Suudilerin “Lübnan’a karşı savaşı” geri tepiyor

Suudilerin “Lübnan’a karşı savaşı” geri tepiyor

Yazar ve profesör Emel Saad, Suudi Arabistan'ın Lübnan Başbakanı Saad Hariri'yi istifaya zorlamakla suçlanmasından sonra bir de onu göz altına almasının Hizbullah’ın desteğinin artmasına yardımcı olduğunu belirtiyor.

Yazar ve profesör Emel Saad, Suudi Arabistan'ın Lübnan Başbakanı Saad Hariri'yi istifaya zorlamakla suçlanmasından sonra bir de onu göz altına almasının Hizbullah'ın desteğinin artmasına yardımcı olduğunu belirtiyor.

AARON MATE: Burası “The Real News”. Ben Aaron Maté. Lübnan Başbakanı Saad Hariri'nin istifasından sonra Lübnan ile Suudi Arabistan arasındaki gerginlik artmakta. Perşembe günü, Suudi Arabistan Lübnan'ın kendisine karşı etkili bir şekilde savaş ilan etmiş olduğunu belirterek tüm Suudi vatandaşlarının Lübnan'ı derhal terk etmelerini istedi. Cuma günü ise, Hizbullah lideri Hasan Nasrallah Suudi Arabistan'ın Lübnan'daki iç bölünmeleri istismar etmek ve devleti zayıflatmak amacıyla, Hariri'yi iradesi dışında alıkoymakta olduğunu ifade etti. Nasrallah'ın bu açıklaması, ABD Dışişleri Bakanlığının Hariri'nin Suudi Arabistan'da gözaltına alınıp alınmadığı şeklindeki soruya cevap vermeyerek bu kişinin durumu hakkındaki spekülasyonları daha da körüklemesinden bir gün sonra yapılmıştı:

ABD DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI SÖZCÜSÜ: Kendisinin Suudi Arabistan'da tutulma koşulları ve bu ülke ile Başbakan Hariri arasındaki görüşmelerle ilgili olarak, sizi hem Suudi Arabistan Hükümetine hem de Sayın Hariri'nin ofisine yönlendirmek durumundayım.

BASIN: Pardon, onun tutulma koşullarından bahsettiniz. Kendisi gözaltında veya tutuklu mu?

SÖZCÜ: Ben bu terimlerin üzerinde durmayacağım veya bunlarla ilgili konuşmayacağım. Benim söyleyebileceğim şu an nerede olduğudur.

BASIN: Peki nerede? Ritz-Carlton'da hoş bir odası mı var?

SÖZCÜ: Kişisel olarak nerede olduğunu bilmiyorum.

BASIN: Veya gözetim altında?

SÖZCÜ: Bu konuda farklı haberler duydum. Nerede olduğunu teyit edemem, ancak an itibariyle nerede olduğunu...

BASIN: Peki, maslahatgüzar onunla nerede buluştu?

SÖZCÜ: Onunla buluştu, ancak bunu (nerede olduğunu?) söylemeye yetkili olduğumu sanmıyorum. Yine de bu konuyu tekrar araştıracağım.

AARON MATÉ: Lübnan ve Suudi Arabistan'daki durumu tartışmak için yazar ve Beyrut'taki Lübnan Üniversitesi'nde Profesör Emel Saad ile konuştum.

Emel Saad, hoş geldin. Hariri ile başlayalım. Hizbullah, onun iradesi dışında tutulmakta olduğuna inandıklarını belirtiyor. Suudi Arabistan da, onu bir suikast planından korumakta olduklarını ifade ediyorlar. Sence neler oluyor?

