Sayın Galibaf ve Sayın Irakçi’ye kardeşçe bir çağrı
ABD’ye, İsrail’e veya Ramazan Savaşı sırasında İran’a karşı yer alan Arap ülkelerine bağlı gemilerin geçişinin engellenmesine ilişkin bir hüküm anlaşmada yer almakta mıdır?
Keyhan Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hüseyin Şeriatmedari kaleme aldığı yazısında müzakere heyetinin ve özellikle Sayın Muhammed Bakır Galibaf ile Sayın Abbas Irakçi’nin gözden kaçırmaması gereken önemli ve kader belirleyici noktalar bulunduğunu vurguladı.
Sayın Dışişleri Bakanı Abbas Irakçi, İran Devlet Televizyonu Kanal 1’de yayınlanan özel programda, ABD ile bir anlaşmaya varılmasının yakın olduğunu açıkladı. Anlaşmanın bazı maddelerini anlatırken Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasına değinen Irakçi, İran tarafından uygulanacak bazı yeni düzenlemelere de işaret ederek şöyle konuştu:
“Bizim için önemli olan, Hürmüz Boğazı’nın yönetim sisteminin kimin kontrolünde olduğunun netleşmesidir. Ayrıca artık verilen hizmetlerin ücretsiz olmaması da önemlidir. İnşallah göreceksiniz ki anlaşmada, Hürmüz Boğazı’ndaki hizmetlerin ücretli olduğu ve gelecekteki yönetim modelinin geçmişten farklı olacağı güvence altına alınmıştır. İran bunu uygulayacaktır.”
Irakçi ayrıca şunları söyledi:
“Bu anlaşmada yer alan ilk konu, Amerika’nın deniz ablukasının tamamen kaldırılmasıdır.”
Bu konuda, müzakere heyetinin ve özellikle Sayın Muhammed Bakır Galibaf ile Sayın Abbas Irakçi’nin gözden kaçırmaması gereken önemli ve kader belirleyici noktalar bulunmaktadır.
Hürmüz Boğazı İran’ın egemenlik alanıdır
Hürmüz Boğazı, İran’ın karasularının bir parçasıdır. Uluslararası hukukta karasuları; kıyı devletinin tam egemenliği altında bulunan, iç sulardan sonra başlayan deniz alanı olarak tanımlanmaktadır.
Bu alanın üzerindeki hava sahası, deniz yatağı ve yer altı kaynakları da kıyı devletinin mutlak egemenliği altındadır. Komşu ülkeler, kıyı devletinin izni olmaksızın bu bölgede herhangi bir tasarrufta bulunamaz.
Bu nedenle Hürmüz Boğazı üzerindeki egemenlik, İran İslam Cumhuriyeti’nin uluslararası hukuk tarafından tanınan açık ve tartışmasız hakkıdır.
1958 Cenevre Sözleşmesi’nin 14–23. maddeleri ile 1982 Jamaika Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 17–37. maddeleri, kıyı devletlerine kendi egemenlik alanlarındaki boğazlarda gemi geçişlerini denetleme ve ulusal çıkarlarına aykırı hareket eden gemilerin geçişini engelleme yetkisi vermektedir.
Bu noktada şu soru ortaya çıkmaktadır:
ABD’ye, İsrail’e veya Ramazan Savaşı sırasında İran’a karşı yer alan Arap ülkelerine bağlı gemilerin geçişinin engellenmesine ilişkin bir hüküm anlaşmada yer almakta mıdır?
Sayın Irakçi’nin açıklamalarında bu kritik konuya dair herhangi bir işaret görülmemektedir.
İran neden en önemli kozundan vazgeçsin?
Sayın Galibaf ve Sayın Irakçi’ye şu soru yöneltilmektedir:
Ramazan Savaşı sırasında Hürmüz Boğazı’nın kapatılması İran’ın en önemli stratejik kozlarından biri değil miydi?
Boğazın kapanması, düşmanın ticari ve ekonomik nefes borusunu keserek ciddi baskı oluşturmadı mı?
Öyleyse bu kritik koz hangi mantıklı gerekçeyle bırakılacaktır?
Yetkililer:
“Geçen gemilerden hizmet ücreti alınacak”
demektedirler.
Peki sadece bu mu?
ABD ve müttefiklerinin İran’ın liderini, nükleer bilim insanlarını, üst düzey askerî komutanlarını ve çok sayıda sivili öldürdüğü, yüz milyarlarca dolarlık zarar verdiği iddia edilirken, şimdi yalnızca gemilerden ücret alınması karşılığında onların ekonomik can damarının yeniden açılması nasıl açıklanacaktır?
