Münafıklık Kol Geziyor ve Normalleşiyor
"Türkiye örneğinde de somut olarak görülebileceği üzere, toplum, bir dönem, seküler-otoriter-bürokratik vesayet rejimine hapsedilirken, bir başka dönemde de, bugün, yaşandığı üzere, hiç bir entelektüel misyonu/vizyonu/içeriği olmayan, muhafazakar/dindar/otoriter bürokratik vesayet rejimine hapsedilebiliyor. Her iki durumda da, keyfi bir biçimde, olağanüstü hal rejimleri-uygulamaları, olağan hale getirilebiyor. Hangi toplumda olursa olsun, İslami onurunu kaybeden toplum, insanlığını da kaybeder... Haçlı emperyalizminin ilgisine, teveccüh ve vesayetine ihtiyaç duyan bir toplum ve siyaset, hiç bir zaman ve hiç bir şekilde İslam ümmeti için bir umut oluşturamaz... Günümüz İslam toplumlarında, bir yanda, soykırımcı/katliamcı Haçlı emperyalizmini dostça kucaklayan, bu kucaklaşmayı iftiharla içselleştiren, bir diğer yanda da, Müslümanlık, İslami liderlik iddiasında bulunabilen, stratejik popülist pragmatizmlerle, eşi ve benzeri görülmemiş münafıklıklar kol geziyor.."
İslam dünyası toplumlarında, halklar, propaganda/manipülasyon ve hamaset nesnesi haline getirildikleri için, kendilerine ait düşünce/yorum ve tavır geliştiremiyor. Kendilerine ait düşünce/ yorum ve tavra sahip olmayan Müslüman halklar, bu yoksunluklar nedeniyle, içerisinde yaşamakta bulundukları tarihsel gerçekliği çözümleme, bu gerçeklikle hesaplaşma iradesine sahip değiller. Bu nedenledir ki, içerisinde bulunduğumuz tarihsel gerçekliği yorumlayamayan/çözümleyemeyen, bu gerçeklikle hesaplaşmayı düşünmeyen toplum, Türkiye örneğinde de somut olarak yaşanageldiği üzere, Haçlı emperyalizmiyle olan bağımlılık/vesayet ilişkisini sorunsallaştıramayor, sorunsallaştırmayı düşünmüyor, bu ilişkileri içselleştirmeye, bu ilişkileri sıradanlaştırmaya çalışıyor.
Bir yanda kendisini İslama nisbet eden bir toplumun bir diğer yanda, Haçlı emperyalizmiyle ilişkileri içselleştirmesi ilgili toplumun ahlaki/entelektüel/politik hiçlikle malul olduğunu gösterir. Sözünü ettiğimiz içselleştirmeler ve hiçlik sebebiyle, kendilerini İslama nisbet eden ülkeler, biçimsel mevcudiyetlerini sürdürebilmek için, dehşet verici istismarları bir geleneğe dönüştürüyor, hem İslamı, hem Filistin'i-Gazze'yi, hem de Kudüs'ü istismar politikalarını, hiç bir mahcubiyet duymadan sürdürüyor. Günümüzde, yapısal/zihinsel kötürümleşme içerisinde bulunan İslam toplumları, bu kötürümleşme sebebiyle, sömürgeleştirilmeye elverişli politik akımlar/cemaatler/yapılar üretiyor. Bu kötürümleşme sebebiyle, halklar gerçeğe/hakikate uyanmasınlar diye, iktidarlar, tanınmış/etkili dini meczupları, bir psikiyatri kliniğinde tedavi edilmeleri gereken meczupları açıkça himaye edebiliyor. Müslüman halkların yapısal bir kötürümleşme içerisinde bulunuyor olmaları, iktidar sahiplerinin çıkar ve ayrıcalıklarını, keyfiliklerini diledikleri şekilde sürdürmelerini kolaylaştırıyor. Bu tür toplumlarda iktidar ve saltanat sahipleri, İslama yabancılaşmayı, büyük ilkesizlikleri büyük savrulmaları göze alarak, politik popülizmleri ölçüsüz bir biçimde yücelterek, İslami/insani/ahlaki niteliklere-kültüre ve terbiyeye ihanet ediyor. Bütün bunlar olurken, toplumsal-eleştirel tanıklıklar yapmaları gereken düşünce/kültür/edebiyat/ilahiyat hayatı, medya dünyası, sosyo-kültürel çöküşü, ahlaki iflas tablosunu görmezden gelebiliyor. Ahlaki iflasın, hakikatin iflası anlamına geldiğini bilmek/öğrenmek istemiyor.