EMEL SAAD: Hariri'nin iradesi dışında tutulmakta olduğuna inanan yalnızca Hizbullah değil. Aslında Lübnan devleti de bu iddiayı benimsemiş durumda. Hattâ Hariri'nin kendi partisinin üyeleri bile buna inandıklarını bir şekilde ima ediyorlar. Dolayısıyla, sanırım Hariri'nin de  -ki kendisi de çifte vatandaşlığa sahiptir- ev hapsi ile bir şekilde gözaltına alınan Suudi vatandaşları arasında olduğuna dair yeterince güçlü kanıtlar var. Sorduğunuz suikast ve bu konudaki iddialara gelince, Hariri'nin hayatının Lübnan'da herhangi bir tehlike altında olduğuna ilişkin hiçbir delil kesinlikle yoktur. Al Arabiya televizyonu bu hikâyeyi daha ilk kez gündeme getirdiğinde Lübnan'ın üç farklı güvenlik birimi çıkıp Hariri'nin yaşamına ilişkin herhangi bir tehlike olduğuna dair iddiaları yalanladılar. İç Güvenlik, Genel Güvenlik, Ordu İstihbaratı, hepsi bunu yalanladılar. Daha sonra Al Arabiya söylemini değiştirdi ve Batılı kaynakların Hariri'nin yaşamının tehlikede olduğunu ifade ettiğini belirtti. Sonuç olarak, son derece kötü bir uydurma haber, doğrusunu söylemek gerekirse burada Lübnan'da hiç kimse bunu ciddiye almıyor.

AARON MATÉ: Perşembe günü Suudi Arabistan'ın vatandaşlarının Lübnan'ı terk etmelerini istemesiyle birlikte, bu ülkenin Lübnan'a karşı muhtemel bir askeri operasyon yürüteceğine dair korkular arttı. Sence orada neler oluyor?

Emel SAAD: Seyahat yasağından bahsedeceksek, Suudi Arabistan'ın bu türden uyguladığı ilk seyahat yasağı olmadığını belirtmek gerekiyor. Yanılmıyorsam, bu durum 2013 yılında ve ondan önce de birkaç kez daha gerçekleşmişti. Suudi Arabistan Lübnan'daki güçler üzerine siyasi baskı amacıyla bunu periyodik bir şekilde uyguluyor. Bunun gerginliği tırmandırma açısından ne anlama geldiğine baktığımızda, bu kesinlikle bir tırmandırma. Bunun nereye kadar gideceğini bilmiyorum. Suudi Arabistan'ın bu konudaki herhangi bir askeri müdahalesine yol açacağından çok şüpheliyim. İsrail'in yardımı ve ABD'nin desteği olmaksızın Suudilerin Lübnan'a karşı herhangi bir savaş başlatmalarını imkânsıza yakın görüyorum. Şimdi, ABD desteğini elde edebilecek gibi görünüyorlar, özellikle de Trump kendi adına bunu yapıyor gibi görünüyor. Bugün okuduklarıma göre, örneğin (ABD) Dışişleri Bakanlığı bu konuda Trump'ın çizgisini üstlenecek gibi görünmüyor. Yine sanırım CENTCOM da Trump'ın tutumuyla tam olarak aynı paralelde olmayan bir açıklama yayınladı.

Hattâ Nasrallah da Dışişleri Bakanlığı'nın bu konuda Trump'ın arkasında olduğuna inanmadığını söyledi. Dolayısıyla, Bin Salman'ın bir çeşit askeri müdahale için Trump'ın desteğini elde ettiğini varsaysak dahi, bu iki tarafın kendileri için -özellikle S. Arabistan için- bu pis işi yerine getirmek konusunda İsrail'i ikna etmeleri gerekecek. İsrail'in şu anda Hizbullah'la herhangi bir savaş yürütme konusunda istekli olacağına dair benim ciddi şüphelerim var. İsrail 2006 yılında Hizbullah bugün ulaşmış olduğu askeri aşamanın gerisindeyken bunu denemişti. 2006'da Hizbullah, Lübnan içinde çok güçlü bir orduydu. Bir tür direniş hareketiydi, o dönemde hâlâ bir gerilla grubuydu, hibrit-karma bir savaş yürüttü. Ancak, hiçbir şekilde şimdi olduğu ölçüde deneyimli değildi, şu an sahip olduğu silahlara sahip değildi,  bugün edinmiş olduğu muharebe tecrübesi yoktu ve yine o günlerde bugünküyle aynı tür askeri ittifakları yoktu.

