40 Günlük savaşın ardından güçlü İran'ın yükselişi
İngiltere’nin eski Savunma Bakanı Tobias Ellwood, İran’a karşı yoğun askeri saldırılara rağmen, nihai sonucun İran’ı savaş öncesine nazaran daha güçlü bir konuma getirdiğini açıkça itiraf etti.
ABD ve İsrail rejiminin İran’a karşı yürüttüğü 40 günlük savaş, askeri bir çatışmanın çok ötesinde stratejik amaçlarla başlatılmıştı. Savaşın mimarları; ağır askeri darbeler, psikolojik baskı ve teknolojik üstünlük gösterileriyle İran’ı stratejik bir geri çekilmeye zorlamayı, caydırıcılığını kırmayı ve Tahran’ın bölgesel konumunu zayıflatmayı hedeflemişti.
Ancak zaman geçtikçe ve savaşın gerçek sonuçları gün yüzüne çıktıkça, Batılı analistlerin ve siyasetçilerin büyük bir kısmı çarpıcı bir gerçeği kabul etmek zorunda kaldı: Başlangıçtaki hedefler ile savaşın gerçek çıktıları arasında devasa bir uçurum var. Üstelik bu uçurum, sonuç olarak İran’ın konumunu daha da güçlendirdi.
Batılı medya ve düşünce kuruluşlarının analizlerinde öne çıkan en kritik kavram, “İran’ın artan gücü” oldu. Savaş tasarımcılarının aksine İran, bölgesel denklemlerden dışlanmak bir yana, birçok boyutta eskisinden çok daha sağlam bir konuma erişti.
Bu bağlamda, İngiltere’nin eski Savunma Bakanı Tobias Ellwood, İran’a karşı yoğun askeri saldırılara rağmen, nihai sonucun İran’ı savaş öncesine nazaran daha güçlü bir konuma getirdiğini açıkça itiraf etti. Ellwood’un bu değerlendirmesi, yalnızca siyasi bir ifade değil, aynı zamanda ABD ve İsrail’in ilk hesaplamalarında yer almayan saha gerçeklerinin bir yansıması niteliğindedir.
Temelde, herhangi bir savaşın başarı veya başarısızlık kriteri, sadece imha edilen hedeflerin sayısı, saldırı miktarı veya askeri hasarın boyutuyla ölçülemez. Asıl belirleyici olan, ilan edilen hedefler ile elde edilen nihai sonuçlar arasındaki orandır. Eğer savaşın temel amacı İran’ın caydırıcılığını kırmak, bölgesel nüfuzunu sınırlamak ve ülke içinde bir kırılma yaratmak idiyse, bu hedeflerin gerçekleşip gerçekleşmediği sorgulanmalıdır.
Mevcut veriler, bu sorunun cevabının “hayır” olduğunu göstermektedir. İran’ın caydırıcılık yapısı sadece korunmakla kalmamış, aynı zamanda savaş tecrübesi ülkenin savunma ve güvenlik kapasitelerinin yeniden tanımlanmasına vesile olmuştur. Savunma sanayii, komuta sistemleri, silahlı kuvvetler arasındaki eş güdüm ve elde edilen operasyonel tecrübe; İran’ın caydırıcılığını artıracak yeni bir sermaye haline gelmiştir. Bu durum, günümüzde Batı’nın pek çok analiz raporunda dikkat çeken bir unsur olarak yer almaktadır.
Öte yandan, savaşın en kritik hedeflerinden biri de iç istikrarsızlık yaratmak ve toplumsal dayanışmayı zayıflatmaktı. Savaş planlayıcıları, askeri baskının toplumsal fay hatlarını derinleştireceğini ve sistemin sosyal sermayesini azaltacağını öngörmüştü. Ancak savaş sonrası süreçteki gelişmeler, sonuçların bu öngörülerin tam aksine şekillendiğini ortaya koymuştur.
İran toplumu, kriz anlarında adeta bir “milli yakınlaşma” ve “toplumsal kenetlenme” deneyimi yaşadı. Siyasi ve sosyal anlaşmazlıkların büyük bir kısmı dış tehdit karşısında marjinalleşirken, toprak bütünlüğünün ve ulusal güvenliğin savunulması, toplumun farklı kesimleri için ortak bir payda haline geldi. Bu olgu, savaşın en önemli siyasi sonuçlarından biri olarak öne çıkıyor; zira dış tehdidin, planlamacıların aksine, İran’ın iç bütünlüğünü parçalayamadığı açıkça ortaya konulmuştur.
Şehit Ayetullah Hamaney’in görkemli cenaze töreni de bu çerçevede analiz edilebilir. Yerli ve yabancı birçok gözlemciye göre, İranlıların bu törene yoğun katılımı, yalnızca bir yas merasimi olmanın ötesinde, savaş sonrası döneme damgasını vuran sosyal sermaye, devam eden milli birlik ve kamu güveninin bir gösterisi olarak kabul edildi. Bu kitlesel katılım, İran’ın sosyal sermayesinin çöktüğünü iddia edenlerin anlatısını ciddi bir meydan okumayla karşı karşıya bırakmış ve İran toplumunun gerçekliğine dair farklı bir tablo çizmiştir.
Bölgesel düzeyde de savaşın sonuçları, ABD ve İsrail’in başlangıçtaki hedeflerinin tersine gelişti. Bu savaşın en önemli stratejik hedeflerinden biri, İran’ın Ortadoğu denklemlerindeki rolünü azaltmak ve rakip eksenleri güçlendirmekti. Ancak savaşın sona ermesinin ardından yaşanan gelişmeler, bölgedeki birçok aktörün, İran’ı bölgesel güvenlik ve siyasi denklemlerden çıkarmanın mümkün olmadığı sonucuna her zamankinden daha fazla vardığını gösterdi.
