Okul saldırılarına ilişkin bir kaç nokta
Siverek ve Kahramanmaraş’ta gerçekleşen okul saldırılarına ilişkin birkaç noktayı vurgulamak istiyorum. Öncelikle vefat eden bütün öğrencilerimize/öğretmenlerimize Allah’tan rahmet; yaralı kardeşlerimize de acil şifalar diliyorum. Allah ailelerine ve yakınlarına sabırlar versin. Hepimizin başı sağolsun.
1. Okul Saldırganlığı (School Shoting); özellikle rastgele hedefler seçen ve toplu ölümlerle sonuçlanan okul saldırganlığı, ABD dışında hemen hemen bütün ülkelerin yeni karşılaştığı bir olgu. Diğer bir ifadeyle şiddetin özel bir biçimi. Örneğin daha yeni yapılan (Ocak 2026) bir araştırmaya göre 2009-2018 yılları arasında ABD’de 288 okul saldırısı olmuşken bu rakam Kanada, Fransa, Almanya, Japonya, İtalya ve Birleşik Krallık’ta toplamda “beş”tir. ABD’deki sayı diğer gelişmiş 6 ülkenin toplamından 57 kat daha fazladır. Bu sonuçlar “okul saldırganlığı” gibi bir olgunun ortaya çıkması için bazı özel şartların da bir arada bulunması gerektiğini düşündürmektedir.
2. Yapılan çalışmalar rastgele ateş açılan, toplu katliamlarla sonuçlanan “okul saldırganlığı”nı okulda yapılan tekil şiddetlerden ayırmak gerektiğini belirtir. Okul saldırganlığına ilişkin yapılan bazı çalışmalar bu sürecin genelde 5 aşamadan geçtiğini belirtiyor: 1) Fikir 2) Hazırlık 3) Planlama 4) Yaklaşma 5) Eylem.
Önleme için genelde ilk üç aşamanın (özellikle ikinci aşamanın) “kritik” olduğu ifade ediliyor. Saldırıyı yapacak öğrenci genelde bu aşamada saldırıyı yapacağına dair bir sinyal verir: Ya bundan yakın çevresine söz eder, ya sosyal medya paylaşımlarında bunu hissettirir ya da davranışlarında belirgin değişiklikler olur. Fakat genellikle bu sinyaller okul sistemi tarafından algılanmaz. Görüldüğü zaman ise muhtemelen 4 ya da beşinci aşamaya gelinmiştir. Neden görülemediğini biraz sonra açıklamaya çalışacağım.
3. Yaşanan saldırılara ilişkin en çok dikkat etmemiz gereken noktalardan biri bu saldırıları bir ya da “bir-iki” faktörle açıklamaya çalışmak olacaktır. Örneğin bu saldırıları “dijital oyunlar” ya da “ailenin ilgisizliği” ile açıklayan yaklaşımlar, konuyu anlamamıza katkıda bulunabilir ancak bu olguyu meydana getiren bazı diğer önemli sebepleri görmezden gelmemize de neden olabilir. Bu da söz konusu olguyu ya eksik ya da yanlış açıklamaya götürecektir. Bunun da maliyeti açıktır: Bu tür olaylar olmaya devam eder. Örneğin ABD’de yapılan pek çok çalışmada “silaha kolay erişim” bu tür olaylarda ortak bir örüntü oluşturmaktadır. Nitekim Umut Vakfı’nın yaptığı bir değerlendirmeye göre 2019’da Türkiye’de ruhsatlı ve ruhsatsız toplam 25 milyon ateşli silah olduğu tahmin edilmiştir. Bunun da muhtemel bir sebebi herkesin güce yatırım yapmaya olan inancıdır.
