Batı Şeria’da sinsice ilerleyen ilhak süreci haritalardan kanunlara taşınıyor
C Bölgesi’ndeki tapu kayıt kampanyası, yetkiyi askeri yönetimden İsrail’in sivil sistemine devrederek ilhak sürecini yasal düzenlemeler, planlama ve yerleşim yerlerinin genişletilmesi yoluyla ilerletiyor.
İsrail’in işgal altında tuttuğu Batı Şeria’daki tapu kayıt çalışması, resmi bir açıklama olmaksızın uygulamaya konuldu. Bu süreç, rutin idari düzenlemelerle bakanlıklar arasında yürütüldü ve neredeyse hiç dikkat çekmedi.
İsrail hükümeti, Şubat ayı ortalarında işgal altındaki Batı Şeria’nın C Bölgesi’nde kapsamlı bir tapu tescil projesi için 244 milyon şekellik bir bütçeyi onayladı. İdari bir düzenleme olarak sunulan bu proje, mülkiyet hakları üzerindeki yetkiyi Sivil İdare’den Adalet Bakanlığı’na bağlı İsrail Tapu Dairesi’ne devrediyor.
Bu devir, Batı Şeria’nın büyük bir bölümünü İsrail’in hukuk sistemine dahil ederek, ilhak sürecini resmen ilan ederek değil, idari prosedürler yoluyla ilerletiyor. Değişiklik kağıt üzerinde teknik bir değişiklik gibi görünse de, açık siyasi sonuçlar doğuruyor.
İsrailli yerleşim karşıtı grup Peace Now’a göre, C Bölgesi’nin yüzde 58’inden fazlası, yani yaklaşık 1.9 milyon dönüm arazi hala tescil edilmemiş durumda. Bu çözülmemiş hukuki sorun, İsrail’in son girişiminin merkezinde yer alıyor.
Sorunun kökleri on yıllar öncesine uzanıyor. 1949 ile 1967 yılları arasında Ürdün idaresi altında, eski İngiliz Mandası uygulamaları doğrultusunda arazinin yalnızca bir kısmı resmi olarak tescil edilmişti. 1967’den sonra İsrail askeri düzenlemeleriyle yerleşim süreçleri donduruldu ve geniş alanlar geleneksel mülkiyet ve miras belgeleriyle yönetilmeye devam etti.
Bu miras günümüze kadar uzanıyor. Halen çözülmemiş olan bu durum, şimdi yeni bir hukuki çerçeveye alınıyor.
Kontrol aracı olarak arazi tescili
Plan, on yılın sonuna kadar bu arazilerin yaklaşık yüzde 15’ini, yani kabaca 290 bin dönümlük bir alanı tescil etmeyi hedefliyor.
Filistinli arazi sahipleri için hak talepleri, genellikle nesiller öncesine uzanan detaylı belgeler ve kesin haritalar gerektiriyor. Çoğu durumda bu kayıtlar eksik ya da artık mevcut değil.
Kanıtların yetersiz olduğu durumlarda, arazi devlet mülkiyeti olarak sınıflandırılabilir oluyor. Bu şekilde tescil edildiğinde, söz konusu arazi konut inşaatı veya tarımsal amaçlı yeniden tahsis edilebilirken, eski sahipleri bu arazilere erişim hakkını yitiriyor.
Yasal zeminde değişiklikler
Son dönemde alınan kabine kararları, yıllardır arazileri düzenleyen yasal çerçeveyi yeniden şekillendirdi.
Bir zamanlar Filistinlilere mülk satışını kısıtlayan 1967 öncesi Ürdün kısıtlamaları geçersiz kılınıyor ve İsrailli yerleşimci grupların ve şirketlerin Filistin bölgelerinde arazi edinmesinin önü açılıyor.
Aynı zamanda, alım satım işlemleri için önceden onay alınması şartı da kaldırıldı. Bu prosedürler eskiden yetkililerin hak taleplerini inceleyip usulsüzlükleri tespit etmesine olanak tanıyordu. Bu şartın kaldırılması, tapu devirlerini hızlandırıyor ve denetimi azaltıyor.
