Trump'ın stratejik çıkmazı; İran baskı denklemini nasıl bozdu?
Washington Post'un ABD istihbarat değerlendirmelerine dayandırdığı habere göre, Donald Trump'ın İran'a yönelik baskı stratejisi çıkmaza girdi.
ABD'nin stratejik literatüründe, askeri baskı, ekonomik yaptırımlar, psikolojik operasyonlar ve sürekli tehdidin birleşiminin karşı tarafın stratejik hesaplarını değiştirebileceği varsayımı her zaman var olmuştur. Uluslararası ilişkilerde "zorlayıcı diplomasi" olarak bilinen bu model, son on yıllarda birçok ülkeye karşı uygulanmıştır. Ancak ABD ile İran arasındaki son karşı karşıya geliş, bu modelin tüm aktörler karşısında aynı şekilde işlemediğini ve başarısının hedef ülkenin yapısal, siyasi ve psikolojik özelliklerine bağlı olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.
Bu çerçevede, Washington Post gazetesi, ABD istihbarat değerlendirmelerine dayandırdığı haberinde, Donald Trump'ın İran üzerindeki baskıyı artırmak ve çatışmayı tırmandırmak amacıyla benimsediği stratejinin çıkmaza girdiğini bildirdi. Habere göre, ABD istihbarat kurumları Washington'un askeri saldırılarının Tahran'ın davranışını veya stratejik tutumunu değiştiremeyeceği görüşünde. Raporda ayrıca, bu sürecin devam etmesinin çatışmayı yıpratıcı bir hale getirmesinin yanı sıra Beyaz Saray için önemli siyasi maliyetler doğuracağı, özellikle de Amerikan kamuoyunun savaşın sürdürülmesine verdiği desteğin giderek azaldığı vurgulanıyor.
Bu değerlendirme, ABD'nin güvenlik ve askeri politikalarının etkinliğini ölçmekle görevli kurumlar tarafından dile getirildiği için daha da önem kazanıyor. Başka bir ifadeyle mesele yalnızca medyada yer alan bir analiz değil; ABD'nin güvenlik karar alma mekanizması içinde yeni bir yaklaşımın oluştuğunun göstergesi. Bu yaklaşım, askeri araçların İran'ın davranışını değiştirmedeki sınırlılığını ortaya koyuyor.
ABD'nin dünyanın farklı bölgelerinde defalarca uyguladığı bu strateji neden İran karşısında beklenen sonucu vermedi?
Bu sorunun cevabı, İran'ın daha önce ABD'nin zorlayıcı politikalarına maruz kalan birçok ülkeden niteliksel olarak farklı olmasında aranmalıdır. Siyasi psikoloji teorilerine göre, dış baskının başarılı olmasının en önemli unsurlarından biri, hedef toplumda çaresizlik hissi ve psikolojik çöküş oluşturmaktır. Toplum, direnişin maliyetinin geri adım atmaktan daha yüksek olduğuna inanırsa siyasi davranış değişikliği için zemin oluşur. Ancak toplum dış tehdidi yalnızca bir güvenlik krizi değil, aynı zamanda ulusal kimliğine ve bağımsızlığına yönelik bir saldırı olarak görürse sonuç tam tersine döner.
Bu gibi durumlarda, siyaset psikologlarının "dış tehdit karşısında bütünleşme" olarak adlandırdığı olgu devreye girer. Dış tehdit, iç anlaşmazlıkları büyük ölçüde geri plana iter ve toplumun önceliği ulusal güvenliği korumak ile düşmanın başarılı olmasını engellemek haline gelir. Tarihte birçok savaşta görülen bu model, bugün ABD istihbaratının İran'a ilişkin değerlendirmelerinde de gözlemlenmektedir.
Öte yandan İran, yalnızca klasik güç ölçütleriyle değerlendirilebilecek askeri bir aktör değildir. İran'ın güç yapısı, askeri ve füze kapasitesinden jeopolitik derinliğe, uzun yıllara dayanan kriz yönetimi tecrübesinden hızlı toparlanma kabiliyetine ve en önemlisi baskı koşullarına yüksek uyum kapasitesine kadar sert ve yumuşak güç unsurlarının birleşimine dayanmaktadır. Bu nedenle baskı seviyesi arttıkça ülkenin gizli kapasitesinin önemli bir bölümü de harekete geçmektedir. Bu kapasite ise baskı stratejisini tasarlayanların ilk hesaplarında genellikle yeterince dikkate alınmamaktadır.
ABD'nin önemli stratejik hataları
ABD'nin önemli stratejik hatalarından biri de güç kavramına doğrusal bakmasıdır. Bu anlayışta, askeri veya ekonomik zarar verildiğinde karşı tarafın karar alma kapasitesinin de aynı oranda azalacağı varsayılmaktadır. Ancak İran söz konusu olduğunda baskı ile güç arasındaki ilişki zorunlu olarak doğrusal değildir. Pek çok durumda dış baskı, gücü azaltmak yerine yeniden üretmiştir. Kırk yıllık yaptırımlar, savaş, sabotaj operasyonları ve çeşitli güvenlik baskıları, İran'ın karar alma yapısının zaman içinde kriz koşullarına uyum sağlayacak çok sayıda mekanizma geliştirdiğini göstermiştir.