4. “Okul Saldırganlığı” (OS) ile ilgili yapılan araştırmalar farklı sebeplere ağırlık verseler de ortak bir vurgusu şudur: Okul saldırısı gibi bir olay genellikle “birey + okul + çevre + kültür + yapısal normlar” etkileşiminin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Buna bir de olayın gerçekleştiği bölgenin/ülkenin özel koşullarını da eklemeliyiz. Diğer bir ifadeyle makrodan mikroya doğru giden bir sebepler zinciri vardır genellikle. İşin ilginç tarafı “mikro” sebepler daha görünürken, makroya doğru ilerledikçe sebep daha kuşatıcı olmaya başlar ama görünürlüğü azalır. Ve genellikle görünürlüğü daha fazla olan ama daha az kuşatıcı olan sebep üzerine yoğunlaşır, örüntü oluşturan makro sebebi es geçer ya da yeterince vurgulamayız. Bu genellikle siyasetçilerin de işine gelir: Birkaç sert ama görece önemsiz sebeplerin üzerinde önlemler alarak “bir şey yapmış olma” duygusu tatmin edilir.
5. Buna bir örnek vermek istiyorum: 1966 yılında aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz Charles Whitman ismindeki 138 IQ’ya sahip bir mimarlık öğrencisi Texas Üniversitesi’nin gözlem kulesine çıkarak “rastgele” bir katliam gerçekleştirdi.
Modern dönem okul saldırılarının ilk örneği olarak kabul edilen bu katliamda tam 16 ölü 33 yaralı vardı. O dönemde “sosyal medya” ya da “dijital oyunlar” olmadığı için doğal olarak “Bu neden oldu?” sorusunun cevabı içinde yer almadılar.

O dönemde “biyolojik” açıklamalar oldukça modaydı. Doktorlar otopsi sonucunda Whitman’ın amigdalasında bir “tümör” buldular ve “katliamı” buna bağladılar. Bu açıklama o kadar tuttu ki, hemen herkes bu açıklamayı yeterli buldu. Bunun sebebi şuydu: Çok anormal bir olay olmuştu ve bunun “anormal” (belki de insanın iradesi dışında gerçekleşen) bir sebebi olmalıydı. Üstelik herkes tarafından sebep kolayca anlaşılabiliyordu; karmaşık değildi: O “habis ur” buna neden olmuştı. Halbuki bu tümörün olayın sebebi olduğu hiçbir zaman kanıtlanamadı. Nitekim benzer vakalar da vardı ama böyle bir olaya sebep olmamıştı.
Böylesi bir açıklama dikkat ederseniz, sorunu biyolojiye indirgiyor; psikoloji, aile, kültür gibi faktörleri devre dışı bırakıyordu. Dahası sorunu “medikalize” ettiği için bireyin-toplumsal normların-kültürel yapıların sorumluluğunu da bir bakıma ortadan kaldırıyordu. Mesela o dönem “silaha erişim” gibi bir faktör neredeyse hiç konuşulmamıştı.
6. Yapılan pek çok araştırma “okul iklimi” kavramına vurgu yapmaktadır. Okul iklimi bu tür olayların sebeplerini anlamamıza katkıda bulunacak makro ve mikro sebeplerin arasındaki “orta” ölçekte bir faktördür. Diğer bir ifadeyle hem bir sebep hem de bir sonuçtur.
Okullarımız “sınav merkezli”, “sıralama” kültürünün olduğu, öğrenci/aile/öğretmen ve yöneticiyi sürekli “performans” baskısı altında tutan bir yapıya sahiptir. Diğer bir ifadeyle “başarı=değerlilik” denklemi oluşmuştur. Bu denklem sadece öğretmenin değil, ailenin “onayı” için de bir koşula dönüşür. Gerçekte okullarda ilan edilmemiş bir “sınıflama” sistemi vardır: “Başarılı”, “silik” ve “problemli” öğrenci arasında bir ayrım yapar.
