran’ı teslim olmaya zorlamaksa, Washington neden sonunda bir anlaşma ve ateşkes masasına oturmak zorunda kaldı?” sorusunu yüksek sesle dile getirmeye başladı.
Bu doğrultuda bazı gözlemciler, ateşkesin kabul edilmesinin bir ABD askeri başarısından ziyade, karmaşık ve maliyetli bir savaşı yönetmedeki güç sınırlılıklarının bir göstergesi olduğunu savunuyor. Son 20 yılın savaş deneyimleri de askeri üstünlüğün, siyasi hedeflere ulaşmak için tek başına yeterli olmadığını defalarca kanıtladı. ABD, daha önce Afganistan ve Irak’ta da askeri zaferler ile siyasi başarılar arasındaki o büyük uçurumla yüzleşmişti; İran’a karşı yürütülen bu son savaş da Washington’a bu acı gerçeği bir kez daha hatırlattı.
Stratejik açıdan bakıldığında, savaşın belki de en önemli sonucu, ABD’nin ‘yenilmezlik’ algısının ciddi bir meydan okumayla karşılaşmış olmasıdır. Trump hükümeti, sahip olduğu geniş askeri kapasiteye ve bazı müttefiklerinin desteğine güvenerek, kısa sürede bölgeye yeni bir statü dayatabileceğini umuyordu; ancak gelişen süreçler, Batı Asya’daki güvenlik denklemlerinin, yalnızca ‘sert güç’ kullanarak dönüştürülebileceğinden çok daha karmaşık olduğunu ortaya koydu.
Ayrıca savaşın sonuçları, bölgesel denklemlerde caydırıcılığın önemini bir kez daha çarpıcı bir şekilde gözler önüne serdi. ABD’nin temel hedeflerinden biri İran’ın caydırıcılık kapasitesini kırmaktı; ancak savaşın bu hedefe tam anlamıyla ulaşılamadan sona ermesi, askeri araçların kullanılmasının her zaman istenen siyasi sonuçları doğurmayacağını kanıtladı. Bu nedenle pek çok analist, Washington’un artık ‘maksimum baskı’ stratejisini sürdürmek yerine, yeniden diyalog ve siyasi uzlaşı yolunu gündemine almak zorunda kaldığına inanıyor.
Genel olarak, "koşulsuz teslimiyet" sloganı ile savaşın sonunun gerçekliği arasındaki uçurum, Trump yönetiminin ilk hesaplamalarının başarısızlığının en önemli sembolüdür. ABD, İran’a çeşitli maliyetler yüklemeyi başarmış olsa da, ilan ettiği stratejik hedefleri gerçekleştiremedi. Bu nedenle pek çok medya kuruluşu ve siyasi analistin değerlendirmesine göre; savaşın sona ermesi Washington’un bir zaferini değil, aksine çatışmanın başında ortaya koyduğu büyük hedeflerden adım adım geri çekildiğini göstermektedir.
Şimdi asıl soru şudur: Beyaz Saray, bu deneyimden ders çıkararak politikalarını gözden geçirecek mi, yoksa ABD için sonuçları sadece artan maliyetler ve azalan kazanımlar olan aynı hatalı hesaplamaların peşinden gitmeye devam mı edecektir?(Mehr)
















