Körfez’deki ABD üsleri: Tahran’ın hedefi, Washington’un ikilemi
Washington, Körfez'deki en güçlü varlıklarını yük haline getiren bir savaşın ardından bölgedeki mevcudiyetini tekrar gözden geçiriyor.
Ateşkesin ardından dikkatler hızla savaşın ortaya çıkardığı somut gerçeklere yöneldi. Pentagon’da bu durum, ABD kuvvetlerinin Basra Körfezi’ndeki konuşlanma modelinin ve bu mevcudiyetin temelini oluşturan stratejinin hala geçerli olup olmadığının yeniden değerlendirilmesi anlamına geliyordu.
Savaş, bu sorunun cevabını zaten kısmen vermişti. İran füzeleri ve insansız hava araçları, Bahreyn Deniz Kuvvetleri Destek Üssü’ndeki komuta tesislerini, iletişim merkezlerini ve diğer binaları vurdu. Bu saldırılar, kamuoyuna açıklananın çok ötesinde hasara yol açtı ve personelin tahliyesiyle beraber bazı geçici çözümlerin uygulanmasına sebep oldu.
Uzun süredir güvenli kabul edilen üsler, İran'ın saldırı menzilindeydi ve her ne kadar kayıpların tamamı açıklanmamış olsa da, oluşan hasarın ardından güvenlik marjı ilan edilenden daha zayıf görünüyordu.
Wall Street Journal’da yer alan bir haber özellikle dikkat çekti. Haber, savaşın sağlam olarak görülen üslerin bile ne kadar savunmasız hale geldiğini açıkça ortaya koymasının ardından, Pentagon’un Körfez’deki mevcudiyetini yeniden değerlendirdiğine işaret ediyordu.
Dayanıklılık ve görünürlük esas alınarak tasarlanmış tesisler, menzil ve isabet hassasiyeti için tasarlanmış silahların hedefi haline geldi. Caydırıcılık ile savunmasızlık arasındaki denge bozulmaya başladı.
Pentagon’da tartışma, nasıl bir düzenleme yapılacağı konusuna yöneldi. Tartışılan seçenekler, belirli üslerdeki varlığın azaltılmasından, birliklerin ve kaynakların daha geniş bir coğrafyaya yeniden dağıtılmasına kadar uzanıyor. Ayrıca, halen kullanımda olan üslerdeki savunma tesislerinin tahkim edilmesinin yanı sıra, operasyonların bir kısmının savunması daha iyi olan yerlere kaydırılması da değerlendiriliyor.
Bu durum, uzun süredir devam eden bir modeli, mesafe ve savunma tesislerinin eskisi kadar koruma sağlamadığı bir tehdit ortamıyla uyumlu hale getirme çabasını yansıtıyor.
Zorlanan bir model
Körfez’deki ABD askeri varlığı on yıllardır basit bir varsayıma dayanıyordu. Büyük ve sabit üslerin amacı caydırıcılığı garanti altına almak, hızlı müdahaleyi olanaklı kılmak ve kilit ticaret ve enerji rotalarını güvence altına almaktı. Bu varsayım şimdi daha önce hiç karşılaşmadığı bir sınamayla karşı karşıya.
Yaşanan son savaş, bu üslerin giderek artan bir isabetle tespit edilebileceğini, izlenebileceğini ve hedef alınabileceğini gösterdi. Bu anlamda, bir zamanlar avantaj olarak görülen büyüklükleri ve kalıcılıkları, onları aynı zamanda öngörülebilir hale getiriyor. Tek bir saldırı, özellikle komuta yapılarını veya lojistik merkezleri hedef alındığında, çok büyük operasyonel ve siyasi etkilere yol açabiliyor.
Dağınık bir kuvvet şokları absorbe edebilirken, bir noktada yoğunlaşmış bir kuvvet ise saldırı anında işlevini yitirme riskiyle karşı karşıya kalır. Tesis ne kadar görünürse, hedef profili de o kadar netleşir.
