Küresel sistemin çöküşünün eşiğindeyiz / Doğan Akdeniz yazdı...
"Asya’nın direniş odakları karşısında Amerikan askeri gücünün yenilmezlik efsanesi çökmüştür. Bu durum, sadece bölgesel bir denge değişimi değil, Atlantik’in uzak coğrafyalarda artık istediği gibi at oynatamayacağının en net ilanıdır."
Uluslararası ilişkiler tarihi, emperyalist hegemonya merkezlerinin kendi koydukları kuralları çiğnemek zorunda kaldıkları dönemleri büyük kırılma anları olarak kaydeder.
Bugün, 2026 yılının Haziran ayında, tam da böyle bir tarihsel eşiğin, küresel güç dengelerindeki tek kutuplu dayatmanın nihai iflasının tam ortasında bulunuyoruz.
Atlantik cephesi, Washington’dan Brüksel’e kadar uzanan hat boyunca ekonomik, siyasi ve askeri dayatmalarla dünyayı kontrol altında tutabileceği yanılsamasına sıkı sıkıya sarılmaya devam etse de sahadaki gerçekler bambaşka bir dünyanın şafağını müjdeliyor. Bu yeni dünya, Batı merkezli küresel sömürü mekanizmalarına başkaldıran, egemenlik haklarını koruyan ve üretimi esas alan Avrasya coğrafyasının öncülüğünde yükselmektedir.
Hürmüz Boğazı restleşmesi
Bu kırılmanın en sıcak ve somut örneği, geçen günlerde G7 Zirvesi’nin hemen ardından yaşanan ve uluslararası siyaseti temelinden sarsan ABD-İran eksenli gelişmelerdir. ABD Başkanı Trump yönetiminin tüm tehditkar retoriğine, bölgeye uçak gemileri sevk eden Batılı ittifakın gövde gösterilerine rağmen, emperyalizmin Ortadoğu’yu tamamen boyunduruk altına alma planları bir kez daha duvara toslamıştır. İsrail’in bölgedeki saldırgan politikalarına ve Lübnan’a yönelik yeni cephe açma girişimlerine karşı İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatma resti, Batı’nın enerji koridorları üzerindeki kırılganlığını tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermiştir.
Avrupa başkentlerinde panik dalgasına yol açan enerji krizi korkusu, Washington’u Tahran ile masaya oturmak ve geri adım atmak zorunda bırakmıştır.
Öteden beri savunduğum üzere, Asya’nın direniş odakları karşısında Amerikan askeri gücünün yenilmezlik efsanesi çökmüştür. Bu durum, sadece bölgesel bir denge değişimi değil, Atlantik’in uzak coğrafyalarda artık istediği gibi at oynatamayacağının en net ilanıdır.
Ukrayna sahasındaki tükeniş
Benzer bir tükeniş tablosu Ukrayna sahasında da yaşanmaktadır. NATO’nun Rusya’yı çevreleme ve istikrarsızlaştırma stratejisinin koçbaşı olarak kullanılan Kiev yönetimi, Batı’dan gelen milyarlarca dolarlık askeri fonlara ve silahlara rağmen cephede tamamen tıkanmıştır.
Rusya’nın askeri ve ekonomik dayanıklılığı, Batı’nın tek taraflı yaptırım mekanizmalarını boşa çıkartmış, Atlantik ittifakı kendi yarattığı krizin ekonomik faturasını ödemekle karşı karşıya kalmıştır. Karadeniz’de tırmandırılmak istenen gerilim, ticari gemilere yönelik kışkırtıcı saldırılar ve insansız hava araçlarıyla yürütülen provokasyonlar ise doğrudan Türkiye’nin seyrüsefer güvenliğini ve bölgesel çıkarlarını tehdit etmektedir.
Türkiye’nin bu süreçte sergilemesi gereken tavır, NATO amigoluğu yapmak değil; Karadeniz’in bir Amerikan gölüne dönüştürülmesini engelleyen Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne sıkı sıkıya sarılarak Rusya ile bölgesel istikrar temelinde işbirliğini derinleştirmektir.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Moskova’da mevkidaşı Sergey Lavrov ile yaptığı son görüşmeler, Karadeniz’de güvenlik ve ortak çıkarların korunması açısından diplomatik bir zorunluluktur. Çünkü biliyoruz ki Karadeniz’de barış, ancak kıyıdaş devletlerin devlet aklıyla inşa edilebilir, Washington’ın savaş senaryolarıyla değil.