İslam dünyası toplumları, yüzyıllardır karşı karşıya bulunageldikleri varoluşsal meselelerle ilgili, bu meselelerle yüzleşebilecek, bu meseleleri aşmalarını sağlayabilecek, bağımsız-özgün bir bilgi/yorum/eleştiri sistemi üretemiyor, sömürgeci-ırkçı bilgi ve yoruma maruz kalmaya devam ediyor. Yapısal edilgenliklerin/teslimiyetçiliklerin nedenlerini anlamaya yardımcı olabilecek, bağımsız-eleştirel bilgi'yi, bağımsız/eleştirel bir paradigma sistemini üretemeyen toplumlarımız, yerli milli popülizmlerle, yerli-milli folklorle, milliyetçilik ve mukaddesatçılıklarla, bütün bunlardan oluşan duygusal bir kültürle oyalanıyor. Popülist propoganda yoğunlukları/gösterileri/ entelektüel kültürel ilgi ve çabaya, üretkenliğe geçit vermiyor. Aydınlanmacı seküler dünya görüşü ile, yerli-milli-muhafazakar-dindar dünya görüşü arasındaki birbirlerini dışlayan/etiketleyen ve yok sayan iktidar rekabetleri, Türkiyede, evrensel bir İslami tasavvur ve tahayyül üzerinde çalışmayı imkansız hale getiriyor.
Günümüzde, oportünist muhafazakarlık, oportünist dindarlik ve oportünist siyaset, tarihte benzeri görülmeyecek ölçüde somutlaşan, insanlık/islam ve medeniyet düşmanı Haçlı emperyalizminin ilgi ve teveccühüne mazhar olabilmek için, İslami onurundan feragat edecek şekilde, ahlaki-entelektüel bir sefalet sergileyerek, sömürgeleştirme süreçlerine katkıda bulunabiliyor. Bütün bunlar yaşanırken, oportünist muhafazakarlık/dindarlık ve siyaset, İslami düşünce/kültür/edebiyat/ilahiyat hayatı, bağımsız/özgün İslami bilgi/yorum/yöntem/paradigma sistemi üretme mücadelesi veren, bu doğrultuda çok ağır bedeller ödeyen, ödemeye devam eden İran'ı ve bu doğrultuda yürüttüğü mücadeleyi takdir etmeleri gerekirken, bu mücadeleyi tahkir eden bir tavır'la, İslami İran’ı dar mezhep karşıtlığı/rekabetinin sınırları içerisine hapsetmeye çalışıyor.
İdeolojik mülahazalar, çıkar ve ayrıcalık mülahazaları, güç-iktidar ve intikam mülahazaları, ortak bilinç/hassasiyet kaybı, taşralı/köylü önyargılar/bencillikler/karşıtlıklar, toplumlarımızda siyasal kültüre, siyasal anlayışa hayat hakkı tanımıyor. Bu nedenle, Türkiye örneğinde de somut olarak görülebileceği üzere, toplum, bir dönem, seküler-otoriter-bürokratik vesayet rejimine hapsedilirken, bir başka dönemde de, bugün, yaşandığı üzere, hiç bir entelektüel misyonu/vizyonu/içeriği olmayan, muhafazakar/dindar/otoriter bürokratik vesayet rejimine hapsedilebiliyor. Her iki durumda da, keyfi bir biçimde, olağanüstü hal rejimleri-uygulamaları, olağan hale getirilebiyor.
