İran stratejik kazanımlarını neden maddi çıkarlarla takas etmeye yanaşmıyor?
"Sonuç olarak net bir biçimde görülüyor ki İran, ekonomi ile güç arasında mutlak bir karşıtlık varmış gibi bir seçim yapmıyor."
İran’ın müzakere stratejisi, ekonomik ihtiyaçlardan ziyade askeri ve siyasi caydırıcılık gücünü koruma önceliğine dayanıyor. El-Ahbar gazetesi yazarı Ali Haydar'ın değerlendirmesine göre Tahran yönetimi; yaptırımların hafifletilmesi ya da finansal kaynaklara erişim uğruna füze programı, Hürmüz Boğazı'ndaki etkinliği ve bölgesel müttefikleri gibi stratejik güç unsurlarından taviz vermeyi reddediyor. Son askeri gelişmeler, İran’a ekonomik kayıpların telafi edilebileceğini ancak caydırıcı araçların elden çıkmasının devleti tamamen savunmasız bırakacağını gösterdi.
Amerika ve İsrail’in İslam Cumhuriyeti’ne yönelik saldırılarının ardından yürütülen müzakerelerde İran’ın sergilediği tutumu yalnızca ekonomik hesaplar üzerinden okumak mümkün değildir.
Şüphesiz, ekonomik baskıların ve yaptırımların yarattığı etkiler hafife alınamaz; hem içeride hem dışarıda ağır yükler omuzlayan bir devlet için dondurulmuş varlıklara ve finansal gelirlere duyulan ihtiyaç da azımsanamaz.
Ancak Batılı ve İsrailli analizlerin birçoğundaki temel hata, bu ihtiyacın İran’ı günün birinde stratejik güç unsurlarını maddi kazanımlarla takas etmeye zorlayacağını varsaymalarıdır.
Oysa deneyimlerin ortaya koyduğu tablo bunun tam aksine işaret ediyor: İran parayı istiyor ancak bunu caydırıcılık, varoluş ve manevra kabiliyetini zayıflatacak bir bedel karşılığında almayı reddediyor.
Dolayısıyla İran’ın denklemi ekonomiyi göz ardı etmiyor; aksine onu, paranın devletin direnme gücünü artıran, kurumlarını finanse eden, iç baskıyı hafifleten ve siyasi hareket alanını genişleten bir kaynak olarak konumlandırıldığı daha geniş bir güç kavramı içine yerleştiriyor.
Askeri ve siyasi anlamıyla güç ise devleti ve rejimi ayakta tutan, şantajları boşa çıkaran, kaynakları koruyan ve hasımlara uygulanabilecek baskının sınırlarını kabullendiren asıl unsurdur.
Buradan hareketle İran, doğrudan ya da dolaylı olarak, müzakerelerin ekonomik kazanımlar karşılığında caydırıcılık sütunlarından feragat edeceği büyük bir pazarlığa dönüşmesine karşı çıktı.
Füze programının tartışmaya açılmasına izin vermediği gibi Hizbullah’ı da sırtından atılması gereken bir yük olarak görmedi; bölgesel nüfuzunu ise sadece kurtulunması gereken bir mali külfet olarak değerlendirmedi.
Keza, küresel enerji damarlarından birinde kendisini yalnızca bir gözlemci konumuna indirgeyecek olan Hürmüz Boğazı’ndaki eski statüye dönmeyi de kabul etmedi.
Belki de bu son örnek, İran’ın vizyonunu en net biçimde ortaya koyuyor: Tahran boğazı tamamen kapatmak istemiyor, zira sürekli bir tıkanıklık başkalarına olduğu kadar kendisine de zarar verir; fakat aynı zamanda buranın sadece başkalarının belirlediği kurallarla açık kalmasına da rıza göstermiyor.
Bir başka deyişle mesele, yalnızca geçiş ücretleri ya da mali gelirler değil; egemenlik, nüfuz ve oyunun kurallarını belirleme gücüdür.
