Trump'tan Lübnan'a: "Rotayı derhal Şam ve Ankara’ya çevirin"
"Baabda Sarayı’ndan yahut Beyaz Saray’dan çıkıp gerçekleri itiraf edecek birilerinin belirmesi beklenirken, Aun’un Beyaz Saray’da kulağına fısıldanan hakikatin hülasası şudur: Kendisi ve iktidardaki ortakları derhal Şam ve Ankara’nın yolunu tutmalıdır."
Lübnan Cumhurbaşkanı Jozef Aun'un Washington ziyareti, Beyrut’un diplomatik ve askeri hazırlıksızlığı ışığında, ABD’nin Orta Doğu’da değişen stratejik önceliklerinin gölgesinde gerçekleşti. El-Ahbar gazetesinin genel yayın yönetmeni İbrahim Emin, bugünkü köşe yazısında, İsrail’in askeri hedeflerine ulaşamaması ve Netanyahu’nun bir yük haline gelmesi üzerine Trump yönetiminin, bölgesel denklemde ezber bozan yeni bir arayışa yöneldiğini belirtiyor. Bu yeni strateji uyarınca Lübnan’ın geleceği; Türkiye ve Suudi Arabistan ile koordinasyon halinde hareket eden Suriye'deki HTŞ rejimine havale edilmiş olup, Lübnanlı yetkililere Şam ve Ankara çizgisine girme zorunluluğu dikte ediliyor.
Trump: Seçim sizin... Ya Şaraa ya da yeniden Netanyahu
"Lübnan düğümünün çözümü, Amerika’nın Suriye ve Irak’a dair geliştirdiği yeni vizyonla entegre bir biçimde mümkündü ve bu denklemde Türkiye kilit bir aktör olarak öne çıkıyordu. Türkiye; Suudi Arabistan ile iş birliği ve koordinasyon içerisinde bu bölgedeki süreci sevk ve idare etme rolünü üstlenecekti."

(ABD-İsrail-Türkiye-Katar eliyle Surye'nin başına geçirilen IŞİD/Nusra teröristi, Ankara'daki NATO zirvesinde Erdoğan ile birlikte NATO'ya "emre amade" pozu verirken...)
Cumhurbaşkanı Jozef Aun’un ABD ziyaretini "tarihi bir olaya" dönüştürmek için dalkavuklar güruhunun elinde araç tükenmeyecektir. Beyaz Saray’da çekilen o fotoğrafın, Patriğin, İlyas el-Hoveyik’in fotoğraflarıyla, hatta onun Büyük Lübnan’ın ilanına dair kişisel hatırasıyla yarışacağı ihtimalini göz ardı etmemek gerekir.
Zira Aun’un cumhurbaşkanlığı makamına oturmasından bu yana ülkede tanıklık ettiğimiz her şey, her türlü hayal gücünü aşmış durumdadır.
Hele ki "Aziz" Donald Trump kendisini takdis etmiş, üstüne bir de "yakışıklı ve harika" diyerek kutsamışken aksi nasıl düşünülebilir?
Buradaki asıl mesele, bu ziyaret sırasında gerçekte nelerin yaşandığıyla ilgili değildir. Yayınlanan ayrıntılarla kimsenin ilgilenmeyecek olmasından değil; bilakis yayınlanmayan -ve belki de hiçbir zaman yayınlanmayacak olan- hususların olayın kendisini oluşturmasından ve ABD'yi asıl ilgilendiren şeyin de bu olmasından kaynaklanmaktadır.
Washington, Beyaz Saray'ı ziyaret etme arzusunun bir giriş kartına tabi olduğunu Aun'a öteden beri bildirmektedir. Donald Trump gibi bir adamın nezdinde bu kart iki kategoride sınıflandırılır: Birincisi, paranın parıldadığı bir pazarlık; ikincisi ise rütbe yıldızlarının parıldadığı siyasi bir taahhüt.
Aun ve Lübnan denkleminde paranın esamesi okunmaz; yıldızlar ise ancak ABD’nin ulusal güvenliğine hizmet eden çatışmalarda birer ışık huzmesi gibi parıldayabilir.
Bu "ilahi görevi" tamamlamak için Lübnan'ın tek eksiği, ülkedeki çok sayıda siyasetçi akranının yanında saf tutacak bir "safdil" idi.
O da tarihin karanlık mahzenlerinden çıkıp gelen ve Amerika ile büyükelçilik görevine dair bildiği tek şey "Görevim Başkanı hoşnut etmektir, sakın onu öfkelendirmeyin!" olan Mişel İsa idi.