Hangi toplumda olursa olsun, İslami onurunu kaybeden toplum, insanlığını da kaybeder. Günümüzde, İslami evrensel dayanışmayı gerçekleştirebilecek bilinç ve iradeye, bağımsız siyasal mevcudiyete sahip olmayan İslam toplumları, kısıtlayıcı/dışlayıcı/birörnekleştirici/ötekileştirici/baskılayıcı/sınırlandırıcı aidiyet biçimlerini, araçsallaştırılmış bir din algısı aracılığıyla kutsallaştırmaya çalışıyor. Bu sınırlandırılmış/daraltılmış/birörnek aidiyet biçimlerini, bencil hesaplar ve ihtirasların acımasızlığı ile, politik tiyatrolarla sürdürebiliyor. Politik tiyatrolar topluma, oportünist doğruları dayatırken, politik figürleri de, ne kadar hakikate yabancılaşırlarsa yabancılaşsınlar, efsaneleştirmeye çalışıyor. Günümüzde oportünist muhafazakarlığın/dindarlığın ve siyasetin, örneğine, ancak, Kuzey Kore'de rastlanabilecek, otoriter popülizm, otoriter görgüsüzlük gösterileriyle büyülenmeleri, çok hazin ve çok talihsiz bir hikayenin konusudur. Haçlı emperyalizminin ilgisine, teveccüh ve vesayetine ihtiyaç duyan bir toplum ve siyaset, hiç bir zaman ve hiç bir şekilde İslam ümmeti için bir umut oluşturamaz. Felsefi-entelektüel ufku olmayan, düşünsel-entelektüel-eleştirel yoksullukla malul toplumun, yerli-milli bencil sağcılıklarla, yerli-milli bencil romantik muhafazakarlıklarla, yerli-milli bencil dindarlıklarla, ümmet için nasıl bir umut oluşturabileceği her nasılsa hiç tartışma-müzakere-müşavere konusu yapılamıyor.
Günümüz İslam toplumlarında, bir yanda, soykırımcı/katliamcı Haçlı emperyalizmini dostça kucaklayan, bu kucaklaşmayı iftiharla içselleştiren, bir diğer yanda da, Müslümanlık, İslami liderlik iddiasında bulunabilen, stratejik popülist pragmatizmlerle, eşi ve benzeri görülmemiş münafıklıklar kol geziyor, bu münafıklıklar hikmet-i hükümet retoriğiyle meşrulaştırılıyor, normalleştiriliyor. Toplumlarımızda, devlet'i kutsallaştıran, halkların her durumda devletin yanında yer alması gerektiğini dayatan bir gelenek, Müslümanları varoluşsal İslami önceliklere yabancılaştırıyor, Haçlı emperyalizminin eşi ve benzeri görülmemiş kötülükleri/barbarlıkları bir biçimde örtbas ediliyor.
Günümüzde, oportünist muhafazakar, oportünist dindar çevreler, devletin kutsallığı yaklaşımını öncelikli olarak paylaşageldikleri için, İslamın belirlediği helal-haram sınırlara riayeti değil, devletin, devlet partisinin belirlediği helal/haram" sınırlara riayet ediyor, bu nedenle de, bu çevreler, bu çevrelerin sözcüsü aydınlar/gazeteciler/ilahiyatçılar/akademisyenler vb. antiemperyalist bir tavır/eylem/irade ortaya koymak bir yana, antiemperyalist bir ima'da bile bulunmaya cesaret edemiyor. Bir yanda bu ahlaki/entelektüel küflenme yaşanırken, bir diğer yanda da, sol-sosyalist aydınlar/gazeteciler/düşünürler/akademisyenler, erdemli/onurlu bir tercihte bulunarak, risk alarak, bedel ödeyerek, antiemperyalist bir tavır ve eylem ortaya koymaya bu doğrultuda bir irade oluşturmaya çalışıyor.
