Ayetullah Hamaney sonrası İran: “Siyahtan öte renk yok!” / Mücahit Gültekin yazdı...
ABD’nin tekrar savaşa dönmesi durumunda ne yapacaksınız diye sorduğumuz bir İranlı, şöyle dedi: “Biz verebileceğimiz en ağır kaybı verdik; liderimizi kaybettik. Burada bir atasözü var, denir ki, siyahtan öte renk yok!”
İran İslam Cumhuriyeti lideri Ayetullah Hamaney’in cenaze namazı ve şehadet törenleri milyonlarca insanın katılımıyla gerçekleştirildi.
İslam İnkılabı rehberinin ve ailesinin naaşları 6 Temmuz Pazartesi günü Tahran Özgürlük Meydanı’na getirildiğinde milyonlarca insanla birlikte yürürken ilk fark ettiğim şey bu oldu: Sokaklar evrensel bir dönüşümün müjdesini mayalıyor bağrında. Kaybetmenin ve kazanmanın maddi anlamlarını aşıp insanlığa yeni bir düşünme biçiminin, yeni bir medeniyetin somut örnekliğini sunuyor. Bu örneklik, emperyalist makinenin işleyemeyeceği bir ahlakın mümkün olduğunu gösteriyor. Bu ahlak, zaferi garantileyen bir denkleme dayanıyor: Zulme karşı adalet, yalancılığa karşı dürüstlük, ihanete karşı sadakat, hırsa karşı akıl, teslimiyete karşı direniş, maddi güce karşı psikolojik sağlamlık ve batıla karşı hak.
İran’ı ayakta tutan balistik ya da hipersonik füzeleri değildir. Devrim muhafızları ya da yönetim biçimi de değildir. İran’ı ayakta tutan müstekbirlere ve zorbalara karşı boyun eğmeme iradesidir. Nitekim o füzeleri üreten de o iradedir. Bu iradeyi anlamadan yapılacak her yorum zaittir.
İran herkesin aynı dili konuştuğu bir dünyada kimsenin anlamadığı; anlam veremediği ama fıtratının derinliklerinde aşina olduğu; örtülmüş/unutulmuş bir dille konuşmaktadır. Bu dil bize, zilletle yaşamaktansa izzetli bir şekilde ölmenin tercih edilmesi gerektiğini söylemekte; nihayetinde kanın kılıca galip geleceğini bildirmektedir. Uluslararası ilişkiler ve siyaset biliminin sözlüğünde bu dilin karşılığı yoktur. Trump’ın İran’ı “delilikle” suçlamasının nedeni budur. Trump’ın eline bir şeyler verilmesini önermenin nedeni de budur. Bu iki yaklaşım aynı dili konuşur, aynı kavramlarla anlaşır. Onların anlaştıkları dünyanın içinde İran’ın siyaseti çılgınca gelmektedir.
Wittgenstein “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.” der. Ona göre dil olguları temsil eden mantıksal bir yapıdır. Bir şey bize anlamsız geliyorsa o, bizim tasvir edebildiğimiz dünyanın dışındadır.
Kuşkusuz “realizm” olarak tanımlanan siyasetin dilini egemenler kurmuştur. Bu dil, egemenlerin çıkarlarını garanti altına alacak bir kavramsal sistemi “doğal” ve “bilimsel” bir şeymiş gibi sunar. Onlara göre güç ölçülebilir, hesaplanabilir bir şeydir. Ekonomik ve askeri göstergelerle temsil edilir. Bu dil; çıkar, caydırıcılık, denge, kapasite gibi anahtar kavramlarla konuşur. Onun sorduğu soru şudur: Askeri kapasitesi ne kadar? Ekonomik gücü ne düzeyde?
Direnişin dili ise farklıdır. Egemenlerin sahip olduğu dilsel yeterlilik şunu sorar: “Yenileceklerini bilerek neden savaşıyorlar? Ağır kayıplar vermek mantıklı mı” Direnişin sorusu ise şudur: “Haklı mıyız? Haklı tarafın teslim olması meşru mu?”