Peki ama Trump ne istiyordu ve Aun, Beyaz Saray’daki efendisine ne sunabilirdi?
Aun’un Beyaz Saray’daki görüşmelerinin mahiyetine dair net bir tablo çizebilmek adına, vesayet makamının heyeti ile düşman arasında yürütülen ve hâlen devam eden müzakere dosyasına temas etmek faydalı olabilir.
Nitekim Washington’daki görüşme turuna askeri bir heyetin gönderilmesine karar verildiğinde, Amerikalı ev sahibi, askeri heyetin valizlerinin dosya, belge ve haritalarla dolu olduğunu görünce şaşkınlığa uğramıştı. Ancak asıl şok, Lübnan siyasi heyetinin yüzünde belirdi.
Zira askeri heyetin; Güney bölgesindeki her şeye, düşman mevzilerine ve işgal noktalarına dair gerekli hassasiyetle dosyalar hazırladığı ortaya çıkmıştı.
Bu dosyalara, devam eden askeri çatışmaların seyrine ilişkin haberler, İsrail’in Lübnan egemenliğine yönelik yirmi yıldan uzun süredir devam eden tekrarlı ihlallerini belgeleyen evraklar, düşmanın yargılanmasını gerektiren ve uluslararası hukuk ile kararları çiğnediğini kanıtlayan suç dosyaları ve tüm bunların yanında, işgal kuvvetlerinin Güney’den tamamen çekilme sürecini düzenleyen mantıklı ve operasyonel bir taslak ile ordunun üstlenebileceği taahhütler eşlik ediyordu.
Buradaki esas nokta, siyasi heyetin askeri heyetin getirdiği hiçbir şeyle en başından beri ilgilenmemiş olmasıdır.
Hatta daha da ötesi, başta Heyet Başkanı Simon Kerem olmak üzere siyasi kanat, müzakerelerin yalnızca şekilsel bir prosedürden ibaret olduğunu ve Lübnan’ın, ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan evrakları aynen imzalaması gerektiğini biliyordu.
Nitekim bir tartışma yürütme girişimi vaki olduğunda, Beyrut’tan gelen talimat son derece netti: İmzayı atın ve konuyu kapatın!
Jozef Aun, Washington ziyaretine işte bu zihniyetle hazırlanıyordu. Böyle bir vaziyette kendisinin dosyalara, proje taslaklarına yahut benzeri çalışmalara ihtiyacı yoktu.
Yapması gereken tek şey, "Washingtonlı Lübnanlılar" tarafından Amerikan Başkanının kibrini okşamak ve onu öfkelendirmemek adına özenle seçilmiş ifadelere bağlı kalmak, bunun yanı sıra Trump’ın bizzat dile getireceği talep ve beklentileri pür dikkat dinleyip not etmekti.
Asıl sorun şuduydu ki Aun, son dört ayda meydana gelen tüm gelişmeleri halı altına süpürerek ABD’ye gitti. Trump’ın kendisinin bile o salı günü, yirmi hafta önceki salı günündeki adam olmadığı gerçeğiyle hiç ilgilenmemişti.
Askeri mekanizmanın hayata geçirmekte başarısız olduğu programa göre Trump’ın Aun’a, eşyalarını toplayıp Tel Aviv’e gitmesini ve önlerindeki dönemde iş birliği ve çalışma mekanizmalarını belirlemek üzere Benyamin Netanyahu ile masaya oturmasını söylemesi gerekiyordu.
Ancak yaşanan gelişmeler, İsrail’in her zamankinden daha karmaşık ve çetrefilli bir konuma sürüklenmesi sebebiyle, Trump’ı ilk aşamada bu iki ismi kendi nezdinde bir araya getirmeyi düşünmeye sevk etti.
Fakat zaman geçtikçe Trump, başarısızlığın faturasını kendi yönetimine yahut ordusuna değil, doğrudan İsrail’e kesmeye başladı.
İş öyle bir noktaya vardı ki Netanyahu’nun kendisine verilen görevi yüzüne gözüne bulaştırdığına ikna oldu; nitekim Netanyahu ne İran’a dair vaat ettiklerini gerçekleştirebilmiş ne de Lübnan’daki harekâtı nihayete erdirebilmişti.
Sonrasında Trump, Netanyahu’nun ABD’nin elindeki kazanımları da heba etmesine yol açabilecek bir külfete dönüştüğünü fark etti.