Elbette, İran ve Suriye ile daima bir ittifak vardı, ancak 2006'daki durum, ne Suriye ne de İran'ın müdahale edecekleri bir durum değildi. 2006'daki durum Hizbullah'ın İsrail topraklarında bir karşı saldırı başlatma, kendi direniş güçleri dışında askeri birlikleri görevlendirme veya harekete geçirme kabiliyetine sahip olduğu bir durum değildi. Bu, şu an yaklaşmakta olan herhangi bir savaştan farklılığı göstermektedir; her şeyden önce Hizbullah temelde bölgesel bir güç haline gelmiştir. 2006'da ise bir bölgesel oyuncuydu. Bugün Hizbullah bölgesel bir güçtür. Hizbullah'ın bugün dahil olduğu herhangi bir savaş muhtemelen izole bir İsrail-Lübnan savaşı olmaz. Böyle bir savaş, birkaç farklı arenada ve birçok cephede yürütülen bir savaş olacak ve Hizbullah'ın tüm müttefikleri gelecekteki herhangi bir savaşa iştirak edeceklerdir. Nasrallah geçenlerde yaptığı konuşmasında, Hizbullah'ın yanında Suriye'den, İran'dan, Afganistan'dan ve Irak'tan on binlerce savaşçının olacağını söylemiştir.

Bu yüzden, İsrail'in bizzat kendi toprakları da dahil olmak üzere birden fazla cephede ve diğer güçlerin de katılımıyla yürütülecek bir savaşa müdahil olma konusunda istekli olmasını pek mümkün görmüyorum. Böyle bir savaş sanırım bir şekilde ABD'yi de çekecektir. ABD'nin bunu yapmaya hazır olup olmadığını bilmiyorum, ancak İsrail'in hazır olmadığını gayet iyi biliyorum.

AARON MATE: Hizbullah'ın askeri açıdan 2006'da olduğundan daha güçlü olması noktasında, Suudi Arabistan'ın Lübnan ve Hizbullah'a karşı harekete geçme konusundaki zamanlamasının, Hizbullah'ın daha güçlü bir askeri kapasite geliştirmesiyle ve Esad Rejimine karşı savaşan Suudilerin vekillerini mağlup ettiği Suriye'deki son zaferleriyle ilgili olduğunu düşünüyor musunuz?

EMEL SAAD: Kesinlikle bununla ilgili, zira Suudi Arabistan'ın son hamlelerinin Suriye'de Deyrizor'un ve Al Bukemal'in kurtarılmasının hemen ardından gelmiş olması tesadüf değil. Irak ile Suriye arasındaki sınır bugün tamamen açık. Batı medyası ve İsrail ile Suudi Arabistan gibi devletlerin çok yanlış bir şekilde Şii Koridoru olarak adlandırdıkları Direniş Koridoru, aslında örneğin AB'de sahip olduğunuz açık sınırlarda olduğu gibi bu ülkeler arasında savaşçıların, silahların, insanların ve malların serbest dolaşımına imkân vermektedir. Fakat açıktır ki savaş zamanı bu daha da elzemdir. Bu yaz sonunda Lübnan topraklarının Nusra ve IŞİD'ten kurtarılmasından sonra şimdi Irak'ta da bu sonuç elde edilmiştir.

Suudi Arabistan'ın Yemen'deki kayıplarına ilaveten ISIS bölgeden çıkartıldı, Nusra Lübnan'da ve Suriye'de çok fazla alan kaybetti ve bu nedenlerle Suudiler esaslı bir şekilde panikledi. Yemen'e karşı son olarak uygulanan ablukadan ve bu ülkeyi gözü dönmüşçesine boğmaya yönelik çabalarından herkesin kolayca anlayacağı gibi, Suudiler Yemen'de feci şekilde başarısız olmaktalar. Husilerin direnişi, onlar için bölgesel hâkimiyet arayışlarının önünde zorlu bir engel oluşturuyor. (Suudiler) Bugüne kadar savaştıkları her alanda başarısız oldular. Bugün, bu arada, unutmadan önce şunu söyleyeyim, Nasrallah çok ilginç bir şeye dikkat çekti. Nasrallah konuşmasında şimdi bildiğimiz bir şey bu, Suudi Arabistan'ın İsrail'i Lübnan'ı istila etmesi yönünde zorladığını ve bunun için milyonlarca dolar teklif etmekte olduklarını belirtti. Meğerse Suudiler aynı şeyi 2006'da da yapmış. Nasrallah Suudilerin 2006'daki savaşta tam sorumlu olmamakla beraber kısmen sorumlu olduklarını, zira İsrail'in kendi değerlendirmelerinin olduğunu ve bu kapsamda zaten savaşı başlattığını, ancak Suudilerin İsrail'i savaşa devam edilmesi yönünde ikna etmeye çalıştığını ve aktif bir şekilde bu savaşı desteklediğini belirtti.