Peki “başarı=değerlilik” denklemin dışında kalan öğrenciye ne olur? Cevap açıktır: Görünmez olur. Bu denklem doğal olarak “başarılı” olmayan öğrenciyi göremez. Okulun gözleri başarı vaat eden öğrenciyi arar, onu bulur ve orada durur; yani onu izler, takip eder. Örneğin Milli Eğitim Müdürlükleri ulusal sınavlardaki sırasını yukarılara taşıması için Milli Eğitim Bakanlığı tarafından baskı altına alınır. “Başarısız” öğrenci (doğrudan ve dolaylı yollarla) sadece dışlanmakla kalmaz, sistem onu “izlememeye” başlar. Sistematik bir görünmezliktir burada söz konusu olan. Bazı öğrencileri “görünmez” kılan bu sosyal dışlama sisteminin görünmez olan öğrencide nasıl bir motivasyona yol açacağına biraz sonra değinmeye çalışacağım.
7. Okullara hakim olan bu denklem “kapitalist” sistemin parametreleriyle uyumludur. Mevcut iktidarın kapitalist sistemle bir sorunu yoktur; bilakis çeşitli yollarla bu sistemi tahkim eder. Fakat şöyle bir farkla:
Kapitalist sistemin kıyısına köşesine “maneviyat eğitimi”, “karakter eğitimi”, “erdemler eğitimi” gibi yeşil makyajlar yapar. Bu, mevcut durumu daha iyi yapmaz. Bilakis eşitsizliği ve adaletsizliği tecrübe eden kişilerde bu eşitsizliğin kaynaklarından birinin de bu yeşil makyaj olduğu düşüncesini doğurur. Rekabetçi başarının sonucu belirlediği bir okul ikliminde sözü edilen erdemlerin lafı güzaftan öteye gitmediğini; hatta “ayak bağı” olduğunu çocuk daha ilk yıllardan itibaren anlar. Çünkü bu sistemde, kitaplar tersini yazsa da, “düşene bir tekme” vurulması gerektiğini hayat öğretir ona. Ayrımcılığın, kayırmacılığın ve torpilin “geçer akçe” olduğunu; çabanın değil akrabası/yakını olanın imtiyazlı olduğunu görür. Aldığı mesaj şudur: Kitaplar haklıdan yana olmamızı öğütlese de güçlüden yana değilsen kimse gözünün yaşına bakmaz. Şiddet hakkını almanın yegane yoludur. Nitekim soykırımın bütün acımasızlığıyla devam ettiği bir dünyada 1 dolar 27 cent’in bütün erdemlerden daha önemli olduğuna hepimiz şahit olmuşuzdur. Bize “düşenin elinden tutması gerektiği” va’z edilirken, bunu va’z eden iktidarın dünyanın en büyük zalimleriyle müttefik olduğunu görmüşüzdür.
8. Okul saldırılarına ilişkin yapılan bazı çalışmalar ilginç bir noktaya vurgu yapar: Saldırganın “dolaylı intihar” niyeti taşıdığını bildirir. Saldırgan, saldırıyı yaparken öleceğini bilmektedir. Kuşkusuz bu saldırganın umutsuzluk, karamsarlık ve öfkeyle dolu olduğunu gösterir. Fakat soru şudur: Neden rastgele hedeflere ateş açarak, pek çok cana da kıymaktadır? Bazı çalışmalar burada “çarpıtılmış bir adalet arayışı” ve buna bağlı olarak saldırganda “intikam fantezileri” oluşmaya başladığını söyler. Öfkesini, adaletsizliğin kaynağı olan yapısal normlara yönlendiremeyen birey herkesi suçlu görmeye başlar. Dolayısıyla burada “gösteri şiddeti” (spectatle violence) denilen bir olgu karşımıza çıkar. Yani görülmek, dikkat çekmek ve bir mesaj vermek için yapılan şiddet. Özellikle medyanın ve sosyal medyanın bu tür olaylara ilişkin bazen “etkileşim” alma maksatlı ilgisi (bazen de bilinçsizlikten kaynaklanıyor) saldırganın böylesi bir motivasyonunu güçlendirir.