Jeopolitik sarsıntılar karşısında türkiye
Küresel ölçekte bu jeopolitik sarsıntılar yaşanırken, Türkiye kendini çok boyutlu bir diplomasi trafiğinin ve tarihi fırsatların tam merkezinde bulmaktadır. 2026 yılı içerisinde ülkemizin ev sahipliği yapacağı NATO Liderler Zirvesi, COP31 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı ve en önemlisi Türk Devletleri Teşkilatı’nın (TDT) 13. Devlet Başkanları Zirvesi, Ankara’ya çok katmanlı bir diplomasi yürütebilmesi için az rastlanır bir alan açmaktadır. Ancak bu zirveleri sadece lojistik birer ev sahipliği başarısı olarak görmek, tarihi bir miyopluk olur.
Türkiye için temel mesele, Atlantik’in köhneleşmiş güvenlik mimarisine payandalık yapmak değil TDT başta olmak üzere, Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifi, Orta Koridor, Irak ile yürütülen Kalkınma Yolu Projesi gibi bağlantısallık hamlelerini hayata geçirerek Avrasya’nın merkez üssü haline gelmektir.
Suriye sahasındaki sınav
Tam da bu noktada, Türk dış politikasının en hayati sınavı Suriye sahasında verilmektedir.
Yıllardır vurguladığımız üzere, Türkiye’nin güvenliği ve toprak bütünlüğü, Suriye’nin toprak bütünlüğünden ve Şam yönetimiyle meşru, doğrudan işbirliğinden geçmektedir. ABD ve İsrail’in açık desteğiyle Suriye’nin kuzeyinde bir ‘terör koridoru’ kurmaya çalışan, kendisini sahte demokratik maskelerle meşrulaştırmaya çalışan PKK/PYD/YPG terör yapılanması, sadece Suriye’yi değil, Türkiye’yi de hedef alan bir emperyalist acentedir.
Sahadaki tablo göstermektedir ki ABD ve İsrail’in bölgedeki varlığı sürdükçe bu bölücü yapı masada zamana oynamaya, egemenliği kemirmeye devam edecektir.
Ankara’nın ‘Terörsüz Türkiye’ hedefi, hamasi nutuklarla veya geçici mutabakatlarla kazanılamaz. Yapılması gereken tek ve radikal hamle, Şam ile askeri, siyasi ve ekonomik tam ittifak kurarak Suriye’nin kuzeyindeki bölücü terör yuvalarını ortak askeri operasyonlarla tamamen tasfiye etmektir. Emperyalizmin bölgedeki piyonlarını temizlemenin yegane formülü budur.
Washıngton’un taktiksel tavizleri ve Mavi Vatan
Eş zamanlı olarak Batı cephesinde de dikkat çekici gelişmeler yaşanmaktadır. ABD’de görülen Halkbank davasının Trump yönetimiyle varılan antlaşma çerçevesinde düşürülmesi aşamasına gelinmesi, bazı çevrelerce ‘Washington ile stratejik uyum’ olarak pazarlanmak istenebilir. Oysa bu gelişme, ABD’nin Türkiye’yi tamamen kaybetmemek adına uygulamak zorunda kaldığı taktiksel bir tavizden ibaret olur.
Emperyalizmle hiçbir zaman kalıcı bir stratejik uyum sağlanamaz zira onların doğası boyunduruk altına almayı emreder. Nitekim Ege ve Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY)’nin arkasına dizilen, Avrupa güvenlik mimarisi üzerinden Türkiye karşıtı cepheyi konsolide etmeye çalışan bir Batı gerçeği karşımızda durmaktadır. Türkiye, Doğu Akdeniz’deki Mavi Vatan çıkarlarını korumak için Batı’nın icazetine değil, kendi donanmasına ve Asya’daki müttefiklerine güvenmek zorundadır.
Asya çağının yükselişi
Sonuç olarak dünya, iki kutuplu ya da tek kutuplu düzenlerin geride kaldığı, çok kutuplu yeni bir dönemin doğum sancılarını çekmektedir. Ekonomik dinamizmini kaybeden, toplumsal çelişkilerle boğuşan ve askeri zorbalığı artık caydırıcı olmaktan çıkan Atlantik bloku gerilemektedir. Buna karşın, Şanghay İşbirliği Örgütü’nden BRICS’e, Türk Devletleri Teşkilatı’ndan bölgesel direnç odaklarına kadar uzanan geniş Avrasya coğrafyası, insanlığın yeni çekim merkezidir. Türkiye, tarihsel birikimi, jeopolitik konumu ve milli çıkarları gereği yüzünü tereddütsüz bir şekilde Asya çağının yükselen şafağına dönmelidir. Bugün bu durum artık bir tercih değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin huzuru için yegane çıkış yoludur. Gelecek, emperyalizme boyun eğmeyenlerin, üretenlerin ve birleşen Asya’nın olacaktır.(Doğan Akdeniz/Aydınlık)

