Tapu kayıtları da kamuoyunun incelemesine açık hale getirildi. Yerleşimci gruplar için bu durum, mülk sahiplerinin yerinde olmadığı alanları tespit edip, ihtilaflı talepleri takip etmeleri için bir fırsat sunuyor.
Bu uygulamalar C Bölgesi ile sınırlı değil. Oslo Anlaşması çerçevesinde Filistin Yönetimi’nin (PA) idari yetkileri bulunduğu A ve B Bölgelerine de uzanıyor. İsrail kurumları artık çevre standartları, kültürel mirasın korunması ve su yönetimi gerekçesiyle bu bölgelere doğrudan müdahale edebilecek durumdalar.
El Halil'de (Hebron), belirli bölgelerin planlama yetkisi belediye yönetiminden İsrail askeri yönetimine devredildi. Beytüllahim’de ise artık Rahel’in Türbesi çevresindeki alanı özel bir kurum denetliyor ve kaynakları yakındaki dini kuruluşlara aktarıyor.
Tepelerdeki genişleme
Yasal değişiklikler, hızlanan yerleşim faaliyetleriyle paralel olarak ilerledi.
Bu yeni plan, onlarca stratejik tepeye yerleşim noktalarının kurulmasını öngörüyor. Her bir yerleşim noktası, karavanlar ve gerekli altyapı sağlanarak kalıcı bir yerleşim yeri oluşturmak üzere tasarlanıyor.
Yeni yerleşim noktalarını eski yerleşim yerlerine bağlayacak yollar için 1 milyar şekelden fazla kaynak ayrıldı. Böylece bu yerleşim noktaları, mevcut yerleşim ağının bir parçası haline getiriliyor.
Son yıllarda yerleşim inşaatları keskin bir artış gösterdi. Peace Now örgütü, 2022’den bu yana yüzde 80’lik bir artış olduğunu bildirdi. Bir zamanlar kaçak olarak kabul edilen birçok ileri karakol, daha sonra geriye dönük olarak onaylandı.
Tarım ve hayvancılık amaçlı kullanılan ileri karakollar da bu genişlemenin bir parçasını oluşturuyor. Hayvan sürüleri, otlaklar üzerindeki kontrolü sağlamaya, Filistinlilerin bu alanlara erişimini kısıtlamaya ve yerleşim faaliyetlerinin kapsamını inşaatların ötesine taşımaya yarıyor.
Kudüs’ün doğusundaki E1 koridoru, bu planların merkezinde yer alıyor. Maale Adumim’i Kudüs’e bağlayan E1 bölgesinde 3400’den fazla konut inşaatı için ihale açıldı. Proje hayata geçirilirse, Ramallah, Doğu Kudüs ve Beytüllahim arasındaki toprak bütünlüğünü kesintiye uğratacak ve Batı Şeria’yı fiilen birbirinden kopuk iki parçaya bölecektir
Peace Now ve Kerem Navot tarafından hazırlanan ortak bir rapora göre, çoban iskanı sayesinde İsrailli yerleşimciler şu anda Batı Şeria’nın yaklaşık yüzde 14’ünü, yani en az 786 bin dönümlük bir alanı kontrolleri altında tutuyor.
Baskı kurarak insanları yerinden etme
Sahada yaşanan bu değişiklikler, Filistinli topluluklar üzerinde artan baskıyla paralel ilerliyor.
Uluslararası Af Örgütü’nün aktardığı BM İnsani İşler Koordinasyon Ofisi (OCHA) verilerine göre, Batı Şeria’daki çoğunluğu Bedevi ve çobanlardan oluşan 117 topluluk, yerleşimcilerin saldırıları ve buna bağlı erişim kısıtlamaları nedeniyle Ocak 2023 ile Nisan 2026 arasında tamamen veya kısmen yerinden edildi.
Ürdün Vadisi’nin bazı bölgelerinde ve Ramallah çevresindeki tepelerde, yerleşimci gruplarının saldırıları evlerin ve altyapının tahrip olmasına yol açtı. Bazı durumlarda, köylerin tamamı bir gecede terk edildi.