Dolayısıyla Suudi Arabistan bunun için uzunca bir süredir lobi faaliyetleri yürütmekte ve bölgede tüm kartlarının oynanmış olduğunu ve artık işine yaramayacağını gördükten sonra sanırım bu daha da önemli bir hale geldi. Bu son taktikleri, sanırım son çareleri. Hizbullah'ın artan nüfuzu yolunda durmak için yapacakları başka bir şey yok. İran'a karşı hiçbir şey yapamıyorlar, bu yaptıkları ise sanırım tamamen umutsuz bir davranış gibi görünüyor. Düşünün, kendi müttefiki olan bir başka devletin başbakanını bu kadar açık ve kaba bir şekilde kaçıracak ölçüde çaresizlik içinde bir ülke. Bu oldukça vahim bir durum bence.

AARON MATE: Hizbullah, Lübnan'da yaygın bir popülariteye sahip, ancak herkes nezdinde değil. Onlara karşı gruplar var. Bununla birlikte, Suudilerin son hamlesinin Hizbullah'la ilgili tüm konularda kamuoyu üzerinde nasıl bir etkisi olacağını merak ediyorum.

EMEL SAAD: Biliyorsunuz, hakikaten Hizbullah'ın seçmenleri açık bir şekilde tamamıyla destekleyici bir konumda, Hristiyanların çoğunluğu da, eğer tamamı değilse, aynı durumda. Asıl ilginç olan, yaklaşık on yıldır Hizbullah ile gerginlikler yaşayan ve tabii ki Hizbullah'ın taraftarı olmayan Lübnan Sünnilerinin durumu. Bu söylediklerim yalnızca öylesine söylenmiş şeyler değil; bu sözlerimi medyada -Hizbullah yanlısı olmayan medyada- gerek televizyonlarda gerek gazetelerde yayımlanan röportajların çok dikkatli bir şekilde değerlendirilmesine, ders verdiğim öğrencilerimden duyduklarıma, okuduklarıma, ülkenin genel haleti ruhiyesine ve tüm bunların üstünde Hariri'nin kendi partisinin son günlerdeki açıklamalarına -ki bunların hiçbirisi Suudi Arabistan'ın bu son hamlesini desteklemiyor- dayandırıyorum. Belki bazıları açıkça Suudi Arabistan'ı Hariri'yi kaçırmakla suçlamıyor ama bunlar dahi bu olayı Lübnan'daki Sünni toplumu/mezhebi açısından hiçbir şekilde yararlı görmüyor.

Suudi Arabistan'ın temel olarak yaptığı şey, Lübnan'ın başbakanını uzaklaştırmak, onu istifaya zorlamak ve ülkeyi istikrarsızlaştırmakla kalmayıp, aynı zamanda Sünni lideri tahttan indirmek anlamına da geliyor. Hariri'nin Sünnilerin ezici bir çoğunluğunun desteğine sahip olduğunu söylemeyeceğim, ancak son seçimlerde ya da son zamanlarda Sünni oyların yaklaşık %50'si civarında bir bölümüne hükmetti. Aslında, 2009'da Sünni oyların %65'ini kazandı. Şimdiki desteği daha az. O zamandan beri çok fazla destek kaybetti ama Hariri bugün hâlâ Lübnan'daki Sünnilerin desteğine en çok sahip olan kişi, belki de Sünnilerin çoğunluğuna yakın bölümünün desteğine sahip olmaya devam ediyor. Dolayısıyla, Suudi Arabistan Hariri'yi siyasi rolünden mahrum ederek onu Lübnan siyaset sahnesinden uzaklaştırmakla, Lübnan Sünnilerini fiilen yetkisiz ve güçsüz kılmış oldu. Böyle bir durumdan gerçekte kazanç sağlayacak tek taraf Hizbullah'tır.

