Savaşın kendi sınırına çarpması: İran, ABD ve zorunlu diyaloğun jeopolitiği
"Trump’ın geri adımı, İran’ın mutlak zaferi ya da İsrail’in mutlak yenilgisi olarak okunmamalıdır; daha çok, tarafların birbirlerinin sınırına çarptığı bir karar verilemezlik anı olarak görülmelidir."
9–11 Haziran 2026 tarihleri arasında Batı Asya’da yaşanan gelişmeler, yalnızca son bir yıldır devam eden askerî gerilimin yeni bir aşaması olarak okunamaz. Bu tabloyu basitçe “kim kimi vurdu?” sorusuna indirgemek, bölgede meydana gelen asıl dönüşümü gözden kaçırmak anlamına gelir. Çünkü yaşananlar, kırk yedi yıldır tehdit, caydırıcılık ve direniş ekseni ve vekâlet savaşları üzerinden yürüyen ABD-İsrail-İran rekabetinin yeni bir tarihsel eşiğe ulaştığını göstermektedir. Asıl mesele, diplomasinin savaş tehdidiyle; savaş tehdidinin ise enerji piyasaları, nükleer caydırıcılık, deniz ticaret yolları ve vekâlet savaşlarıyla iç içe geçtiği yeni bir jeopolitik denklemin ortaya çıkmış olmasıdır. Daha da önemlisi, kırk yedi yıl boyunca büyük ölçüde potansiyel düzeyde kalan çatışma ilk kez bu ölçekte doğrudan askerî karşılaşmaya dönüşmüş ve böylece bölgesel siyasette geri dönüşü olmayan bir eşik aşılmıştır. Kısacası, cin şişeden çıkmıştır.
Son iki-üç aydır Tahran ile Washington arasında Pakistan, Umman, Katar ve bazı Avrupa başkentleri üzerinden yürütüldüğü anlaşılan diplomatik trafik, aslında yeni bir bölgesel denge arayışının işaretidir. Nükleer dosya, yaptırımlar, deniz ablukası, Hürmüz Boğazı’nın güvenliği ve İran’ın bölgesel müttefikleri bu pazarlığın görünen başlıklarıdır. Fakat bu dosyanın kalbinde Lübnan vardır. İran açısından Lübnan, müzakere edilecek sıradan bir cephe değil; bölgesel caydırıcılık mimarisinin ana kolonlarından biridir.
Bu nedenle Trump’ın “anlaşma tamam” açıklaması, sadece Washington’un diplomatik başarısı olarak okunamaz. Eğer İran gerçekten masada Lübnan şartını öne sürdüyse ve İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarının durması bu pazarlığın parçası haline geldiyse, burada daha derin bir sonuç vardır: Tahran, askeri baskı altında bile bölgesel dosyaları birbirinden ayırmamış; Hürmüz, nükleer pazarlık ve Lübnan cephesini aynı stratejik denklem içinde tutmuştur.
Tam da burada olayların epistemolojik boyutu devreye giriyor. Her iki taraf da kendi çerçeveleme etkisini dayatmaktadır. Olayın “kendinde şey” olarak bilinemezliği, siyasal propagandanın malzemesi haline gelir. Apache’nin nasıl düştüğü, kimin neyi üstlendiği, hangi saldırının hangi saldırıya cevap olduğu, artık yalnızca askeri istihbarat konusu değildir; aynı zamanda algı yönetiminin hammaddesidir.
İran’ın Apache olayını açıkça üstlenmemesi, ama ABD’ye dönük daha görünür bir misilleme kapasitesi sergilemesi, klasik askeri mantığın ötesinde bir caydırıcılık tekniğidir. Burada amaç sadece zarar vermek değildir; belirsizlik üretmektir. Çünkü uluslararası ilişkilerde bazen en güçlü tehdit, açıkça söylenen değil, karşı tarafın zihninde tamamlanmaya bırakılan tehdittir. “Biz yaptık” demeden “yapabilecek kapasitedeyiz” mesajını vermek, asimetrik caydırıcılığın en etkili biçimlerinden biridir.
Thomas Schelling’in çatışma stratejisi üzerine çalışmaları, bu noktada imdadımıza yetişir: Rasyonel aktörler, irrasyonel görünme kapasiteleriyle müzakere gücü kazanırlar. İran’ın misillemesi ve ABD’nin “en yüksek alarm seviyesi” ilan etmesi, bu stratejik irrasyonalitenin tezahürleridir. Her iki taraf da karşı tarafa şu mesajı vermektedir: “Daha ileri gidebilirim; beni durduracak bir iç engelim yok.”