Hürmüz Boğazı deniz ablukasının karşılığı mı?
Irakçi’nin şu sözleri dikkat çekmektedir:
“Anlaşmadaki ilk madde, Amerika’nın deniz ablukasının tamamen kaldırılmasıdır.”
Bu ifadeden, Hürmüz Boğazı’nın açılmasının ABD’nin uyguladığı deniz ablukasına karşılık verildiği izlenimi doğmaktadır.
Oysa ABD’nin İran’a yönelik deniz ablukası hukuka aykırı bir uygulama ve hatta savaş suçu olarak değerlendirilmektedir.
Dolayısıyla İran’ın Hürmüz üzerindeki meşru egemenlik hakkı ile ABD’nin yasa dışı baskı politikalarının aynı kefeye konulamayacağı savunulmaktadır.
Yazıya göre, ABD’nin deniz ablukasına verilecek cevap Hürmüz’ün açılması değil, Babülmendep Boğazı’nın kapatılması olmalıdır.
Tazminat konusu ne olacak?
Yazıda, Devrim Lideri’nin daha önce dile getirdiği tazminat talebine dikkat çekilmektedir.
Lider, 11 Mart 2025 tarihli mesajında şöyle demişti:
“Düşmandan tazminat alacağız. Eğer ödemezse, uygun gördüğümüz ölçüde mallarından alacağız; bu da mümkün olmazsa aynı ölçüde mallarını yok edeceğiz.”
Bu durumda şu soru gündeme getirilmektedir:
ABD ve müttefiklerinden savaş tazminatı nasıl alınacaktır?
Yazar, Hürmüz Boğazı’nın bu konuda en önemli baskı araçlarından biri olduğunu savunmaktadır.
1958 Cenevre Sözleşmesi’nin 14. maddesinin 4. fıkrasına göre, bir geminin geçişi ancak kıyı devletinin güvenliğine, düzenine ve huzuruna zarar vermediği sürece “zararsız geçiş” sayılmaktadır.
Bu nedenle İran’ın, ABD’ye veya savaşta yer alan ortaklarına ait gemilerin geçişini engelleme hakkına sahip olduğu ileri sürülmektedir.
Hatta ABD tazminat ödemeyi reddederse, petrol ve ticaret yüklerine el konulmasının da hukuken mümkün olduğu savunulmaktadır.
ABD’nin taahhütlerine hangi garantiyle güvenilecek?
Yazıda son olarak şu soru sorulmaktadır:
ABD’nin anlaşmaya uyacağını garanti altına almak için hangi mekanizma öngörülmüştür?
ABD bugüne kadar hangi uluslararası anlaşmaya eksiksiz bağlı kalmıştır ki yeni bir anlaşmaya bağlı kalacağı varsayılsın?
Bazı yetkililer, nihai anlaşmanın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararıyla destekleneceğini ifade etmektedir.
Ancak yazıda şu hatırlatma yapılmaktadır:
2231 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararı da Nükleer Anlaşma’nın (JCPOA) garantisi değil miydi?
Buna rağmen ABD anlaşmadan çekilmiş ve ne BM ne de diğer taraflar buna karşı etkili bir adım atmıştır.
Bu bağlamda, İran’ın eski liderinin şu sözü hatırlatılmaktadır:
“Avrupalılar da görevlerini yerine getirmedi. ABD çekildikten sonra onlar da fiilen anlaşmadan çıkmış oldular.”
Sonuç: Sorular cevapsız bırakılmamalı
Yazının sonunda, müzakere heyetinin halkın güvenine sahip olduğu vurgulanmakla birlikte, yukarıda sıralanan soru işaretlerinin cevapsız bırakılmaması gerektiği belirtilmektedir.
Özellikle Sayın Galibaf, Sayın Irakçi ve Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi yetkililerinin, kamuoyunda oluşan bu sorulara açıklık getirmesinin hayati önem taşıdığı ifade edilmektedir.
İmam Humeyni’nin ifadesiyle:
“Halk, yöneticilere emanet edilmiş bir sorumluluktur.”
Bu nedenle, böylesine kritik bir süreçte kamuoyunun bilgilendirilmesi ve şeffaflığın sağlanması gerektiği vurgulanmaktadır.(Hüseyin Şeriatmedari/Keyhan)

