Bir vakada, El-Muarracat’taki bir topluluk, evlerinin yıkılması ve altyapının yağmalanmasının ardından tamamen yerinden edildi. Eriha yakınlarındaki Ras el-Avca’da ise, yerleşimci ileri karakolları otlaklara erişimi engelleyerek geçim kaynaklarını yok edince Bedevi aileler bölgeyi terk etmek zorunda kaldı.
Etkilenen bölgelerden gelen haberlere göre, yerleşimciler yüksek hız yaparak araçlarla bölgeye girmiş, mülklere zarar vermiş ve kaynaklara el koydular. Yaşanan çatışmalarda ölenler olduğu da bildirildi.
Birçok kişi için bu topraklarda kalmak giderek zorlaşıyor. Yasal, ekonomik ve güç kullanımı yoluyla yapılan baskılar artıyor.
Münferit değil sistematik
Elimizdeki kanıtlar, yerleşimcilerin uyguladığı şiddetin alelade olmadığını, devlet kurumları tarafından desteklenen organize bir yapılanma içinde işlediğini gösteriyor.
İsrailli insan hakları örgütü Yesh Din’in verileri, yerleşimcilerin uyguladığı şiddetle ilgili şikayetlerin büyük çoğunluğunun kovuşturmaya yer olmadığı gerekçesiyle kapatıldığını ortaya koyuyor.
Polisin denetimi, aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben Gvir’in sorumluluk alanında. İsrail ordusundan gelen saha raporları, zaman zaman askerler ile yerleşimciler arasında koordinasyon olduğunu ya da yaşanan olaylara müdahale edilmediğini ortaya koyuyor.
Yerleşimcilere verilen destek, idari boyut da kazandı. Uzak bölgelerde kullanılan ekipmanlara yönelik finansmanın yanı sıra, yerleşimci gençlik gruplarıyla çalışmak üzere özel birimler kuruldu.
Siyasi söylemler de eleştirilere yol açtı. İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, şiddet uygulayan yerleşimcileri defalarca “bir avuç aşırılıkçı” olarak nitelendirdi. Tüm bunların birikmiş etkisi, bu dinamiklerin devam etmesine izin veren ve kesintisiz işlemeye devam eden bir sistem.
Bölgesel fay hatları
Bu gelişmeler, yasal çerçevelere dayanan bölgesel ve uluslararası aktörlerin tepkilerini beraberinde getirdi.
Uluslararası Adalet Divanı (ICJ), 2024 tarihli tavsiye kararında, İsrail’in Batı Şeria ve Doğu Kudüs’teki uygulamalarının uluslararası hukuku ihlal ettiği sonucuna vardı. Toprak müsaderesi ve nüfus transferi hukuka aykırı olarak nitelendirildi.
Arazi müsaderesi ve nüfus transferi, Dördüncü Cenevre Sözleşmesi kapsamında yasaklanırken, BM Güvenlik Konseyi’nin 2334 sayılı Kararı’nda da hukuka aykırı olduğu teyit edilmiştir.
Ürdün, Mısır, Katar ve Türkiye hükümetleri ise, mevcut politikaları siyasi bir çözümün temelini sarsan bir ilhak yöntemi olarak nitelendirdi.
Ürdün için bu mesele, İsrail ile 1994 yılında imzalanan barış anlaşmasının temellerine ilişkin olduğu için daha da büyük önem taşıyor.
Batı’nın tepkileri büyük ölçüde beyanat düzeyinde kaldı. Resmi ilhak karşıtlığı, yerleşim yerlerinin büyümesinin veya altyapı genişlemesinin önüne geçmedi.
Değişiklikler idari kanallar aracılığıyla devam ediyor ve her adım bir öncekini temel alarak ilerliyor. Bir tescil projesi olarak başlayan süreç, artık işgal altındaki Batı Şeria genelinde arazi, hukuk ve kontrol alanlarını kapsıyor, prosedürler yoluyla sürdürülüyor ve sahada kalıcı hale getiriliyor.
Hukuki dosyalar, yüksek tepeler ve boşalan köyler boyunca, resmi bir bildirim olmaksızın harita yeniden çiziliyor.(The Cradle)

















