Trump'ın "Büyük Zafer" anlatısı neden çöküyor?
ABD ve İran arasında savaşın sonlandırılmasını hedefleyen mutabakat zaptının imzalanmasının ardından, çatışmanın nedenleri ve sonuçları Batı kamuoyunda ve siyasi çevrelerde tartışılmaya devam ediyor.
ABD Başkanı Donald Trump ve destekçileri, savaşın ilk günlerinde askeri operasyonları “tarihi bir başarı” olarak sunmaya çalışsalar da, sahadaki gelişmeler ve siyasi tablonun netleşmesiyle birlikte rüzgâr tersine döndü. Artık çok sayıda ABD’li ve Avrupalı analist, bu savaşı “stratejik bir hesap hatası” olarak nitelendiriyor. Washington’ın başlangıçtaki hedeflerinden geri adım atarak bir anlaşmaya mecbur kalması, hedeflenen sonuçların alınamadığının en somut göstergesi olarak yorumlanıyor.
Konuyla ilgili en sert eleştirilerden biri, ABD'li ünlü ekonomist ve Columbia Üniversitesi Profesörü Jeffrey Sachs’dan geldi. İran ile ABD arasında yaşanan 40 günlük savaşı değerlendiren Sachs, “Kesin olan bir şey varsa, o da bu savaşın asla yaşanmaması gerektiğidir. Savaş tamamen hayali varsayımlar üzerine kuruluydu; kısa süreli bir operasyon olacağı ve liderliğin tasfiyesiyle her şeyin hızla değişeceği düşünülüyordu. Bu bakış açısı, ortaya atıldığı gün bile gülünçtü, uygulamada ise tam bir hezimetle sonuçlandı” ifadelerini kullandı.
Sachs’ın görüşü, Trump yönetiminin İran konusundaki analizlerinde temel hatalar yaptığına inanan Amerikan siyasi ve akademik elitleri arasındaki derin endişeyi yansıtıyor. Bu kesime göre, ABD’li karar vericiler eksik istihbarat ve gerçeklikten kopuk varsayımlara dayanarak, İran’ın yoğun askeri baskı ve organize psikolojik operasyonlar karşısında hızla çökeceğini öngörmüşlerdi.
Savaş planlayıcıları; askeri saldırılar, ekonomik baskılar ve medya kampanyalarından oluşan bir stratejiyle İran’daki karar alma mekanizmasını felç edebileceklerini ve Washington’ın arzuladığı siyasi dönüşüme zemin hazırlayabileceklerini düşünmüşlerdi. Ancak sahadaki gelişmeler, bu tahminlerin İran’ın gerçekliğinden ne kadar uzak olduğunu gözler önüne serdi.
40 günlük savaş süresince İran’daki yönetim yapısında herhangi bir çöküş yaşanmadığı gibi; askeri, güvenlik ve siyasi kurumlar dayanışmalarını korumayı başardı. Üstelik bu süreçte İran’ın misilleme operasyonları ve gerilimin yayılması, savaşın ABD ve müttefikleri için maliyetinin, öngörülenlerin çok daha üzerine çıkmasına neden oldu.
Birçok Batılı uzman, Trump yönetiminin en büyük stratejik hatalarından birinin, İran toplumunun ve siyasi yapısının karmaşıklığına ilişkin basitleştirilmiş bakış açısı olduğuna inanıyor. Bu uzmanlara göre ABD'liler, dış baskının hızla iç istikrarsızlığa yol açacağını sanıyorlardı. Ancak savaş deneyimi, dış tehdit algısı altında İran toplumunun önemli bir kesiminin ulusal savunma mantığına destek verdiğini ve iç bölünmelerin ikincil plana itildiğini gösterdi.
Diğer yandan, Washington'ın bölgedeki güç dengelerini değiştirme yönündeki hedefi de gerçekleşmedi. Trump ve ekibi, savaşın başlangıcında bu operasyonun İran'ın bölgesel nüfuzunu kayda değer ölçüde azaltabileceğini ve Ortadoğu'da yeni bir düzenin oluşmasına zemin hazırlayabileceğini iddia etmişti. Savaşın sona ermesi ise, ne bu hedefin gerçekleştirilemediğini, ne de pek çok bölgesel aktörün artık ABD'nin stratejik hedeflerini gerçekleştirme kapasitesine ciddi şüphelerle yaklaştığını ortaya koydu.