İran, müzakerelerin ekonomik kazanımlar uğruna caydırıcılık temellerinden vazgeçeceği bir anlaşmaya dönüşmesini reddetti.
Aynı durum Hizbullah için de geçerlidir. İran bu hareketi bir pazarlık kozu değil, kendi rejim değerlerinin somut bir tezahürü olarak görüyor; onu koruyup desteklemeyi ise kendisine bölgesel derinlik kazandıran geniş caydırıcılık sisteminin temel gerekliliklerinden biri sayıyor.
Bu nedenle nükleer ya da mali herhangi bir uzlaşı ile bölgesel sahalar arasında tam bir ayrımı kabul etmesini beklemek güçtür; zira bu sahalar nihayetinde Tahran’ın stratejisinde birer teferruat değil, güç tanımının asli parçalarıdır. Son savaş da bu eğilimi kırmak bir yana, onu daha da pekiştirdi.
Tahran’ın bu süreçten çıkardığı asıl ders muhtemelen şudur: Ekonomik ve askeri kayıplara katlanmak, caydırıcılığı yitirmekten daha az tehlikelidir; devlet manevra kabiliyetini koruduğu sürece ekonomi zamanla yeniden toparlanabilir.
Güç araçlarının elden çıkması ise devleti şantaja, tehditlere ve mükerrer saldırılara karşı tamamen savunmasız bırakır. İşte bu yüzden İran, ödediği bedelin bölgedeki konumunu sarsacak stratejik bir tavize dönüşmemesi şartıyla, ağır maliyetleri göğüslemeye hazır görünüyor.
Güç, parayı koruyan temel şart olduğuna ve bunun tersi geçerli olmadığına göre İran, her türlü ekonomik teklife kendi caydırıcı konumuna etkisi açısından yaklaşacaktır.
Gerilimi düşürmeyi ancak kendisine kapasitesini onarmak için zaman ve alan kazandırdığı ölçüde kabul edecek, buna karşılık bu sürecin elindeki kozları sıyırıp alan bir mekanizmaya dönüşmesi halinde kalıcı olmasını reddedecektir.
Bu nedenle Tahran, yaptırımlar ve nükleer dosyada müzakereleri sürdürse de masanın füze sistemini, bölgesel müttefiklerini ve Hürmüz Boğazı’nı kapsayacak şekilde genişletilmesine direnecektir.
Bunun doğal bir sonucu olarak ABD nihayetinde hedeflerini daraltmak ya da yeniden sıralamak zorunda kalacak; İran’ın davranışlarında bir çırpıda kökten bir değişim talep etmek yerine, gerilimi önlemeye veya nükleer dosyayı kontrol altında tutmaya odaklanacaktır.
Körfez ve bölge ölçeğinde ise bu denklem, İran’ın kendi rolü ve gücüne dair anlayışı hesaba katılmadığı müddetçe her türlü yumuşamanın eksik kalacağı anlamına gelir.
İstikrar, enerji güvenliği ve ticaretin korunmasını arzulayan Körfez ülkelerinin bu gerçeği idrak etmesi; İsrail’in ise bunu kendisi için süregelen bir tehdit olarak okuması gerekir.
Sonuç olarak net bir biçimde görülüyor ki İran, ekonomi ile güç arasında mutlak bir karşıtlık varmış gibi bir seçim yapmıyor.
Bilakis, parayı ancak gücü koruyan ve caydırıcılık mekanizmasının çözülmesini engelleyen bir denklem içinde istiyor.
Çünkü İran’ın bakış açısına göre rejimi, devleti, kaynakları ve bölgesel konumu ayakta tutan yegane unsur güçtür; para ise ne kadar hayati görünürse görünsün, stratejik varlıkları tahkim etmenin bir aracıdır, asla onların yerini alamaz.(Çeviri: YDH)

















