Direnişini tutuklarken işgalcisiyle el sıkışan bir devlet / Radwan Mortada yazdı...
Devletin meşruiyeti, sadece seçimler, uluslararası tanınma ya da silah tekeli ile kazanılan bir nitelik değildir. Modern siyaset düşüncesinde otorite, işlevinden kaynaklanır. Otorite, belirli bir işlevi yerine getirmek için vardır.
İngiliz filozof Thomas Hobbes bunu basit bir şekilde ifade etmiştir. İnsanlar güvenlik karşılığında özgürlüklerinin bir kısmından vazgeçerler. Devlet, güvenliği sağlayamadığında, otoritesinin temeli sarsılmaya başlar.
Siyasi liberalizmin kurucularından biri olan John Locke, bu düşünceyi daha da ileri götürmüştür. Otorite, vatandaşların temel haklarına karşı çıkarsa veya keyfi bir şekilde yönetirse meşruiyetini yitirir. Bu noktada direniş meşru hale gelir. Jean-Jacques Rousseau ise bu düşünceye bir boyut daha eklemişti. Meşruiyet, genel iradeyi temsil etmeye dayanır. Otorite tek bir gruba hizmet ettiğinde veya dış baskıya boyun eğdiğinde, kendisini var eden toplumsal sözleşmeyi ihlal etmiş olur.
Bu fikirler bize net bir ölçüt sunar. Sınırlarını güvence altına alamayan, vatandaşlarının öldürülmesini engelleyemeyen ve topraklarının bir kısmının işgalini kabul ederken kendi gücünü içe yönelten bir devlet, temel rolünden sapmaya başlar. Bu durumda devlet kurumları, toplumu korumak yerine krizi kontrol altına almak için kullanılır ve bunun bedelini halk öder.
Bu soru, Lübnan'ın şu anki gidişatının tam merkezinde yer alıyor.
Egemenliğin yeniden tanımlanması
Lübnan yetkilileri, 2025 yılının başından bu yana egemenliğin farklı bir şekilde tanımına yöneldiler. İsrail işgali artık birincil tehdit olarak görülmüyor. Odak noktası, direnç güçlerinin silahlarına kaydı.
2 Mart’taki kabine toplantısının ardından bu değişiklik, siyasi retorikten resmi politikaya dönüştü. Hükümet, askeri meşruiyeti devletle sınırladı ve Hizbullah’ın askeri kanadını, ortadan kaldırılması gereken gayrimeşru bir güç olarak değerlendirdi.
Hizbullah’ın silahları konusundaki tartışma yeni değil. Dikkat çeken nokta ise zamanlama. Karar, İsrail’in Lübnan topraklarını işgal etmeye, ülke içinde operasyonlar yürütmeye ve neredeyse her gün sivilleri öldürmeye devam ettiği bir dönemde alındı. Devlet, işgale karşı çıkmak yerine ülke içinde hükümranlığını sağlamayı tercih etti.
Baskınlar, tutuklamalar ve güvenlik önlemleri direnişle bağlantılı kişileri hedef alırken, güney cephesindeki savaşçılar hem İsrail saldırılarıyla hem de kendi devletlerinin baskısıyla karşı karşıya kaldı. Beyrut, silah tekelini ele geçirme yönündeki politikasını sürdürürken, İsrail güçleri, Lübnan'dan çekilme taahhüdü vermeksizin ve net garantiler olmaksızın Lübnan topraklarında serbestçe faaliyet göstermeye devam etti.
Güvenlik devleti, seçici egemenlik
Cumhurbaşkanlığı, güvenlik ve askeri dosyaların yönetimindeki rolünü genişletti ve kurumların işleyişine müdahalesini artırdı. Yargıç Ahmet Rami Hac'ın Yargıtay’a başsavcı olarak atanması, karar alma sürecinin siyasi düzlemden yargı düzlemine taşınmasını tamamladı.