Trump'ı eleştirenler ayrıca, savaşın beyan edilen hedefleri ile nihai sonucu arasındaki çelişkiye de dikkat çekiyor. Eğer savaşın temel amacı İran'ın stratejik yeteneklerini yok etmek, Tahran'ın siyasi davranışını değiştirmek veya iktidar yapısında köklü bir dönüşüm yaratmak idiyse; çatışmanın siyasi bir mutabakatla sona ermesi, bu hedeflerin hiçbirinin tam olarak gerçekleştirilemediğini gösteriyor. İşte bu yüzden pek çok Batılı uzman, 40 günlük savaşı siyasi arzular ile sahadaki gerçeklikler arasındaki uçurumun bir örneği olarak değerlendiriyor.
Bu bağlamda, bazı Amerikan medya kuruluşları da savaşa dair ilk dönemde benimsedikleri anlatıyı yavaş yavaş yeniden gözden geçiriyor. Çatışmaların ilk günlerinde, Washington’daki siyasi atmosferin etkisiyle birçok yayın kuruluşu ABD’nin hızlı bir zafer kazanacağı ihtimali üzerinde duruyordu. Ancak bugün yapılan yeni değerlendirmeler, artık büyük ölçüde savaşın ekonomik, siyasi ve güvenlik maliyetlerine odaklanmış durumda.
Analistlerin mercek altına aldığı bir diğer konu ise, bu savaşın Trump yönetimi üzerindeki iç siyasi yansımaları oldu. ABD Başkanı Trump, çatışma öncesinde kendisini “maliyetli savaşlardan kaçınan bir siyasetçi” olarak konumlandırmaya çalışıyordu. Irak ve Afganistan’daki uzun soluklu savaşları defalarca eleştiren Trump, Washington’ı yıpratıcı çatışmalardan uzak tutma sözü vermişti. Ancak İran ile savaşa girilmesi, siyasi tabanının bir kısmının dahi bu kararın gerekliliği konusunda şüpheye düşmesine yol açtı.
Ekonomik açıdan bakıldığında ise savaş, ABD ve müttefikleri için geniş çaplı sonuçlar doğurdu. Enerji piyasalarındaki belirsizliğin artması, enerji koridorlarının güvenliğine dair endişeler ile askeri operasyonların doğrudan ve dolaylı maliyetleri, küresel ekonomi üzerinde katmerli bir baskı oluşturan temel unsurlar oldu. Her ne kadar Tahran ve Washington arasındaki mutabakat zaptının imzalanmasıyla birlikte bu endişelerin bir kısmı hafiflemiş olsa da, pek çok uzman, küresel ekonomiye yüklenen maliyetlerin göz ardı edilemeyecek düzeyde olduğu görüşünde birleşiyor.
Böylesi bir tabloda, “Bu savaş gerçekten gerekli miydi?” sorusu her zamankinden daha fazla gündeme geliyor. Trump yönetimine yönelik eleştiriler, bu sorunun cevabının “hayır” olduğunu savunuyor. Eleştirmenlere göre, ağır insani, ekonomik ve güvenlik maliyetlerine katlanmaya gerek kalmadan kullanılabilecek diplomatik ve siyasi çözüm yolları en başından beri mevcuttu. Bu perspektiften bakıldığında savaş; kaçınılmaz bir krizin sonucu değil, aksine bir dizi hatalı hesaplamanın ve bölgesel gerçekliklerin yanlış yorumlanmasının bir ürünüydü.
Savaşın sona ermesinin ardından bugün en dikkat çekici unsur, başlangıçtaki vaatler ile nihai sonuçlar arasındaki o uçurumdur. Bölgedeki denklemleri kısa sürede değiştireceği varsayılan savaş; nihayetinde ilan edilen stratejik hedeflere ulaşılamadan noktalanmış durumdadır. İran ne çöktü, ne siyasi yapısı değişti ne de savaş planlayıcılarının vadettiği o yeni düzen kuruldu.
İşte bu sebeple, bugün birçok Batılı analist, İran’a yönelik 40 günlük savaşı bir Amerikan güç gösterisinin sembolü olarak değil; aksine, Jeffrey Sachs’ın da belirttiği üzere, en başından kaçınılması gereken devasa bir stratejik hata olarak ele almaktadır. Belki de bu savaşın en acı dersi tam olarak budur: Siyasi hayaller ve gerçeklikten kopuk varsayımlar üzerine inşa edilen kararlar, dünyanın en güçlü aktörlerini bile, başlangıçtaki hedeflerinden tamamen sapmış sonuçlara sürükleyebilir.(Mehr)

