Fakat bu oyun sınırsız değildir. Çünkü Hürmüz Boğazı herhangi bir deniz hattı değildir. Dünya enerji akışının, petrol fiyatlarının, sigorta maliyetlerinin ve küresel tedarik zincirlerinin en hassas düğümlerinden biridir. İran’ın “ya herkes petrol ve gaz ihraç eder ya da hiç kimse” mesajı, sadece askeri değil, doğrudan makroekonomik bir tehdittir. Bu tehdit petrol fiyatlarını, enflasyon beklentilerini, merkez bankalarının faiz patikasını ve küresel büyüme görünümünü etkileyebilecek niteliktedir.
Bu yüzden Trump’ın saldırıyı iptal etmesi, yalnızca askeri bir geri adım olarak değil, ekonomik rasyonaliteye dönüş olarak da okunmalıdır. Seçim yılına giren bir ABD yönetimi açısından petrol fiyatlarında sert sıçrama, seçmen davranışı üzerinde doğrudan maliyet yaratır. İran ise bunu bilmektedir. Tahran’ın gücü yalnızca füze kapasitesinden değil, coğrafyanın ekonomi politiğini okuyabilmesinden kaynaklanmaktadır.
Yine de bu tablo kesin bir barış anlamına gelmez. Aksine, stratejik rasyonaliteyi askıya alır ve bizi karar verilemezlik ile baş başa bırakır. Çünkü tarafların hiçbiri tam anlamıyla savaşı istemese de, hiçbiri savaştan kaçan taraf olarak görünmek istememektedir. Bu nedenle gerilim, kontrollü tırmanma ile kontrollü geri çekilme arasında gidip gelmektedir.
Burada İsrail’in rolü ayrıca önemlidir. Hegel’in Tinin Fenomenolojisi’nde anlattığı ünlü efendi-köle diyalektiği, çağdaş uluslararası ilişkilerde vekalet savaşları biçiminde yeniden karşımıza çıkar. Efendi, yani ABD, köle konumundaki müttefiki üzerinden ölümü riske atarak kendini onaylatmak ister. Ancak diyalektiğin ironisi şudur: Köle, efendinin kendisine bahşettiği özerklik alanında asli fail haline gelebilir.
İsrail, kendi varoluşsal güvenlik kaygısıyla hareket ederken, aslında efendisinin bölgesel stratejisini gasp etme riskini almaktadır. Lübnan’a yönelik saldırıların kontrolsüz biçimde genişlemesi, ABD’nin İran’la kurmaya çalıştığı diplomatik dengeyi bozabilir. Trump’ın saldırıyı iptal etmesi ve İsrail’in pozisyonunu sınırlama arayışı, egemenlik kavramına felsefi bir ışık tutar: Kimin şiddet tekelini meşrulaştırdığı, kimin savaş kararını nihai olarak aldığı sorusu, devletlerarası ilişkilerde bir aşkın gösteren olarak kalır.
J.D. Vance’in “İsrail’in pozisyonundan bağımsız olarak kendi çıkarlarımızı takip edeceğiz” çıkışı da bu açıdan dikkate değerdir. Bu cümle, post-modern bir kimlik siyaseti eleştirisini hak eder: ABD, artık “Batı”nın ontolojik birliğine değil, pragmatik bir çıkar çokluğuna göre hareket etmektedir. Başka bir ifadeyle Washington, İsrail’le tarihsel ittifakını sürdürürken bile, enerji güvenliği, seçim ekonomisi ve küresel liderlik maliyetleri karşısında kendi çıkar hesabını öne almaktadır.
Bu noktada İran’ın diplomatik pozisyonu daha net görünür hale geliyor. Tahran, “henüz hiçbir metin onaylanmadı” diyerek masadan kalkmadan pazarlık alanını genişletmektedir. Bu, zayıflık değil; imza anına kadar belirsizliği bir müzakere aracına dönüştürme stratejisidir. Trump “anlaşma tamam” diyerek iç kamuoyuna zafer anlatısı kurarken, İran “daha bitmedi” diyerek son tavizleri zorlamaktadır.
Bu doğrultuda 9 ile 11 Haziran arası ortaya çıkan tabloyu üç kavramla özetlemek mümkündür: zorunlu barış, karşılıklı caydırıcılık ve enerji temelli diplomasi.