Bu nedenle askeri planlamacılar, dağınıklığa doğru bir geçişi değerlendiriyorlar. Kaynakları sınırlı sayıda büyük yerleşkede toplanmak yerine, güçler daha fazla bölgeye yayılacak. Buradaki mantık, saldırının etkisini azaltmak ve düşmanın hedef belirlemesini daha zor hale getirmek. Bu aynı zamanda işlevselliği artırarak, bir birim zarar görse bile operasyonların devam etmesini sağlar.
Aynı zamanda, savunmaya odaklanan paralel bir süreç de var. Bu, güçlendirilmiş sığınakların sayısının artırılması, yeraltı tesislerinin inşa edilmesi, hava ve füze savunma sistemlerinin geliştirilmesini içeriyor. Bu adımlar, yapısı değişse bile bir miktar sabit varlığın devam edeceğini gösteriyor. Ayrıca, bölgede kalmanın maliyetini de yansıtıyor.
Bazı birliklerin işgal altındaki Filistin toprakları da dahil olmak üzere batıya, özellikle Negev’in de değerlendirilen yerler arasında olduğu bölgelere taşınması da tartışılıyor. Bu tür hamleler, ABD’nin Körfez’deki ortaklıklarının sona erdiği anlamına gelmez. Ancak bu hamleler, söz konusu ortaklıkların askeri düzeyde nasıl desteklendiğini değiştirecek ve operasyonel yükün bir kısmını başka yerlere kaydıracaktır.
Önemli olan, bu tartışmanın başlamış olması. Bu durum, mevcut modelin terk edilmese bile aynen sürdürülemeyeceğinin kabul edildiğine işaret ediyor.
Güvenlik ama kimin için?
ABD mevcudiyetinin belirtilen amacı, uzun süredir Körfez devletlerine bir güvenlik şemsiyesi sağlamak oldu. Mevcut gözden geçirme süreci ise farklı bir önceliği gündeme getiriyor. Bu öncelik, müttefiklerden çok, ABD güçlerini korumaya yönelik.
Savaş sırasında, ABD üslerinin varlığı, çatışmanın bölgeye sıçramasını engelleyemedi. Körfez ülkelerini de çatışma alanının bir parçası olmaktan koruyamadı. Bazı durumlarda, bu üsler riski kendilerine çeken bir faktör haline geldi ve ev sahibi ülkeleri misilleme menziline soktu.
Bunun doğurduğu sonuç göz ardı edilemez, çünkü çatışmayı önlemek için kurulan bu tesisler, aynı zamanda çatışmayı kendine çeken birer mıknatıs görevi de görebilir.
Bu durum bir ikilem yaratıyor. Washington için mesele, geri adım atmadan riski nasıl azaltacağı. Körfez başkentleri için ise, güvenlik garantisinin, çatışmaya karışma ihtimalinin yüksek olduğu durumlarda hala aynı işlevi görüp görmediği sorusu.
Washington’un bakış açısına göre, cevap uyum sağlamakta yatıyor olabilir. Körfez’in bakış açısına göre ise hesaplar o kadar net değil, özellikle de alternatif bölgesel düzenlemeler gündeme gelmeye başladıkça...
Bu, ABD'nin koruma şemsiyesinin ortadan kalktığı anlamına gelmez, ancak bu şemsiyenin artık kesin bir garanti sunmadığı anlamına gelir.
Doktrinin sarsılması
Devam eden değerlendirme, bölgedeki ABD askeri doktrininin temel bir varsayımına dokunuyor.
Tek bir merkezde ve kalıcı bir konuşlandırmanın hareket özgürlüğünü garanti ettiği düşüncesi, yıllardır ABD'nin politikasını şekillendirdi. Bu düşünce, askeri varlığı, özellikle Hürmüz Boğazı çevresindeki önemli koridorların kontrolüyle ilişkilendiriyordu. Savaş, aradaki bu bağın bozulmasına neden oldu.