Egemenlere direnmek sadece askeri ve ekonomik araçlara; coğrafi ve siyasal şartlara değil farklı kavramlara ihtiyaç duyar. Şehadet, onur, adalet, sabır, fedakârlık, haysiyet gibi kavramlar direnmenin sadece motivasyonunu oluşturmaz, düşmanı şaşırtan yaratıcı araçları görmeyi, üretmeyi ve kullanmayı da mümkün kılar. Hava savunma sisteminin yetersiz olduğu yerde köprülerin/elektrik santrallerinin etrafına örülen insan zincirleri de F-35’leri vurabilecek teknik yaratıcılık da direnişin dilinden doğar.
Direnmek müstekbirlerin dünyayı tanımlama biçimine itiraz etmekle başlar. Egemen güçler sömürdükleri topluma önce “neyin mümkün olduğunu ve neyin mümkün olmadığını” öğretir. Bu öğreti, direnmenin “ölüm” olduğunu zihinlere yerleştirir. Direnmenin nihayeti yenilgidir. Egemenin kurallarına boyun eğmeyi ise “kazanç” olarak tanımlar.
Şüphesiz bu, egemenlerin diliyle konuşanlar için anlamlıdır. 13 gün içinde İran’da 15 bin hedefi vuran; liderlerini ve komutanlarını öldüren, hastaneleri, okulları, köprüleri, elektrik santrallerini, içme suyu kaynaklarını bombalayan; ekonomik ambargo ve askeri ablukaya ek olarak İran’ın çevresindeki ülkeleri füze platformu ve gözlem kulesi olarak kullanan ve bütün insani kuralları çğneme ayrıcalığına sahip olan bir gücün karşısında İran’ın teslim olmaktan başka şansı yoktur. Siz bir de bunun yanına İran’ın bölgesel yalnızlığını, yoksulluğu ve içeriden yükselen kimi itirazları da ekleyin.
Böyle bir tabloda “Müzakere istemiyoruz, intikam istiyoruz!” diye slogan atan bir halk düşünün. Üzerlerine nükleer bomba atılsa gıkını çıkarmayacak bir dünyada onlara bu sloganı attıran başka bir dünya kurmuşlar kendilerine. “Savaşırız, ölürüz ama teslim olmayız!” dünyası… Ahitlerini hiç bozmayanların ve sırasını bekleyenlerin dünyası. Çılgınların, delilerin, laf-söz dinlemeyenlerin dünyası.
ABD’nin asıl kabusu da bu: Bu dilin öğrenilmesini istemiyor. Biliyorlar ki, köle efendisiyle aynı dili konuştuğu sürece zincirlerinin farkına varamaz. İran’ın tam olarak suçu da bu: Başka bir dille konuşmanın mümkün olduğunu gösteriyor.
*
Milyonlarla birlikte yürürken bu dünyanın insanlarına baktım: 1 aylık bebeğiyle yürüyen kadınlar; tekerlekli sandalyeyle gelen yaşlılar, slogan atan çocuklar, su ve ekmek dağıtan gençler…
ABD’nin tekrar savaşa dönmesi durumunda ne yapacaksınız diye sorduğumuz bir İranlı, şöyle dedi: “Biz verebileceğimiz en ağır kaybı verdik; liderimizi kaybettik. Burada bir atasözü var, denir ki, siyahtan öte renk yok!”
Aynı kişi, zor günler yaşadıklarını ve daha zor günlerin de İran’ı beklediğini söyledikten sonra şunu ifade etti: Nihayetinde bu bölgede kuralları biz koyacağız; ABD ya da Çin değil. Diğer bölge ülkeleriyle birlikte İran koyacak. Bize füzelerin fırlatıldığı ülkelere bile biz düşman değiliz. Onlarla iletişim halindeyiz. Hatta BAE’yle bile iletişimimiz var.
İran askeri bir savaş vermiyor sadece, dünyaya bir ders veriyor; bedeli ödenmiş ve geçerliliği ispat edilmiş bir öğretiye davet ediyor. Düşman ne kadar güçlü olursa olsun direnişin mümkün olduğunu gösteriyor. İran sadece nasıl ayakta kalınacağını göstermiyor Tahran’ın dört bir yanına asılmış pankartlarla bütün dünyaya bir çağrıda bulunuyor: “Ayağa Kalkmak Gerek!”
Direnişin gördüğünü görmek, başka bir dünyanın mümkün olduğunu anlamak için ayağa kalkmak gerek.(Mücahit Gültekin/İslami Analiz)

















