Trump’ın Suriye’den istediği tehlikeli ve kötü niyetlidir
Araştırmacı Said Elhaj; Trump’ın Suriye’yi Hizbullah’a karşı konumlandırma çabalarını, ABD’nin İsrail merkezli Ortadoğu politikasını ve bölgeyi uzun vadeli bir istikrarsızlık sarmalına itmeyi hedefleyen vekalet savaşı planının şifrelerini kaleme aldı.
ABD Başkanı Donald Trump, İran ile anlaşma imzalamadan birkaç hafta önce NBC News ekranlarında dikkat çeken bir açıklama yaptı. İsrail’in Hizbullah’a yönelik saldırılarında daha nokta atışı/isabetli hareket etmesi gerektiğini söylerken, Suriye’nin bu süreçte rol oynayabileceğini iddia etti ve Suriye Devlet Başkanı Ahmed Eş-Şara’yı "çok iyi bir lider" diyerek övdü.
İlk bakışta bu sözler, Trump’ın Suriye yönetimine sıcak baktığı, onu desteklediği ve bazı kritik dosyalarda Şam’a güvendiği izlenimini uyandırabilir. Aslında Trump yönetiminin bugüne kadarki söylem ve eylemleri de bu algıyı besler nitelikteydi. Washington; yeni Suriye yönetimine şans verilmesi gerektiğini savunmuş, bazı yaptırımları askıya almış, liderler düzeyinde temaslar kurmuş, SDG’ye olan desteğini azaltarak Suriye’deki bazı üslerinden çekilmişti.
Madalyonun öteki yüzü: ABD gerçekten Suriye'nin iyiliğini mi istiyor?
Peki, sahada durum gerçekten göründüğü gibi mi? Trump ve ABD yönetimi, Suriye’nin çıkarlarını mı gözetiyor?
Eğer öyle olsaydı, ABD, İsrail’in Suriye’ye yönelik bitmek bilmeyen saldırılarına ve ihlallerine sessiz kalmazdı. Hatırlayalım; Esed rejiminin devrildiği ilk andan itibaren İsrail, Suriye’yi hedef almaya başladı. 1974 tarihli "Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması"nı tek taraflı feshettiğini duyurarak yüzlerce kilometrekarelik Suriye toprağını işgal etti ve devletin askerî mühimmat depolarını vurdu. Bununla da yetinmeyerek, Suriye’yi bölme planı doğrultusunda SDG ve bazı Dürzi gruplara destek verdiğini ilan etti; Suriye ordusunu ve Savunma Bakanlığını bombaladı.
Tüm bu saldırılar yaşanırken ABD’den ne bir itiraz ne de bir kınama geldi. Aksine, İsrail’i destekleyen açıklamalara şahit olduk. Bu durum şaşırtıcı değil; çünkü ABD’nin ve özellikle Trump’ın bölge politikasının merkezinde her zaman İsrail’in güvenliği ve çıkarları yer alıyor.
Trump, ilk başkanlık döneminde İsrail’in on yıllardır Washington’dan beklediği stratejik adımları gözünü kırpmadan atmıştı: ABD Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşıdı ve Suriye toprağı olan Golan Tepeleri’nin İsrail tarafından ilhakını resmen tanıdı. Son seçim kampanyasında ise vites yükselterek hem Batı Şeria’nın ilhakını tanıma sözü verdi hem de İsrail’in sınırlarının genişlemesi gerektiğine vurgu yaptı. Yani İsrail’in Suriye, Lübnan, hatta belki Ürdün ve Mısır’a doğru yayılmacı politikasını meşru görebileceğinin sinyallerini açıkça verdi.
Nitekim Suriye-İsrail müzakerelerinde bile ABD, yeni işgal ettiği bölgelerden çekilmesi için İsrail’e en ufak bir baskı uygulamadı. Gazze’deki soykırım boyutuna varan savaşta Tel Aviv’e sınırsız destek veren, Lübnan işgaline göz yuman ABD, Siyonist yönetimin yıllardır hayalini kurduğu İran’a karşı ortak savaş senaryosunu da yine Trump döneminde hayata geçirdi.