Bugün gördüğümüz gibi Nasrallah konuşmasında Lübnan'ın anayasasını, devlet kurumlarını ve bu ülkedeki işlemlerin prosedürel meşruiyetini savunuyordu. Bir devlet adamı gibi davranıyor, çağrıda bulunuyor ve devlet dili kullanıyordu. Söylemi aynı çağrıda bulunan Cumhurbaşkanı Aoun ile tıpatıp aynıdır. Böylece Hizbullah şu an halk nezdinde meşruiyetini daha da artırmış oldu. Siyasi olarak daha güçlü hale geldi. Aynı zamanda, Nasrallah aslında Lübnan'daki Sünnilerin haklarını da savundu ve "Neden Sünnileri liderlerinden mahrum bırakıyorsunuz?" dedi. Dolayısıyla İran ve Hizbullah'ı Sünnileri güçsüzleştirmek ve marjinalize etmekle suçlayan Suudi Arabistan'ın yaptığının Sünnileri marjinalize etmesi gerçekten ironik. Suudi Arabistan onların liderini kaçırıp onu gelecekteki herhangi bir siyasi rolünden mahrum bırakarak bizzat kendisi bu sonucu yaratmış oldu.

Kanaatimce bu son derece tehlikeli bir şey. Aynı zamanda, Suudi Arabistan daha ileri adımlar atarsa -ki atacağını ve tırmandıracağını tahmin ediyorum-  sanırım Hizbullah kazanç sağlamaya devam edecektir. Tabi Suudilerin topyekûn bir savaş başlatacaklarını söylemiyorum, böyle bir şey yok. Bu ülke Lübnan üzerinde ekonomik baskılar uygulayabilir, bu da bir çeşit ekonomik savaş durumudur. Yine güvenlik alanında Lübnan'ı istikrarsızlaştırmaya çalışabilir, Lübnan'daki teröristleri ortalığa salabilir. Yani Suudi Arabistan'ın yapabileceği birçok şey var.  Bu savaşta birçok farklı yöntem kullanarak savaşabilir, muhtemelen de en azından girişimde bulunacaktır.

AARON MATÉ: Peki eğer yaparsa ABD'nin rolünün ne olacağını düşünüyorsun? Demek istediğim, daha bu gün Dışişleri Bakanı Rex Tillerson'un söyledikleri var, bunu konuşalım. Lübnan'da, Lübnan devletinin meşru güvenlik güçleri dışında hiçbir yabancı gücün, milis kuvvetlerinin ya da silahlı unsurların meşru bir rolü ve konumu olamayacağını söyledi. Bir anlamda Hizbullah'ın Lübnan'da yabancı güç olarak değerlendirilebileceğini ima etti.

EMEL SAAD: Tillerson bunu ilk kez yapmıyor, öyle değil mi? Geçenlerde İranlı olmayan ve Iraklı olduğu kuşkusuz olan Irak Halk Seferberlik Birimi veya Güçleri için de benzer bir şey yaptı. Onları İran kuvvetleri olarak isimlendirdi ve Irak'ı terk etmeleri çağrısında bulundu. Bu gün de saçma bir şekilde Hizbullah'ı yabancı bir silahlı güç veya milis kuvveti olarak andı. Bu, gerçekten bir aptallık veya cehalet durumu mu, yoksa tüm Şiileri Arap olmayan yabancı ve İranlı olarak tasvir eden çok tehlikeli mezhepçi Suudi söyleminin papağan gibi tekrarlanması mı, bilmiyorum. Dolayısıyla bunun kasıtlı olup olmadığından gerçekten emin değilim. Aynı zamanda, ABD'nin Hariri'yi desteklediğini söyledi, bu ilginç bir şey, zira bu Trump'ın kendisinin söylediği bir şey değil. Dolayısıyla ABD'nin bir bütün olarak buna nasıl tepki vereceğinden emin değilim. Daha önce de söylediğim gibi, şu anda bu konuda ABD yönetimi içinde bir çatlak olabilir. Aslında hâlâ bilmiyoruz, hatta bu noktada Amerikalıların kendileri de farkındalar mı, bilemiyorum. Gördüğüm kadarıyla bu durum uçurum kenarına doğru itilirse, güvenlik açısından gerginlik varsa, ekonomik açıdan, siyasi bakımdan tırmandırma varsa bunun ardından sonraki mantıklı adım olarak diğer herhangi bir şey yapmadan önce Suudi Arabistan Lübnan ile diplomatik ilişkilerini kesecektir. Lübnan'a karşı savaşı ilan etti bile. Lübnan'ı yine şimdiden düşman devlet olarak belirtti.