Bu durum, kendisinin "savaş hükümetinin başbakanına" duyduğu öfkeyi açıkça dışa vurmasına ve Bibi’nin yol açtığı sorunları bertaraf etmek adına alternatif arayışlarını hedefleyen bir çalışma yürütmesine zemin hazırladı.
Gazze, Suriye ve İran dosyalarını bir kenara bırakıp merceğimizi Lübnan dosyasına çevirelim. Nitekim bugün Amerikan başkentini ziyaret eden her bir isim, Lübnan’daki durumun geleceğine dair değerlendirmelerde yaşanan iç çatışmaya bizzat tanıklık etmektedir.
Bir yanda İsrail’in önünün açılmasını, katliamların sürdürülmesini ve nihayetinde tüm "direniş toplumunun" tehcir edilmesini savunan bir akım; diğer yanda ise bunun askeri kapasite açısından imkânsız olduğunu, başarısızlığın getireceği yıkımın elde edilen tüm kazanımları yok edebileceğini düşünen bir ekip yer almaktadır.
Bu tablo, Trump’ın danışman kadrosu içinde güvendiği isimlere en ideal çözümün ne olduğunu sormasına yol açtı. Kendisine verilen yanıt son derece netti: Ezberlerin dışına çıkılmalıydı; nitekim İsrail artık Amerika’nın müttefiklerine dahi güvenlik sağlayabilecek durumda değildi.
Dolayısıyla İsrailli müttefiğin öfkesini çekmek pahasına da olsa, Amerika’nın bazı merkezi görevleri başka aktörlere ihale edeceği yeni bir uzlaşı kaçınılmazdı.
Hatta henüz kamuoyuna sızdırılması yasak olan bu senaryonun marjında, İsrail’in önümüzdeki seçimlerde bir "barış hükümeti başbakanı" seçmek zorunda kalacağı fikri de yer alıyordu.
Trump’ın Türkiye’ye gerçekleştirdiği son ziyaret esnasında nihai bir kanaate varması uzun sürmedi. Lübnan düğümünün çözümü, Amerika’nın Suriye ve Irak’a dair geliştirdiği yeni vizyonla entegre bir biçimde mümkündü ve bu denklemde Türkiye kilit bir aktör olarak öne çıkıyordu.
Türkiye; Suudi Arabistan ile iş birliği ve koordinasyon içerisinde bu bölgedeki süreci sevk ve idare etme rolünü üstlenecekti.
Dolayısıyla bu proje, bir noktada Suudi Arabistan’ın tek başına üstlenmekte yetersiz kaldığı vesayet eksiğini kapatacak araçlar vasıtasıyla Lübnan dosyasında daha ileri adımlar atılmasını gerektiriyordu. Trump’ın elinde, Ahmed Şaraa liderliğindeki Suriye yönetiminden başka bir seçenek kalmamıştı.
Şaraa, Türkiye ve Suudi Arabistan ile tam bir koordinasyon içinde yürüttüğü siyasi adımlarla Lübnan’a müdahale sürecini zaten başlatmıştı. Bu adımlar, Dışişleri Bakanı Esad Şeybani’ye eşlik eden ve ziyaret bitmesine rağmen Beyrut’tan ayrılmayan ekibin yürüteceği daha doğrudan müdahale biçimlerinin de bir girizgâhı olacaktı...
Baabda Sarayı’ndan yahut Beyaz Saray’dan çıkıp gerçekleri itiraf edecek birilerinin belirmesi beklenirken, Aun’un Beyaz Saray’da kulağına fısıldanan hakikatin hülasası şudur: Kendisi ve iktidardaki ortakları derhal Şam ve Ankara’nın yolunu tutmalıdır.
Lübnan’ın Ahmed Şaraa'ya yahut Recep Tayyip Erdoğan’a Beyrut ziyaretini dayatabilecek bir konumda olmadığını kavramak zorundadırlar.
Bu iki ülkeyle tesis edilecek münasebet; Hizbullah’ın tasfiyesi ve İran’ın Lübnan’daki nüfuzunun sonlandırılması nihai hedefine ulaşmak için zorunlu bir geçit niteliğindedir... Trump’ın o accustomed nezaketsizliği, hakikati dosdoğru dile getirmek bakımından belki de işe yaramıştır: Ya Ahmed Şaraa... ya da yeniden Netanyahu!
(İbrahim Emin, El-Ahbar - Çeviri: YDH)
NOT: Bu makale kaynağından aslına sadık kalınarak çevrilmiştir. İfade edilen görüşler Hürseda Haber’in editöryal politikasını yansıtmayabilir.


