Maraş ve Siverek’te yaşadığımız olaylarda görüntülerin anında sosyal medyaya düşmesi bunun bir örneğidir. Yine yapılan çalışmalar özellikle böyle bir saldırıdan sonraki ilk iki hafta içinde “bulaşıcılık” etkisine sahip olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla medya (ki o da kapitalist parametrelerle çalışır) farkında olarak ya da olmadan bu tür yeni saldırıların gerçekleşmesine katkıda bulunabilir. Özellikle bazı sosyal medya fenomenlerinin yaşanan olayı değerlendirebilecek yetkinliğe sahip olmamasına rağmen “etkileşim fırsatı” olarak görüp eksik ya da yanlış tespitlerle dinleyicilerini hatalı bir şekilde yönlendirmesini de burada vurgulamak gerekir.
Üç madde önce okulun bu öğrencileri neden göremediğini sormuş; sosyal dışlama sistemine değinmiştik. Bu sistemin okullarda incelikli bir şekilde işlediğini belirtmiştim. Genelde “dışlama” ilan edilmeksizin “onay ve ödül” sistemlerinin içine gömülmüş bir şekilde işleyen bir sistemdir bu. Haksızlıkları, eşitsizlik ve adaletsizlikleri görmezden gelen ya da var eden iktidar araçları tarafından üretilmiştir ve yine aynı güçler tarafından korunmaktadır. Bazı araştırmalar, sonuçları merkeze alan bu ödül ve onay sisteminin dışında kalan öğrencilerin kendilerine yeni görünme alanları açtığını belirtir. Bunlar genellikle okullardaki alt gruplar, bu alt grupların dijital ortamlarda buluşması ve normatif olana karşı çarpıtılmış bir isyan dilinin pekiştirildiği ortamlardır.
9. Makro sebebe/sebeplere daha çok duyarlı olmamız gerekse de bu mikro sebepleri önemsememeye yol açmamalıdır. Özellikle öğrencinin psikolojik ve davranışsal dünyasına insani bir ilgi göstermenin değeri tartışılmazdır.
10. Tekrar etmekte fayda var: Yaşadığımız elim olaylara ilişkin farklı etkenler suçlanıyor. Bu suçlamalar kimi zaman öğrenciyi, kimi zaman öğretmeni, kimi zaman bir siyasiyi, kimi zaman aileyi, kimi zaman sosyal medyayı, dizileri ya da dijital oyunları hedef alıyor. Bu suçlamalar farklı oranlarda doğruluk taşıyabilir ancak problemli olan nokta bu sonucu var eden faktörlerden birinin de suçlayan tarafın olabileceğinin düşünülmemesidir. Şu soruyu sormak bu tür olayların önüne geçilmesinde görece daha kalıcı faydalar sağlayabilir: Okul; medya, hukuk, ekonomi, aile gibi toplumsal kurumlarla etkileşim halinde olan bir kurumdur. Bu kurumları motive eden ortak değerler nedir? Örneğin güç, eşitsizlik, adaletsizlik gibi değerlerle işleyen medya organlarının okul sistemini, öğrenciyi ya da aileyi suçlaması ne kadar samimidir?
Son olarak şunu söylemek istiyorum: Okul saldırganlığı genel bir kabul olarak bir ABD olgusudur. Bunun ülkemizde de birer gün arayla yaşanması korkutucudur. Tabii ki okul ve birey bağlamına konsantre olmak (örneğin akran zorbalığı ve depresyon gibi) haksız değil fakat bu sorunu ülkemizde yaşanan diğer sorunlardan bağımsız bir şekilde ele almak doğru değildir. Aceleye getirilmiş tespit ve çözüm önerilerinden önce daha kapsamlı çalışmalara, araştırmalara ve belki de en önemlisi doğru bir perspektife, paradigmaya ihtiyacımız var. Makro sebepleri es geçmeden, birey-okul-aile-kültürel iklim gibi faktörleri de dikkate alan bütüncül çalışmalara; hepimizin kendi üstüne düşen sorumluluk payını görmezden gelmeden, tespit ve çözüme yönelik olarak elimizi taşın altında koymaya ihtiyaç var. (Twitter/X @mgultekin11)