Böyle olunca seyahat yasağından ve vatandaşlarından Lübnan'daki varlıklarını geri çekmelerini istemesinden sonraki mantıklı adım diplomatik ilişkilerin kesilmesi olacaktır. Ve bu da Lübnan'ı etkin bir şekilde direniş tarafına yerleştirecektir, şimdiden bu olmaya başlamıştır. Mevcut durumun ironisi şu ki Lübnan şimdi bir Suudi düşmanı olarak diğer tarafın bir parçası oluyor. Geçmişte Lübnan'da bir blok vardı, bu blok Hizbullah'tan ve Mişel Aoun ve diğerlerinden oluşan ve Direniş Blokunu temsil eden bir siyasi blok idi. Fakat bu Lübnan'ın sadece bir bölümüydü. Bu noktada birleşik bir varlık olarak "tek bir Lübnan"dan söz edemezdik. Şimdi söz edebiliriz. Hattâ medya bile "Lübnan" terimini kullanmaya başlıyor: "Lübnan karşılık verdi, Lübnan savaş tehdidi altında" vb.

Artık Lübnan, Hizbullah'ın ve müttefiklerinin uluslararası alanda üstlendiği tutumu etkili bir biçimde üzerine almıştır ve bu çok ters tepen bir şeydir. Tam olarak olan şey budur. Bu noktada daha büyük bir tırmandırma olursa bu Lübnan'ı Direniş Blokuna daha da fazla itmekten başka bir işe yaramayacaktır. Düşündüğüm bir senaryo var ve bunun gerçekleşeceğine çok ihtimal vermiyorum. Ancak eğer bu senaryo gerçekleşir ve çok fazla istikrarsızlığın ve iç çatışmanın/savaşın vb. yaşandığı bir tür kaotik durum oluşursa, devletin işlevsiz hale geldiği böyle bir durumda Hizbullah, asayişi ve güvenliği güvence altına alan, düzeni ve hukuku sağlayabilen Lübnan'daki en kuvvetli güç olarak ortaya çıkacaktır. Şüphesiz bu da Suudi Arabistan, ABD ve İsrail için -en azından onların bakış açısıyla- son derce tehlikeli diğer bir gelişme olacaktır.

İşte bu nedenle sanırım bu (Suudilerin son hamlesi) çok ters tepici etkileri olan bir şey. Gerçekten çok aptalca bir politika. Suudilerin ve ABD'nin katıldığı bu politika çok fevri, düşüncesiz ve tepkisel bir nitelik taşıyor. Benim düşüncem, bu aşamada ironik bir şekilde İsrail'in bunları (Suudi Arabistan ve ABD) durumu askeri olarak tırmandırmaktan vazgeçirmeye çalışabileceği yönündedir. Zira İsrail, gerçekleşmek üzere olan herhangi bir askeri müdahalenin yerini belirleyecek ve sahneye koyacak olan taraftır.

AARON MATE: Emel, şunu sorayım, içeride [Hizbullah] hakkında duyduğum temel eleştiri, yanlış isem beni düzelt, ülkenin geri kalanının rızası olmaksızın Lübnan'ı direniş blokuna koymaya şimdiden karar verilmesi. Örneğin, halka ve Lübnan hükümetine adamakıllı bir şekilde danışmaksızın Suriye savaşına müdahil olmak gibi. Bununla ilgili düşünceleriniz neler?

EMEL SAAD: Her şeyden önce, İsrail meselesinde bile, İsrail Lübnan'ı işgal ettiğinde, Hizbullah direniş için Lübnanlılardan hiç izin istemedi. Bir halk direniş hareketi olarak, konsensüs sağlamakla yükümlü olduğunu hiç düşünmemişti.

AARON MATE: Kuruluş sebebi de buydu değil mi?