Zorunlu barış, tarafların barışı ahlaki olarak değil, maliyet hesabı nedeniyle tercih etmesidir. Karşılıklı caydırıcılık, hiçbir tarafın karşı tarafı tamamen ezemeyeceğini kabul etmesidir. Enerji temelli diplomasi ise Hürmüz, petrol fiyatları, deniz ablukası ve küresel piyasaların artık savaş kararının dışında değil, tam merkezinde olduğunu gösterir.
İran bu süreçte yenilmiş bir aktör görüntüsü vermemiştir. Aksine, Lübnan dosyasını, Hürmüz tehdidini ve askeri misilleme kapasitesini aynı masada birleştirerek pazarlık gücünü artırmıştır. ABD ise teknolojik ve askeri üstünlüğüne rağmen ekonomik maliyetleri hesaba katmak zorunda kalmıştır. İsrail ise kendi güvenlik stratejisinin Washington’un daha geniş çıkarlarıyla her zaman örtüşmeyebileceğini bir kez daha görmüştür.
Batı Asya’da bugün karşımıza çıkan tablo, klasik anlamda bir savaş-barış ikiliğine sığmamaktadır. Burada ne savaş bütünüyle başlamış, ne de barış hakiki anlamda tesis edilmiştir. Asıl olan, savaş ile barış arasındaki gri bölgede kurulan yeni bir egemenlik rejimidir. Bu rejimde aktörler yalnızca silahlarıyla değil, bekleme kapasiteleriyle, suskunluklarıyla, belirsizlik üretme becerileriyle ve geri adımı zafer gibi sunabilme kabiliyetleriyle güç üretmektedir. Artık diplomasi masası, savaş meydanının alternatifi değil; onun simgesel uzantısıdır. Savaş ise yalnızca cephede değil, fiyatlarda, enerji akışında, boğazlarda, kamuoyu algısında ve metinlere atılmamış imzalarda sürmektedir.
Bu nedenle İran’ın imzası olmadan tamamlanamayan, Lübnan hesaba katılmadan kapanamayan ve Hürmüz dikkate alınmadan yönetilemeyen bu yeni bölgesel denklem, bize şunu göstermektedir: Egemenlik artık yalnızca kimin vurabildiğiyle değil, kimin vurmayı erteleyebildiğiyle de ölçülmektedir. En güçlü aktör, her zaman en fazla ateş eden değil; karşı tarafı ateş etmeden önce düşünmeye zorlayan aktördür. Trump’ın geri adımı, İran’ın mutlak zaferi ya da İsrail’in mutlak yenilgisi olarak okunmamalıdır; daha çok, tarafların birbirlerinin sınırına çarptığı bir karar verilemezlik anı olarak görülmelidir. Bu an, modern jeopolitiğin trajik hakikatini açığa çıkarır: Barış çoğu zaman erdemin değil, korkunun; uzlaşma çoğu zaman ahlakın değil, maliyet hesabının çocuğudur.
Bu bakımdan Batı Asya’da beliren şey, romantik bir barış ufku değil, zorunluluğun felsefesidir. Taraflar birbirlerini yok edemedikleri için konuşmakta, konuşurken de birbirlerini yok edebilme ihtimalini masada tutmaktadır. Böylece barış, saf bir iyi niyet edimi olmaktan çıkar; caydırıcılığın, enerji jeopolitiğinin ve karşılıklı kırılganlığın ürettiği geçici bir dengeye dönüşür. Hürmüz Boğazı burada yalnızca bir deniz geçidi değil, çağdaş dünya sisteminin bilinçdışıdır: Petrolün, korkunun, enflasyonun, seçimlerin ve askeri stratejinin aynı anda aktığı dar bir eşiktir.
Bugünkü tabloyu tek cümleyle özetlemek gerekirse: Batı Asya’da barış geliyorsa, bu Kantçı bir “ebedi barış” idealinden değil, Hegelci bir çatışma diyalektiğinden doğmaktadır. Taraflar birbirlerini tanıdıkları için değil, birbirlerini inkâr edemedikleri için masaya dönmektedir. Bu yüzden bu barış, ahlaki bir mutabakat değil; karşılıklı yaralanabilirliğin dayattığı felsefi bir zorunluluktur. Başka bir ifadeyle, bölgeye gelen şey barışın kendisi değil, savaşın kendi sınırına çarpmasıdır.(Doç. Dr. Murteza Ocaklı)

