Büyük asker ve mühimmat yığınları artık savunulması yüksek maliyet gerektiren sabit hedefler haline geliyor. Operasyonlara ayrılması gereken kaynaklar savunmaya yönlendiriliyor ve bu da müdahale hızını yavaşlatıp seçenekleri kısıtlıyor.
Pratik açıdan bakıldığında, mevcut durum bir yük haline geldi. Bu durum kapasiteyi tüketip, tehdit altında ayakta kalabilmek için sürekli takviye ihtiyacı oluşturuyor.
Bu durum özellikle Hürmüz Boğazı çevresinde belirgin. Deniz yolunun kontrolü, yakındaki üslerin hızlı müdahaleye imkan vereceği varsayımına dayanıyordu. Savaş, bu üslerin herhangi bir tırmanışın ilk aşamasından itibaren tehlikeye girebileceğini ortaya koydu. Dolayısıyla harekete geçme kabiliyeti, ilk çatışmadan sağ çıkma olasılığına bağlı.
Bu değişim, caydırıcılığın kendisi için de önemli sonuçlar doğurur. Bir askeri birlik, gücünü ortaya koymadan önce kendi konumunu güvence altına almak zorunda kalırsa, caydırıcı duruşu hem pratikte hem de algıda değişir.
Bu değişim küçük ama önemlidir, çünkü odak noktası üslerin nasıl kullanılacağından, nasıl korunacağına kaymaktadır.
İran’ın yol açtığı değişim
Bu yeniden değerlendirmenin temel nedeni, İran’ın geliştirdiği ve sergilediği güç.
Tahran, yıllar boyunca sadece caydırıcılıkla kalmayıp, ABD’nin Körfez'de sahip olduğu üstünlüğü dengelemeyi amaçlayan füze ve insansız hava aracı kapasitesi geliştirdi. Son savaş, bu sistemi teoriden uygulama aşamasına taşıyarak devreye soktu.
Bunun etkisi, tekil saldırıların veya belirli sonuçların ötesine geçti. Her iki durumda da, bu yeteneklerin yarattığı sürekli baskı hissedildi. Üsler, altyapı ve operasyon hatları menzil içinde tutuldu ve bu da kalıcı bir varlığı sürdürmenin maliyetini artırdı, güvenli hareket alanları varsayımını zorlaştırdı.
Bu baskı zamanla etkisini gösteriyor. Davranışları şekillendiriyor, savunma kaynaklarının tahsisini zorunlu kılıyor ve operasyonel alanı daraltıyor.
Bu anlamda İran’ın başarısı sadece verdiği hasarla değil, Amerikan düşünce yapısında zorladığı değişiklikle de ölçülebilir. Sabit tesislerin nispeten güvenli olduğunu varsayan doktrin, artık sürekli bir savunmasızlığı da hesaba katmak zorunda.
Bunun siyasi bir boyutu da var. Yıllardır, bölgedeki ABD askeri varlığının azaltılması İran’ın amaçları arasında gösteriliyordu. Bugün ise bu konu, dış taleplerden ziyade operasyonel kaygılar nedeniyle Pentagon’un içerisindeki tartışmalara konu oluyor.
Dolayısıyla İran, ABD’yi sadece kuvvetlerinin konuşlandırıldığı yerlerde değil, Körfez ve Hürmüz Boğazı’ndaki askeri varlığını da yeniden gözden geçirmeye iten yeni bir stratejik gerçekliği dayatmayı başarmış görünüyor. Belki de bu değişimlerin en çarpıcı yanı, İran’ın dolaylı da olsa, Körfez’deki ABD askeri varlığı meselesini kendi talebi düzeyinden ABD’nin iç tartışmalarına taşımayı başarmış olması. Tahran’ın yıllardır stratejik bir hedef olarak ortaya koyduğu ABD askeri varlığının azaltılması konusu, savaşın güvenlik ve askeri maliyeti nedeniyle artık Pentagon’un kendi bünyesinde tartışılıyor.