EMEL SAAD: Evet kesinlikle. O zamandan bu yana İsrail'e karşı direnmekte ve Nasrallah bunu birçok vesileyle dile getirdi: Direnişimiz ulusal konsensüse dayanmamaktadır, zira açıkçası Lübnan'da Lübnan'ın yüksek menfaatlerini temsil etmeyen, en azından Lübnan'ın çıkarı olarak isimlendirilen her şeyi temsil etmeyen güçler var. Ulusal çıkardan veya milli güvenlik doktrininden bahsederken akla ilk gelen şey sınırların, egemenliğin ve bağımsızlığın savunulmasıdır. Bunlar, ulusal çıkarın ne olduğuna ilişkin en basit ve temel tanımlamalardır ve hiçbir devlet bunların ihlaline izin vermez. Maalesef, Lübnan'da, İsrail'i Lübnan'ı istila etmeye davet eden ve bundan çok mutlu olacak çok fazla siyasi güç vardı. Bu, 2006'da da oldu. Dolayısıyla, Hizbullah'ın oturup da bu tür bir konsensüsün oluşmasını beklememesi son derece anlaşılabilir; zira böyle bir konsensüs oluşmaz. Oluşmaz, çünkü Lübnan'ın bağımsız olmasını istemeyen, bu ülkenin ABD, İsrail ve şimdi de Suudi Arabistan gibi yabancı güçlerin siyasi egemenliği altında -belki de işgali altında- olmasını isteyen taraflar var. Aynı zamanda, Hizbullah'ın Suriye'deki müdahalesi konusunda da durum benzer. Hizbullah, El-Kaide ve IŞİD gibi örgütlerin ideolojilerinin yok etmeye ve esas olarak bölgedeki Şiileri ortadan kaldırmaya, İran ve Direniş'i tahrip etmeye adanmış olduğunun son derece farkındaydı. Bu, onların ideolojilerinin yalnızca bir parçasıydı. İsimleri de tam olarak bunu ifade ediyordu: IŞİD, Irak ve Şam (Doğu Akdeniz) İslam Devleti. Bu, onların tüm bölgeyi tahakkümleri altına almak istedikleri anlamına geliyor.

Bu yüzden, kişi bunu bir çeşit önleyici savaş durumu olarak değerlendirse dahi -ki değildi zira bu gruplar zaten Lübnanlılara saldırıyorlardı ve zaten sınır boyunca sızmalarda bulunuyorlardı- Hizbullah'ın Lübnan'ın bir Suriye olmasını engellemekten başka seçeneği yoktu. Ve doğrusu bunda çok başarılı oldu. Biliyorsun, yaşananlar bunu ispatlıyor, çünkü 2014'ten beri en azından Beyrut'ta herhangi bir bombalı terörist saldırı olmadı. Beyrut, Hizbullah'ın, Lübnan ordusunun ve güvenlik güçlerinin, aralarındaki yakın koordinasyonun ve terörle mücadele tedbirlerinin sayesinde her türlü terörist sızmadan bağışık kaldı. Bu Hizbullah'ın –onun direnişine ilaveten- sahip olduğu şey, Hizbullah direniş rolünü genişlettiği için ben bunu şimdi “direniş sonrası hareket” olarak isimlendiriyorum.

Hizbullah, geleneksel bir ordu gibi Lübnan'ın sınırlarını korumak için İsrail'e karşı direnmenin ötesine geçmiş ve buna ek olarak şimdi Suriye, Lübnan ve Irak'taki cihatçı grupların isyanına karşı mücadeleye katılmakta ve ayrıca terörle mücadelede ve ülkenin güvenliğinde sorumluluk almaktadır.

Dolayısıyla, Hizbullah'ın oynamakta olduğu bu farklı roller nedeniyle, çok yetersiz bir orduya sahip Lübnan gibi çok zayıf bir ülkenin örneğin Avrupa'yı ve hattâ ABD'yi rahatsız eden türdeki saldırılardan bağışık kalabildiğini görüyoruz.

AARON MATE: Burada son veriyoruz. Lübnan Üniversitesi'nden Profesör Emel Saad, "Hizbullah: Politika ve Din" ile yakında çıkacak olan "Direniş Sonrası Hizbullah” kitabının yazarı. Profesör Saad, teşekkürler.

EMEL SAAD: Teşekkürler, Aaron. (The Real News - Medyasafak)