Sorun, yapının kendisinden kaynaklanıyor. Yargının rolü, hukuku korumak ve siyasi yönlendirmelerden bağımsız kalmaktır. Yargı atamaları, belirli bir Lübnanlı aktöre yönelik bir güvenlik kampanyasıyla paralel ilerlerken, İsrail’in ihlallerine karşı ise etkili bir hesap sorma mekanizması bulunmadığında, kurumun rolü sorgulanır hale gelir.
Bu noktada, toplumsal sözleşme zorlanmaya başlar. Otorite, sahip olduğu araçların nasıl kullanıldığıyla tanımlanır. İşgal devam ederken öncelik toplumun bir kesimini hedef almaya dönerse, denge bozulmaya başlar. Bundan sonra mesele artık siyasi yönetim değil, meşruiyet sorunudur.
Washington süreci
Ülke içindeki değişim, dış süreçle paralel olarak ilerledi. 2026 yılının Nisan ve Haziran ayları arasında Lübnanlı yetkililer, Washington’da gerçekleştirilen beş müzakere toplantısına katıldı. Bu görüşmeler, egemenliği yeniden tesis etmenin ve işgali sona erdirmenin tek yolu olarak sunuldu.
Ancak sonuçlar farklı bir hikaye anlatıyor. Görüşmeler ne bir ateşkes ne de İsrail’in geri çekilmesini sağladı. Bu bakımdan değerlendirildiğinde, başarısız oldular.
Gerçekleşen “ateşkes” ise farklı bir kanaldan sağlandı. İran, ABD ile yürüttüğü müzakereleri Lübnan’daki savaşın durdurulmasıyla ilişkilendirdi. Operasyonların devam etmesi halinde gerginliğin tırmanacağına dair sinyal verdi. ABD Başkanı Donald Trump, bu baskı altında ateşkesin sağlanması için harekete geçti ve İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’ya ateşkesi kabul etmesi için baskı uyguladı.
Beş tur süren Lübnan müzakereleri hiçbir sonuç vermezken, sonuçlar bölgesel bir hesaplamayla ortaya çıktı ve bu da öncelikler ve strateji konusunda soru işaretleri yarattı.
Rubio, Vance ve Lübnan
Lübnan ile İsrail arasındaki anlaşma, yalnızca ikili müzakereler üzerinden anlaşılamaz. Bu anlaşma, Washington’daki değişen güç dinamiklerini de yansıtıyor; burada ABD’nin Lübnan’a yönelik politikası, sadece resmi kurumlar tarafından değil, aynı zamanda yönetim içindeki ve Cumhuriyetçi Parti’deki rekabetin yanı sıra, İsrail yanlısı lobi gruplarının, özellikle de Siyonist lobinin ve sert çizgideki Lübnanlı Hıristiyan lobinin baskısıyla da şekillenmektedir.
Birçok gözlemci, İsrail’e en yakın grubun artan etkisinin, Lübnan’da İsrail’in çıkarlarına öncelik veren bir anlaşmanın yapılmasını daha olası hale getirdiğini savunuyor. Bu değişim, siyasi, finansal ve medya dünyasından isimlerin ABD’li karar alıcılarla yakın bağlar kurduğu Lübnan’da da destek buldu. Bunların arasında, Lübnan’ın Washington Büyükelçisi Nada Hamadeh ve Merkez Bankası Başkanı Karim Souaid’in atanmasında kilit rol oynayan ve aynı zamanda cumhurbaşkanlığı içinde önemli bir etkiye sahip olan bankacı Antoun Sehnaoui de yer alıyor.
Aynı dinamik, Amerikan sağındaki sessiz rekabette de görülüyor; özellikle geleneksel İsrail yanlısı Cumhuriyetçi kurmayları temsil eden Marco Rubio ile ABD’nin Orta Doğu’daki müdahalesi konusunda daha temkinli bir tutum sergileyen JD Vance arasında.
