Lübnan ordusu: İstikrar ve çatışma arasında / Grace Mikhael yazdı...
Lübnan, ülkenin güneyindeki güvenlik düzenlemeleri konusunda artan baskılarla karşı karşıya kalırken, bu durum ordunun iç siyasi çekişmelerin dışında kalma mücadelesinin merkezine yerleşiyor.
Lübnan ordusu artık sadece ülkenin güneyindeki güvenlik düzenlemelerini yerine getirmekle yükümlü değil, ülkenin siyasi geleceği konusunda giderek kızışan bir mücadelenin odak noktası. Birçok kişi için temel kaygı, ordunun istikrarının garantörü olarak kalıp kalmayacağı ya da iç bölünmeleri derinleştirebilecek bir çatışmaya itilip itilmeyeceğinde düğümleniyor.
Cumhurbaşkanı Joseph Avn'un ulusal egemenlik, Hizbullah ve İran konularında sergilediği sert tavır, bu meseleyi daha acil hale getirdi. Avn’dan yükselen bu söylemler tam da Lübnan Ordusu Komutanı General Rudolf Haykal’ın Pakistanlı mevkidaşı General Asım Münir'in daveti üzerine İslamabad'a gitmek için hazırlık yaptığı bir döneme denk geldi. Bu ziyaret haftalar öncesinden ayarlanmış olsa da, mevcut hassas siyasi ortam nedeniyle zamanlaması dikkat çekti.
Avn’un son çıkışı, Lübnan devletinin yönüne dair şimdiye kadarki en net göstergeyi oluşturuyor. Avn, CNN’e verdiği röportajda İran’ı ABD ile müzakerelerde Lübnan’ı bir pazarlık kozu olarak kullanmakla suçladı, Lübnan’ın çıkarlarının Tahran’ın çıkarlarıyla her zaman örtüşmediğini savundu.
Avn, Hizbullah Genel Sekreteri Şeyh Naim Kasım'ın Lübnan halkını temsil etmediğini söyleyerek daha da ileri gitti: “Onlar Lübnan halkı, Naim Kasım'ın halkı değil” dedi. Avn, İran Devrim Muhafızları'nın (IRGC) Lübnan'ın Lübnanlılara ait olduğunu anlaması gerektiğini belirterek, “Burası sizin değil, bizim ülkemiz” ifadelerini kullandı.
Bu açıklamalar, ateşkes düzenlemesi, Lübnan ordusunun ülkenin güneyinde geniş çaplı konuşlandırılması, devlet dışındaki askeri faaliyetlere kısıtlamalar getirilmesi ile siyaset ve güvenlik müzakerelerinin sürdürülmesini içeren sözde Washington Deklarasyonu’nun ortaya çıkmasıyla aynı zamana denk geldi.
Şeyh Kasım’a göre bu deklarasyon, “Lübnan halkının bir kısmının yok edilmesi ve geri kalanının boyun eğdirilmesi için bir yol haritasından" ibaret.
Bununla birlikte, önerilerin arkasında önemli bir soru ortaya çıkıyor: Önümüzdeki dönemde Lübnan ordusundan tam olarak ne bekleniyor?
Çözümün merkezi olarak ordu
Lübnan’ın siyasi yelpazesinin her kesiminde, ordunun ülkenin güneyi için yapılacak herhangi bir planın temel dayanağı olduğu konusunda geniş bir mutabakat var.
Tartışılan düzenlemeler, yeni uluslararası güçlere veya denetim mekanizmalarına dayanmıyor. Bunun yerine, ordunun varlığının genişletilmesine ve bölgedeki başlıca otorite olarak rolünün güçlendirilmesine odaklanıyor.
Ancak kağıt üzerinde basit gibi görünen bu durum, uygulamada çok daha karmaşık. Lübnan'ın güneyindeki bazı bölgeler hala işgal altında, İsrail saldırıları ve ihlalleri devam ediyor ve çatışmayla ilgili birçok siyasi mesele hala çözülmemiş durumda.