Trump'ın asıl hedefi: Vekalet savaşı ve bölgesel istikrarsızlık
Bu tablonun ışığında, Trump’ın "Suriye, Hizbullah’a karşı rol üstlenebilir" açıklamasını nasıl okumalıyız?
Açıkça görülüyor ki Trump’ın buradaki ana stratejisi, Netanyahu ile Lübnan konusundaki bazı detaylarda ayrışsa bile, günün sonunda İsrail’in çıkarlarını korumaktır. Hedef Hizbullah’ın çökertilmesidir; ancak Trump, bu kanlı süreçte İsrail’in askerî ve ekonomik olarak yıpranmasını istemiyor. Bu yüzden bu "kirli işi" başka bir aktöre, yani Suriye’ye ihale etmeye çalışıyor.
Plan çok açık: İsrail’i korurken hem Hizbullah’ı hem Lübnan’ı hem de Suriye’yi sonu gelmez, kazananı olmayan uzun vadeli bir çatışma sarmalına itmek. İç fay hatları son derece hassas olan Suriye’nin böyle bir kaosa sürüklenmesi, ülkenin istikrarını ve uzun vadede toprak bütünlüğünü tamamen dinamitleyecektir. Lübnan’da başlayacak bu yangın, Suriye üzerinden başta Türkiye olmak üzere tüm bölgeye sıçrayacaktır.
Özetle Trump, bir taşla çok sayıda kuş vurmak istiyor: Ağır bedelleri olacak bu vekalet savaşını Suriye’ye taşıyarak İsrail’i rahatlatmayı ve "Büyük İsrail" projesine hizmet edecek şekilde Lübnan, Suriye ve Türkiye’yi kapsayan devasa bir istikrarsızlık kuşağı yaratmayı umuyor.
Türkiye ve Suriye'nin ortak direnişi
Suriye’deki istikrarın hem Şam’ın hem de Ankara’nın millî güvenliği için hayati bir unsur olduğunu ABD başkanı da çok iyi biliyor. Bu yüzden Trump’ın bu hamlesini, doğrudan Suriye ve Türkiye’nin güvenliğini hedef alan koordineli bir plan olarak değerlendirmek zorundayız.
Bu kirli senaryoyu boşa çıkarmanın ve Türkiye’nin millî güvenliğini korumanın yolu, Gazze ve Lübnan’da İsrail barbarlığına karşı direnen cephenin desteklenmesinden geçiyor. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan da tehlikenin büyüklüğünü şu sözlerle net bir şekilde ortaya koymuştu:
"İsrail’in Suriye ve Lübnan’a yönelik saldırıları, bu iki kardeş ülkeyi olduğu kadar artık Türkiye’yi de tehdit eder bir noktaya taşınmıştır."
Erdoğan’ın, Türkiye’nin Suriye ve Lübnan’a yönelik hiçbir İsrail saldırısına kayıtsız kalmayacağını vurgulaması, Washington ve Tel Aviv’e verilmiş çok net bir mesajdır.
Suriye yönetimi de bu konuda Türkiye ile aynı çizgide duruyor. Devlet Başkanı Ahmed Eş-Şara, ülkesinin Lübnan’da Hizbullah’a karşı bir müdahalede bulunacağı iddialarını "söylenti" olarak nitelendirip kesin bir dille yalanlayarak Trump’ın teklifini elinin tersiyle itti.
Ancak unutmamak gerekir ki bu reddedişin ardından ABD’nin baskı, tehdit ve yeni yaptırım hamleleri gecikmeyecektir. Bu süreçte hem Suriye’nin hem de Türkiye’nin son derece uyanık olması, ortak bir direnç mekanizması geliştirmesi ve masadaki tüm kötü senaryolara karşı hazırlıklı hareket etmesi hayati bir zorunluluktur. (Said Elhaj/Fokus+)
Not: Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Hürseda Haber'in yayın politikasını yansıtmayabilir.

