Rubio’nun etkisi arttıkça, Lübnan’ı öncelikle Lübnan’ın egemenliği veya İsrail saldırılarının sona erdirilmesi yerine İsrail’in güvenliği perspektifinden değerlendiren bir yaklaşım da güç kazandı. Dolayısıyla bu anlaşma, bir güvenlik düzenlemesinden daha fazlası olarak yorumlanabilir. Anlaşma aynı zamanda Washington’daki güç dengesini ve Cumhuriyetçi Parti ile ABD yönetimi içindeki İsrail yanlısı kampın artan etkisini de yansıtıyor.
Konuya yakın kaynaklara göre, bu gerilimler politika farklılıklarının ötesine uzanıyor. Vance’in, Rubio’nun kendisine önceden danışmadan Körfez’e bir gezi planladığını öğrenince öfkelendiği bildirildi. Ayrıca Rubio’nun, Vance’in diplomatik başarılarını baltalayabilecek şekilde Jared Kushner ve muhtemelen Steve Witkoff ile perde arkasında işbirliği yaptığından şüpheleniyordu. Bu durum Vance’e yakın çevrelerin, Rubio, Kushner ve Senatör Lindsey Graham’ın bir sonraki başkanlık yarışı öncesinde Vance’i kenara itmeyi amaçlayan gayri resmi bir ittifak kurduklarına dair inançlarını giderek güçlendiriyor. Rubio’nun ise, Başkan Trump tarafından kullanılıp kullanılmadığını ya da başkanın kendisinin Kushner ve Rubio’dan daha fazla etkilenip etkilenmediğini tam olarak bilemediği söyleniyor.
Bölgesel faktörler
İran’ın tutumu, ateşkesin yalnızca birinci aşama olduğunu açıkça ortaya koydu. İkinci aşama ise İsrail’in Güney Lübnan’dan çekilmesini nükleer dosyasındaki ilerlemeyle ilişkilendirdi.
Şu ana kadar nihai bir anlaşmaya varılamadı. Bu durum, asıl önemli kozun hala masada olduğunu gösteriyor. Eğer çekilme daha kapsamlı bir anlaşmanın koşulu haline gelirse, İsrail üzerindeki baskı muhtemelen yeniden artacaktır. Lübnan'ın güneyinde yapılacak herhangi bir geri çekilme, Netanyahu için siyasi bir bedel getirecek ve onu geri çekilmeye zorlanan bir lider olarak kendi ülkesinde eleştirilere maruz bırakacaktır.
Buna karşılık, Cumhurbaşkanı Joseph Avn’un izlediği yol henüz somut kazanımlar getirmedi. Devlet, kendi toprakları içindeki temel altyapıyı onarmak için bile onay alamazsa, tam bir geri çekilmeyi zorlama imkanı uzak bir ihtimal haline gelir.
Gelecekte yapılacak herhangi bir anlaşma da, parlamento aracılığıyla anayasal onay gerektirecektir.
İsrail için stratejik bir kazanç
Washington’dan çıkan sonuç, önceliklerdeki bir kaymayı yansıtıyor. İşgali sona erdirmek artık öncelikli konu değil. Lübnan hükümetinin odak noktası, iç güvenliği yeniden yapılandırmaya kaymış durumda.
Tel Aviv’in tepkisi de bunu yansıtıyor. Netanyahu, sonucu İsrail için bir kazanç olarak nitelendirerek şöyle konuştu: “Bu anlaşma İsrail ve Lübnan’ı güçlendirirken, İran ve Hizbullah’ı zayıflatıyor”. Öte yandan, İsrail’deki söylem, Lübnan toprakları içinde bir “güvenlik bölgesi” kurulmasını ısrarla devam ettiriyor.
İsrail'den gelen yorumlar nasıl olursa olsun, Lübnan’da egemenliğin yeniden tesis edilmesi olarak çerçevelenen bu anlaşma, İsrail’de yeni bir güvenlik realitesinin pekiştirilmesi olarak algılanıyor.
Mesele, maddelerin içeriğinden daha derin bir boyuta uzanıyor. Anlaşma, direnişi merkeze yerleştirirken işgali kenara itiyor.