Caydırıcılık teorileri açısından bakıldığında ise her askeri eylemin temel amacı karşı tarafın hesaplarını değiştirmektir. Eğer askeri saldırı bu değişimi sağlayamazsa caydırıcılığın hedefi de gerçekleşmemiş olur. Washington Post'un haberi tam da bu noktaya işaret ediyor. ABD istihbarat kurumlarının değerlendirmeleri, askeri saldırıların İran'ın stratejik davranışını değiştiremediğini gösteriyor. Bu da askeri gücün, ilk beklentinin aksine, İran'ın karar alma sürecinde maliyet-fayda dengesini yeniden şekillendiremediği anlamına geliyor.
Tahran ile Washington'un zaman kavramına bakışı
Bir diğer önemli nokta ise Tahran ile Washington'un zaman kavramına bakışındaki farklılıktır. Amerikalı siyasetçiler, özellikle seçim dönemlerinde, genellikle hızlı ve kamuoyuna sunulabilir başarılar elde etmeye odaklanırlar. Onlar açısından dış politikanın başarısı ya da başarısızlığı büyük ölçüde iç seçim döngüsüyle bağlantılıdır. Buna karşılık, İran'da stratejik karar alma süreçleri çoğunlukla uzun vadeli perspektiflere dayanmaktadır. Bu zaman anlayışındaki farklılık, yıpratma stratejisinin İran üzerinde baskı kurmaktan ziyade zamanla ABD'li karar alıcılar üzerinde daha fazla maliyet oluşturmasına neden olmaktadır.
Meselenin bir diğer boyutu ise Amerikan kamuoyudur. Afganistan ve Irak savaşlarının tecrübesi, ABD toplumunun uzun süreli savaşlara girilmesine karşı yüksek hassasiyet geliştirdiğini göstermiştir. Çatışma süresi uzadıkça ve somut bir sonuç elde edilemedikçe, ABD yönetimi üzerindeki siyasi baskı da artmaktadır. Bu nedenle ABD istihbarat çevrelerinin en önemli kaygılarından biri yalnızca savaş alanı değil, aynı zamanda bu sürecin devam etmesinin Trump yönetimi açısından doğuracağı iç siyasi sonuçlardır.
Liderlik psikolojisi açısından da, bir siyasi lider itibarının önemli bir bölümünü belirli bir stratejinin başarısı üzerine inşa ettiğinde, o stratejiden geri adım atması daha zor hale gelir. Böyle bir durumda, başarı ihtimali azalsa bile politikanın sürdürülme olasılığı artar. Karar alma psikolojisinde bu durum "bağlılık tuzağı" (commitment trap) olarak adlandırılmaktadır. Bu durum, karar alıcıları geçmişteki başarısızlıkları telafi etmek amacıyla daha fazla maliyet üstlendikleri, ancak farklı bir sonuca ulaşamadıkları bir döngüye sürükleyebilir.
Sonuç
Sonuç olarak, bugün ABD istihbarat değerlendirmelerinde görülen tablo, yalnızca savaşın gidişatına ilişkin bir rapordan ibaret değil; aynı zamanda İran karşısında baskı stratejisinin sınırlarının zımni bir kabulüdür. Son aylarda yaşananlar, stratejik derinliğe, yüksek dayanıklılık kapasitesine, bütünleşik bir karar alma yapısına ve uzun yıllara dayanan kriz yönetimi deneyimine sahip bir ülkenin, diğer ülkeler için tasarlanmış modellerle yönetilemeyeceğini göstermiştir.
Bu nedenle denilebilir ki ABD'nin temel sorunu yalnızca bir askeri operasyonun başarısızlığı ya da siyasi bir taktiğin sonuç vermemesi değil, baskının otomatik olarak davranış değişikliğine yol açacağı varsayımına dayanan düşünsel çerçevenin yetersizliğidir. Oysa İran örneğinde dış baskı, stratejik iradeyi zayıflatmak bir yana, ülkenin gizli güç kapasitesini harekete geçirmiş, iç bütünleşmeyi artırmış ve direniş anlayışını güçlendirmiştir. Bu açıdan ABD istihbarat raporları, yalnızca belirli bir dönemin değerlendirmesi değil, Washington'un İran politikasının en temel varsayımlarından birinin yeniden gözden geçirilmeye başlandığının işareti olarak görülmelidir. Bu varsayım ise bugün her zamankinden daha fazla sahadaki gerçeklerden uzak görünmektedir.(Mehr)

