Günümüzde, Ortadoğu ülkeleri kendi gerçek bağımsızlıklarını tamamlayamadıkları için, Amerikan emperyalizmi tarafından yönlendirilen pasif nesnelere dönüştürüldüler. Bu nedenle de, İslami bağımsızlığın onur ve izzetini temsil/tecrübe edemiyorlar. Bağımsız siyasal içerik ve iradenin nasıl bir şey olduğunu bilmiyorlar. Türk-İslam sentezi, Arap-İslam sentezi, İran-İslam sentezi gibi yerli-milli dindarlıklar, devlet dindarlıkları, evrensel İslami geleceğin/bütünleşmenin/dayanışmanın ufkunu karartıyor. İçerisinde yaşadığımız dünyada/toplumda, iktidar/tahakkum/saltanat mülahazalarıyla, her şeyin, bütün haksızlıkların/adaletsizliklerin, keyfiliklerin/niteliksizliklerin/kabalıkların/taşralılıkların meşrulaştırılabilmesi, varoluşsal İslami/insani anlamların/bilgeliklerin/erdemlerin ve haysiyetin tükenişine işaret eder. Çıkar ve iktidar mülahazaları bugün, Müslümanlık iddiasında bulunan kesimlerin de, yakıcı meseleler karşısında büyük bir kayıtsızlık içerisinde bulunduklarını gösteriyor. Bir bireyin/toplumun, siyasetin/ülkenin, çıkar ve iktidar mülahazalarıyla araçsallaştırılabilmeleri, araçsallaştırılabilen unsurların, her şartta ihanete açık olduklarını gösterir. Günümüzde insanlığa hitap sorumlululuğunun/ahlakının yerini taraftarlara hitap bayağılığı almış bulunuyor. İslami bilinç, Müslüman aydınlardan, çoğulcu ve kozmopolit bir yaklaşımla bütün bir insanlığa/dünyaya hitap etmelerini ister. İnsanın entelektüel bağımlılığını koruma çabası, haysiyetini koruma çabası ile yakından ilgilidir. Bugün, nitelikli/derinlikli, çok ufuklu, çok boyutlu bir düşünce-kültür ve estetik dünyamız yok. Popülist bir propaganda dünyasına mahkum bir toplumda yaşıyoruz. Muhafazakar/dindar aydınlar, ahlaki eleştirel özne olma iradelerini/tavırlarını kaybettiler. Popülist propaganda kültürünün aptallaştırıcı etkisi, toplumu evrensel politik dikkate/hassasiyete yabancılaştırıyor. Amerikan bayrağınının İstanbul bogazı köprülerine yansıtılabilmesi, toplumsal duyarsızlığın/tepkisizliğin korkunç bir seviyeye düştüğünü gösteriyor. Günümüz Türkiyesinde kendilerini Müslüman/muhafazakar/dindar olarak tanımlayagelen kesimlerin, antiemperyalist bir hareket/akım oluşturma, antiemperyalist toplumsal bir tavır geliştirme özgürlükleri olmadığı, bu kesimlerin hiç bir şekilde bir irade özgürlüğüne sahip olmadıkları, eğitimli itaatkar köleler olarak varlıklarını/çıkarlarını sürdürdükleri, bağımsız kişilik/karakter örneği olarak eleştirel hiç bir tercihte bulunamadıkları, ilahi hakikate değil, iktidara sadakate teslim oldukları, içerisinde yaşadığımız dönemde gerçekleşen pek çok politik olay ile somut olarak kanıtlanmıştır.