Dolayısıyla asıl soru, ordunun konuşlandırılıp konuşlandırılamayacağı değil, hangi görevi yerine getirmesi isteneceği ve bunun hangi siyasi koşullar altında yapılacağı.
Berri kırmızı çizgi çekiyor
Meclis Başkanı Nabih Berri’nin pozisyonu, Lübnan devleti içinde süregelen tartışmanın bir yönünü yansıtıyor.
Berri, “hibrit anlaşma” olarak adlandırdığı teklife itiraz ederek, ciddi bir anlaşmaya varılabilmesi için İsrail’in Lübnan’da işgal ettiği topraklardan çekilmesinin yanı sıra, karada, denizde ve havada kapsamlı bir ateşkesin sağlanmasının şart olduğunu belirtiyor. Berri aynı zamanda orduyu ve ordunun liderlik kadrosunu güçlü bir şekilde savunuyor.
Siyasi kaynaklar The Cradle'a, Berri'nin ordunun gelişmeler karşısıda profesyonel bir yaklaşım sergilediğini ve sahada neler başarılabileceğine dair gerçekçi değerlendirmeler sunduğuna inandığını aktarıyor.
Aynı kaynaklar, Berri'nin hem ordu komutanlığına hem de bir sonraki aşamayı yönetme kabiliyetine güvendiğini, kurumu kararlılıkla istikrarı gözeten az sayıdaki devlet organından biri olarak gördüğünü belirtiyor.
Kaynaklar, Haykal'ın Berri ile yaptığı son görüşmenin olumlu geçtiğini vurguluyor. Ordu komutanının, İsrail ile Washington'da yapılan görüşmelerle ilgili olarak Meclis Başkanı'na bilgi verdiği ve her iki tarafın da koordinasyonun sürdürülmesinde hemfikir olduğu kaydediliyor.
Bu kaynaklara göre Berri, daha sonra Haykal hakkında “Bu adamın bilgeliğinden şüphe yok” dedi.
Kaynaklar ayrıca, Haykal'ın İslamabad ziyaretini, geniş çaplı bir ateşkesi destekleyebilecek kanalları açık tutma çabasının bir parçası olarak nitelendiriyor. Haykal'ın ordunun önceliğinin istikrar ve sivil barış olduğunu yeniden teyit ederken, “pilot bölgeler” fikrine ilişkin çekincelerini dile getirdiği de aktarılıyor.
Bu bağlamda askeri bir kaynak, ordunun ülkenin karşı karşıya olduğu olağanüstü koşullara ilişkin mesleki değerlendirmelerini yaptığı ve siyasi otoritelerin kararlarını uyguladığının altını çiziyor. Buna göre; “ordu ulusal çıkarları diğer tüm hususların üzerinde tutarak, iç çatışmaya mahal vermeden görevini yerine getirmeye çalışıyor”.
Hizbullah’ın uyarısı: Orduyu sınamayın
Hizbullah’tan üst düzey kaynaklar ise meseleye farklı bir açıdan yaklaşıyor.
Bu kaynaklara göre sorun ordunun kendisi değil; verilen garantiler, uygulamalar ile İsrail’in taahhütlerine bağlı kalması gibi temel siyasi meseleler çözülmeden doğrudan güvenlik düzenlemelerine geçilmeye çalışılması.
Kaynaklar, Washington Deklarasyonu’nda yer alan “pilot bölgeler” kavramını şiddetle reddederek, bu tür aşamalı uygulamaların başka yerlerde başarısızlıkla sonuçlandığını öne sürüyorlar.
Kaynaklar, Oslo süreci de dahil olmak üzere geçmişteki deneyimleri örnek olarak gösteriyorlar.
Tartışmalarının merkezinde basit bir soru yer alıyor: Lübnan ordusundan, İsrail'in yıllarca uyguladığı askeri baskı ile başaramadığını gerçekleştirmesi mi bekleniyor?
Kaynaklar, ordunun böyle bir pozisyona sokulmasının, sadece sahadaki koşullar nedeniyle değil, aynı zamanda Lübnan'ın hassas siyasi ve mezhepsel dengesi nedeniyle de riskler barındırdığını savunuyor.