Dış baskıdan iç değerlendirmeye doğru bu geçiş, konunun nasıl ele alındığına dair bir değişikliği işaret ediyor. Bu durum, meseleyi retorikten politikaya taşıyor.
Körfez ile sınırlı kalmayacak
ABD, bölgesel konuşlandırmasının temel bir ayağını yeniden gözden geçirmek zorunda kaldığından, bunun etkileri Körfez’in ötesine uzanıyor ve diğer bölgelere de bir sinyal gönderiyor. Rakipler, sadece anlık sonuçları değil, başka yerlerde de geçerli olabilecek dersleri yakından takip ediyor.
ABD'nin Asya Pasifik’te, Japonya ve Güney Kore’deki konuşlandırmaları, Körfez’dekilerle benzer bir modele dayanıyor. Bu konuşlandırmalar, caydırıcılık ve hızlı müdahaleyi sağlamak amacıyla kurulan sabit üsler etrafında şekillendi. Tayvan ile bağlantılı olan ve bölge genelindeki yapılarda da benzer modeller mevcut.
Bu konuşlandırmalar farklı koşullar altında işliyor olsa da yapısal benzerlikler taşıyor. Yoğunlaşma, görünürlük ve altyapıya bağımlılık, benzer bir teknolojiye maruz kalındığında kıyaslanabilir baskı unsurları yaratıyor.
Körfez’de füzelere ve insansız hava araçlarına karşı savunmasızlık, stratejileri yeniden şekillendirirken, bu bölgelerde de benzer soruların gündeme gelmesi muhtemel.
Küresel konuşlandırmanın daha geniş kapsamlı bir şekilde yeniden değerlendirilmesi ihtimali göz ardı edilemez. Bölgesel bir ayarlama olarak başlayan süreç, özellikle rakipler sabit mevzileri hedef alacak şekilde yeteneklerini geliştirdikçe, ABD’nin askeri varlığını nasıl yapılandırdığına dair daha geniş çaplı bir yeniden düşünme sürecine dönüşebilir.
Çekilme değil dönüm noktası
ABD’nin Körfez’den çekildiğinden söz etmek için henüz erken. Böyle bir karar açıklanmadı ve incelemede de böyle bir ima yok.
Ama şunu söyleyebiliriz ki, bölgedeki varlığın koşulları değişiyor. Savaş, göz ardı edilemeyecek sınırları ortaya çıkardı. Yıllardır geçerli olan varsayımların, teoride değil, operasyonel baskı altında yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kıldı.
Asıl derin etki burada yatıyor. Merkeziyetçilik ve kalıcılık üzerine kurulu bir model, artık dağılım ve belirsizliğe uyum sağlamak zorunda. Bir zamanlar mutlak kontrol ile özdeşleşen bir duruş, artık açığa çıkma riskini barındırıyor ve bu riskin sürekli olarak yönetilmesi gerekiyor.
Bu, bölgedeki ABD'nin rolünü sona erdirmez. Bu rolün sürdürülme şeklini ve bunu sürdürmek için gereken kaynakları değiştirir.
Asıl soru, ABD'nin Körfez'de nasıl kalacağı ve bunun hem askeri hem de siyasi açıdan neye mal olacağı.
Bu soru, Pentagon'un planlama döngüsüne girdi. Washington'un bu soruya vereceği yanıt, önümüzdeki yıllarda bölgeyi ve ABD'nin askeri varlığının kapsamını şekillendirecek.
Savaş bu konuyu yeniden gündeme getirdi ve yakın zamanda kapanması pek olası görünmüyor.(Abbas Al-Zein/The Cradle)
Not: Makalede yer alan ifadeler yazara aittir, Hürseda Haber'in görüşlerini yansıtmayabilir.

