İçerisinde bulunduğumuz dönemde, toplumlarımızda, popülist muhafazakar/dindar propagandanın ezici-acımasız tahakkümü, sözü-anlamı-hakikati bütünüyle değersizleştiriyor, insanlar anlama, yorumlama yetisini bütünüyle kaybediyor. Toplum, popülist/oportünist propaganda gösterilerinin bilinçsiz seyircileri haline geliyor, propaganda sloganlarıyla büyüleniyor. Günümüz toplumları, dijital toplama kamplarının sakinlerine dönüşüyor. Konformist din algısına kölece bağlılık, halkları-kitleleri propaganda nesnesi sürüler haline getiriyor. İçerisinde yaşadığımız günlerde, içerisinde yaşadığımız toplumda, gerek iç politikada, gerekse dış politika'da maruz kaldığımız uygulamaların her hangi bir ahlak/anlam/hukuk sistemiyle açıklanabilmesi imkansız hale gelmiştir. Her iki alanda da, varoluşsal bütün ilkeselliklerin bütünüyle tasfiye edildiğini görmek gerekir. Haçlı emperyalizminin ve Nato'nun, İslamı, İslami hareketleri, İslami mücadeleleri etkisiz kılmak üzere yürüttükleri çok yönlü saldırılar, İslami hassasiyetin, entelektüel hassasiyetin, ahlaki hassasiyetin küflenmesi sebebiyle, çok boyutlu sorgulamalara, çok boyutlu yüzleşmelere tabi tutulamıyor.
Toplumlarımızda, maruz kaldığımız, Haçlı emperyalizminin yıkıcı belirleyiciliği, düşünce/kültür/edebiyat/ilahiyat hayatinda, eğitim hayatında, akademik hayatta, ne yazık ki, bir dehşet duygusu uyandırmıyor. Karşı karşıya bulunduğumuz mutlak edilgenlik, mutlak konformizm sebebiyle, özgürleştiriçi nihai tercihler yapamıyoruz, özgürleştirici bir dil-söylem kuramıyoruz. Mutlak edilgenlik, köleleştirici yapılara/ilişkilere neden oluyor. İçerisinde yaşadığımız toplum, radikal kırılmaları fark etmiyor, bu nedenle de bu kırılmalarla yüzleşemiyor. Eğitim hayatı, ontolojik-epistemolojik derin yoksulluğu, derin yetersizligi, derin iradesizliği, görmek/anlamak istemiyor, gerçek anlamda bir kurtuluş mücadelesininin ontolojik/epistemolojik özgürlükle mümkün olabileceğini düşünmüyor. Bütün bu nedenlerle de, hamaset diline/kültürüne yaslanıyor.
Haçlı emperyalizminin bütün tezahürleriyle nihai anlamda hesaplaşabilmek için, ontolojik/epistemolojik özgürlüğe, yüzyıllardır geciken-ertelenen-savsaklanan özgürlüğe acilen ihtiyacımız olduğunu hatırlamamız gerekir. İslamsız oportünist muhafazakarlık, oportünist dindarlık, İslamı araçsallaştırarak, istismar ederek, güçsüz ve etkisiz kılarak değersizleştiriyor. Aziz ve mükerrem İslam üzerinde oportünist/yerli-milli/resmi bir tekel oluşturmak, ortak, evrensel islami ufuk kaybına neden oluyor. Bugün, ahlaki/entelektüel/hukuki anlamı olmayan politik uygulamalar/baskılar-tercihler, boğucu sorunlara neden oluyor. Anlamaya, anlatmaya, yorumlamaya, konuşmaya, ifade etmeye değer hiç bir şey bulamıyoruz. Hakikatin siyasallaştırılması ve imaj'a indirgenmesi, hiç bir anlam/erdem/onur/değer ahlakına sahip olmayan, yalnızca çıkarını kutsallaştıran son insan'ı çoğaltıyor.
Derin patolojik narsizmle malul Haçlı-emperyalist liderler, çıkar ve ihtirasları için, patolojik narsizmle malul yerel politik figürleri diledikleri doğrultuda araçsallaştırabiliyor. Bütün bu kirli/karanlık ilişkiler, insani/ahlaki/vicdani/hukuki varoluşu/hayatı/dünyayı ve sahiciliği imkansız kılıyor. Kişisel ikbal peşinde sürüklenen, tek boyuta mahkum yapay politik figürler, tahakküm aracı bir dil ve söyleme hamaset kültürüyle meşruiyet kazandırmaya çalışıyor. (islamianaliz)