Son yıllarda İran’ı çevreleme politikasını ABD ile uyum içinde yürütmeye çalışan Fars Körfezi’ne kıyısı olan Arap ülkeleri, artık İran’ın bölge denklemindeki belirleyici rolünü kabul etmeye her zamankinden daha fazla yönelmiş durumda. Bu bakış açısındaki değişim, siyasi bir tercihten ziyade, bölgedeki yeni güç dengesi karşısındaki gerçekçilikten kaynaklanıyor. Fars Körfezi bölgesinin istikrarının, enerji güvenliğinin ve diğer birçok bölgesel dosyanın, İran’ın rolü dikkate alınmadan yönetilemeyeceğini kavramış bulunuyorlar.
Aslında 40 günlük savaş, “maksimum baskı” ve İran’ı çevreleme politikalarının ne kadar başarısız olduğunu, Washington ve Tel Aviv’in hedeflerine ulaşamadığını her zamankinden daha net bir şekilde ortaya koydu. Bu savaş, bölgedeki pek çok ülkenin Tahran ile diyalog kurma ve etkileşime geçme gerekliliğini geçmişe nazaran çok daha güçlü bir şekilde hissetmesine yol açtı.
Caydırıcılık perspektifinden bakıldığında ise savaşın sonuçları oldukça dikkat çekicidir. Caydırıcılık, yalnızca askeri teçhizata sahip olmak demek değildir; aynı zamanda karşı tarafı, her türlü askeri girişimin getireceği ağır maliyetler konusunda ikna edebilme yeteneğini de kapsar. Son savaş, İran’ın her türlü askeri maceraya karşı hala ciddi bedeller ödetme kapasitesine sahip olduğunu kanıtladı. Bu durum, ABD ve İsrail’in geleceğe yönelik stratejik hesaplamalarını çok daha karmaşık bir hale getirmiştir.
Nitekim bu durum, birçok Batılı analistin bölgedeki caydırıcılık dengesinin değiştiğine dair görüş bildirmesine yol açmıştır. Savaş öncesinde askeri baskının İran’ı geri adım atmaya zorlayabileceği düşünülürken; günümüzde bu algı, yerini büyük ölçüde İran ile yaşanacak her türlü doğrudan çatışmanın, karşı taraf için ağır ve öngörülemez maliyetler doğuracağı değerlendirmesine bırakmıştır.
Öte yandan, 40 günlük savaşın en kritik sonuçlarından biri de ABD gücünün sınırlarının açığa çıkması olmuştur. Washington her ne kadar muazzam bir askeri üstünlüğe sahip olsa da, savaş tecrübesi askeri üstünlüğün her zaman siyasi başarıyı garanti etmediğini bir kez daha kanıtlamıştır. Afganistan, Irak ve şimdi de İran’a karşı yürütülen savaş deneyimleri; askeri gücün geniş çaplı kullanımının, stratejik hedeflere ulaşmanın bir garantisi olmadığını bir kez daha hatırlatmıştır.
İşte bu nedenle, günümüzde pek çok Batılı analist bir “stratejik başarısızlık” tablosu çiziyor; öyle bir başarısızlık ki, bu durum savaş meydanından ziyade, siyasi ve güvenlik hedeflerine ulaşılamaması noktasında kendini gösteriyor. ABD ve İsrail; İran’ı izole edemedi, caydırıcılığını yok edemedi, iç toplumsal fay hatlarını tetikleyemedi ve Tahran’ın bölgesel konumunu zayıflatmayı başaramadı.
Buna karşılık İran; kendi savunma ve güvenlik yapısını muhafaza etmenin yanı sıra, iç toplumsal kenetlenmesini güçlendirmeyi ve bölgesel konumunu pekiştirmeyi başardı. Tahran, bölge ve bölge dışı aktörlere şu net mesajı verdi: İran, Batı Asya’nın vazgeçilmez ve belirleyici aktörlerinden biri olmaya devam ediyor.
Bu bağlamda, kırk günlük savaşın belki de en önemli kazanımı “Güçlü İran’ın Doğuşu” olarak nitelendirilebilir. Bu yeni İran, sadece zorlu bir çatışma sınavından geçmekle kalmamış, aynı zamanda krizin içinden milli gücü için yeni sermayeler çıkarabilmiştir. Bu güç, yalnızca askeri kapasiteyle sınırlı değil; toplumsal dayanışma, stratejik tecrübe, etkili caydırıcılık, iç kapasiteye olan güvenin artması ve bölgesel konumun tahkimi gibi unsurların bir bütünüdür.
Sonuç olarak; eğer savaşın amacı güç dengesini İran’ın aleyhine değiştirmek ise, nihai sonuç tam tersi yönde gerçekleşmiştir. Bugün bazı Batılı gözlemciler bile İran’ın bu savaştan eskisinden çok daha sağlam bir konumda çıktığını ikrar etmektedir. Bu gerçek, ABD ve Siyonist rejimin stratejik başarısızlığının en somite evresine geçişinin deiyeti İran’ın yeni bir otorite evresine geçişinin de sembolüdür. Bu yeni evrenin bölgesel ve uluslararası denklemlere yansımaları, önümüzdeki yıllarda çok daha çarpıcı bir şekilde ortaya çıkacaktır.(Mehr)

