Ayrıca, ordunun ülke genelinde yükümlülüklerini yerine getirirken halihazırda personel, teçhizat ve maddi kaynaklarla ilgili zorluklarla karşı karşıya olduğunu belirtiyorlar.
Herhangi bir ilave görevin, geniş bir ulusal konsensüs gerektirdiğinin de altı çiziliyor. Ayrıca, orduya İsrail'in hedeflerine hizmet ettiği algısı yaratan görevlerin verilmesinin, askerlerin moralini etkileyebileceği ve bu durumun siyasi bölünmelerin üzerinde kalmayı başaran az sayıdaki ulusal kurumdan biri olan ordunun itibarını zedeleyebileceği konusunda uyarıyorlar.
Baskı ve ihtiyat arasında
Hararetli tartışmalara rağmen, ne Lübnanlı yetkililerin ne de yabancı aktörlerin orduyu herhangi bir Lübnan fraksiyonuyla çatışmaya sürüklemeye çalıştığına dair fazla bir işaret görülmüyor.
Bu durum, ABD'nin son zamanlarda Hizbullah'ı silahsızlandırmakla görevli özel birimlerin eğitimi konusunda yaptığı görüşmelere rağmen değişmiyor.
Daha net gibi görünen, ordunun iç çatışmanın tehlikelerini ülkedeki çoğu kurumdan daha iyi kavramış olması.
Aynı zamanda, Lübnan’ın önde gelen siyasi aktörleri, aralarındaki farklılıklara rağmen, ordunun ulusal istikrarın son dayanaklarından biri olmaya devam ettiğini teslim ediyorlar.
Muhtemel senaryo, ordunun son yıllarda olduğu gibi faaliyetlerine devam etmesi: Hükümet kararlarını uygulamak, iç çatışmalardan kaçınmak ve koşullar elverdiğinde varlığını güçlendirmek.
Ordu komutanlığının kendisini çatışmanın bir unsuru olarak gördüğüne dair bir kanıt yok. Aksine, ordu istikrarı korumaya ve ülkeyi yeni bir iç çatışma dalgasından korumaya niyetli görünüyor.
Beyrut’un bir sonraki aşama için oluşturduğu vizyon giderek şekilleniyor. Bu vizyonun savunucuları, devlet otoritesinin yeniden tesis edilmesinden, ulusal egemenliğin güçlendirilmesinden, silahların devlet kurumlarıyla sınırlandırılmasından ve Lübnan’ı yıllardır yıpratan bölgesel çatışmalardan uzaklaştırılmasından söz ediyor.
Ancak bu hedefleri gerçeğe dönüştürmek tamamen başka bir mesele.
Buradaki asıl zorluk, ordunun konuşlandırılması değil, Lübnan’daki siyasi aktörlerin, ordu ülkenin iç ihtilaflarına karışmadan görevini yerine getirebilmesi için gerekli desteği sağlamaya istekli olup olmadıkları.
Bir sonraki aşamanın başarılı olup olmayacağı, askeri konuşlandırmadan çok, Lübnan’daki siyasi aktörlerin, orduyu kutuplaşmadan koruyacak ve görevini yerine getirmesi için gerekli desteği sağlayacak bir mutabakata varma becerisine bağlı olacak.
Ordu, gelecekteki herhangi bir uzlaşmanın merkezinde yer alabilir, ancak Lübnan’ın siyasi çatışmalarını tek başına çözemez ve ülkeye sirayet etmeye devam eden bölgesel çatışmaların yükünü de tek başına taşıyamaz.
Savaş, ekonomik kriz ve siyasi kutuplaşma ile yıpranmış bir Lübnan’da, ordu hala ortak bir ulusal kurum olarak görülen az sayıdaki yapıdan birisi ve birçok kişi için iç çatışma ihtimaline karşı son savunma hattı.(Grace Mikhael/The Cradle)
Not: Analiz makalede yer alan görüşler yazara aittir, Hürseda Haber'in yayın politikasını yansıtmayabilir.

