Dördüncü madde, belirsizliğe yer bırakmıyor. Bu madde, Lübnan hükümetini, devletin güç kullanımı üzerindeki tekelini yeniden tesis etmeye ve ABD liderliğinde uluslararası ortakların, özellikle de Arap devletlerinin desteğiyle “tüm devlet dışı silahlı grupların silahsızlandırılmasını” sağlamaya mecbur bırakıyor.
Anlaşma metni, İsrail’in talebini Lübnan siyasetine etkili bir şekilde entegre ederken, geri çekilme konusunda bağlayıcı bir taahhüt veya net bir zaman çizelgesi içermiyor.
Devletin yeniden tanımlanması
Muhaliflere göre bu durum, Washington anlaşmasını 17 Mayıs Anlaşması’ndan daha önemli bir konuma yerleştiriyor. Daha önceki anlaşma geçiciydi ve iç politikadaki tepkiler nedeniyle kısa sürede çöktü.
Mevcut çerçeve daha sessiz bir şekilde ilerliyor. Egemenlik, silahların kontrolü, güvenlik reformu ve uluslararası destek gibi kavramlar aracılığıyla benzer sonuçlara ulaşırken, öncelikleri yeniden düzenleyerek direnişle mücadeleyi işgalle mücadelenin önünde tutuyor.
Anlaşma sadece yeni bir güvenlik mekanizması sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda Lübnan devletinin rolünde de bir değişiklik getiriyor; İşgalin sona ermesi konusu arka planda kalırken, dikkatler Lübnan'ın içerisindeki silahlara ve iç güvenlik önlemlerine yöneliyor. Güvenlik ve yargı kurumları da buna göre yeniden şekillendiriliyor.
Bu bağlamda, Netanyahu’nun açıklamaları bu sonucun siyasi bir yorumu olarak okunabilir. Anlaşmanın İsrail’in geri çekilmesini sağlamaya yönelik çabaları engellediği iddiası ve güvenlik bölgesinin korunmasına dair atıflar, sonucu İsrail için stratejik bir kazanç olarak gösteriyor.
Bu yorum tartışılabilir. Ancak Lübnan’dan net bir karşılık gelmemesi durumunda bu yorum geçerliliğini koruyor ve anlaşmanın yol açtığı içerideki krizin derinliğine işaret ediyor.
Oysa Anayasal olarak, cumhurbaşkanı veya yürütme organı tek başına, başta parlamento olmak üzere anayasal mekanizmalardan onay almadan devlet egemenliğini etkileyecek anlaşmalar yapma yetkisine sahip değil.
Meşruiyetin anlamı
Siyasi teori bu noktada realiteyle kesişir. Hobbes, Locke ve Rousseau meşruiyete farklı açılardan yaklaştılar, ancak hepsi tek bir ilke üzerinde birleştiler: Bir devlet, amacından saptığında meşruiyetini yitirir.
Bu amaç, işgali sona erdirmek ve toplumu korumaktır.
İşgal normalleştiğinde, sivillerin ölümü rutin hale geldiğinde ve devletin gücü ülke içine çevrildiğinde, bir meşruiyet krizi doğar.
Bu da tartışmayı başlangıç noktasına geri getirir. Lübnan yönetimi varlığını meşrulaştıran işlevi hala yerine mi getiriyor, yoksa işgal altında kendi yönetimini sürdürmek için uyum mu sağladı?
Uluslararası toplumun bir kısmının İsrail’i izole etme yönünde adımlar attığı bir dönemde, Lübnan tam tersi yönde ilerliyor gibi görünüyor.
Tüm bunlar bir araya geldiğinde, Lübnan’ın egemenliğine yönelik ihlaller ve sivillerin öldürülmesi devam etse bile, bu durum işgalin sürmesi için siyasi bir örtü oluşturuyor.(Radwan Mortada/The Cradle)

















