İran’a nükleer saldırı: İsrail ve ABD’nin son kırmızı çizgiyi aşmaktan kazancı olmayacak
Asıl tehlike, Washington ya da Tel Aviv’in nükleer eşiği aşmaları değil, bunu yaparlarsa nasıl bir dünya olacağı...Son aylarda birçok stratejist ve askeri uzmanın ortaya attıkları soru; ABD ya da İsrail’in İran’a nükleer silahlı saldırı yapıp yapamayacağı oldu.
Son savaşın patlak vermesinden bu yana, bazıları bu düşünceyi ciddiye alınamayacak kadar aşırı olduğu gerekçesiyle bir kenara ittiler. Ancak diğerleri, her ne kadar sınırlı bir alanı tahrip etmek üzere tasarlanmış, düşük güçte bir bomba kullanmak suretiyle de olsa, bunu ciddi bir seçenek olarak görüyor.
Bu konuda tartışmaya yer bırakmayacak bir husus var: Mesele artık ABD ya da İsrail'in İran'a nükleer bomba atıp atamayacağı değil. Bunu yapabilirler. Asıl önemli soru, iktidar sahiplerinin böyle bir eylemin dünyayı ateşe atmak yerine stratejik bir sorunu çözeceklerine inanacak kadar pervasız olup olmadıkları.
Geri dönüşü olmayan bir emsal
Sadece birkaç ülke nükleer silaha sahip. Ancak bunlardan sadece bir tanesi savaşta bu silahı kullanmış ve bunu iki defa yaptı: ABD.
Bu tarihsel gerçek, kaçınılmaz olarak rahatsız edici bir soruyu gündeme getiriyor. Washington daha önce nükleer silah kullandıysa, bunu tekrar yapmasını engelleyen nesnel bir neden var mıdır? Müttefiki İsrail'in liderleri sık sık varoluşsal tehditlerden bahsederken, dünyanın büyük bir kısmında başkalarına karşı kitlesel zulümler gerçekleştirmekle suçlanan ABD müttefiki İsrail’in aynı yolu düşünmesini engelleyen nedir?
Dünya, 1945'ten beri pek çok kişinin “nükleer tabu” olarak tanımladığı kavramın gölgesinde yaşıyor: Savaşta nükleer silah kullanımına karşı yazılı olmayan ama oldukça güçlü bir kısıtlama. Bu ne hukuki bir kalkan ne de ahlaki bir güvence. Yine de bu tabu, neredeyse seksen yıldır devletlerin tavrını etkiliyor. Eğer bu tabu Batı Asya'da aşılırsa, sonrasında tekrardan oluşabileceğini varsaymak için pek bir neden kalmaz.
Askeri açıdan bakıldığında, hem ABD hem de İsrail İran'a nükleer saldırı gerçekleştirebilecek imkanlara sahip. Bu konuda hiç şüphe yok. Her iki ülke de doğrudan ya da dolaylı olarak hava gücü kullanma, uzun menzilli saldırılar düzenleme ve yıkıcı yükleri hassas bir şekilde ulaştırma kapasitesini gösterdi. Dolayısıyla asıl soru bunu yapıp yapamayacakları değil, yaparlarsa ne olacağı.
Kuşkusuz böyle bir eylem uzun vadede caydırıcılığı güçlendirmeyecektir. Nükleer silah elde etme konusunda bilimsel ve endüstriyel kapasiteye sahip bir ülke nükleer saldırıya uğrarsa, stratejik sonuç kaçınılmaz: Ne pahasına olursa olsun nükleer caydırıcılık elde etmek.
Nükleer bir saldırı, yayılma korkusunu azaltmak yerine onu kesinleştirecektir. Nükleer silah geliştirme kapasitesine sahip her devlet aynı çıkarımda bulunacaktır.
“Sınırlı” nükleer silah yanılsaması
Nükleer savaş tartışmalarında sıklıkla gözden kaçan önemli bir nokta var. Nükleer silah, kuşkusuz bir kitle imha silahıdır (WMD), ancak bu, tek bir bombanın tüm ülkeyi yok edeceği anlamına gelmez. Nükleer silahların patlama gücü, patlama yüksekliği, arazi yapısı, nüfus yoğunluğu ve diğer birçok değişkene bağlı olarak değişen belirli patlama, ısı ve radyasyon etkileri vardır.
Nükleer yıkım tartışmalarında sıklıkla örnek gösterilen Hiroşima atom bombası (“Little Boy”), yaklaşık 15 kilotonluk bir patlama gücüne sahipti. Yıkımı muazzam ve dehşet vericiydi, ancak o bombanın bile modern bir ulus ölçeğinde verdiği doğrudan hasar belirli alanlarla sınırlıydı. Yeni nükleer silahlar eskisine göre çok daha güçlü, ancak daha yüksek patlama gücü bile bir coğrafyayı sihirli bir biçimde ortadan kaldırmaz. Daha fazla yıkım için daha fazla bomba gerekir.
Bu gerçek, nükleer savaşla ilgili retorik tartışmalarda sıklıkla göz ardı edilir. Nükleer bomba, bir ülkeyi haritadan silebilecek efsanevi bir silah değildir. Kitlesel çapta felaket bir yıkım yaratır, ancak bu yıkım fiziksel sınırlar dahilindedir.
Genel teorik terimlerle ifade edersek, ABD’nin bugün Hiroşima'dakinden çok daha yüksek patlama gücü mevcut; birkaç yüz kilotondan büyük, stratejik sistemlere kadar uzanan geniş yelpazede nükleer savaş başlıkları bulunuyor. İsrail’in ise nükleer politikasını belirsiz tutarak resmi olarak hiçbir şey açıklamamasına ve kesin rakamların teyit edilememesine rağmen onlarca veya yüzden fazla nükleer savaş başlığına sahip olduğu tahmin ediliyor.
Sayısal veriler önemli olsa da asıl mesele bu değil. Nükleer silahlar sadece daha büyük bombalar değildir. Bunlar siyasi ve psikolojik silahlardır. Medeniyet silahlarıdır. Bu silahların kullanılması, doğrudan hedefin çok ötesine bir mesaj gönderir. Bu silahların kullanımı, her ülkeye varlığını sürdürmenin diplomasi, anlaşmalar veya itidalden çok, kendi nükleer caydırıcılığına sahip olmaya bağlı olduğunu gösterir.
Asıl soru şudur: İran neden nükleer silahla hedef alınsın ki?
Bu argümanlardan birisi caydırıcılık. Bu argüman incelendiğinde kısa sürede çöker. Bir diğeri ise, Hiroşima ve Nagazaki için öne sürülen tarihsel gerekçeyi yineleyen, büyük bir savaşta karşı tarafı teslim olmaya zorlama fikri. Bu argümanı kabul etseniz de etmeseniz de, bunu İran’a karşı uygulamak son derece tartışmalı. İran, 1945’teki İmparatorluk Japonya’sı değil ve günümüzün uluslararası konjonktürü çok daha tehlikeli, birbiriyle iç içe geçmiş ve kontrol edilmesi çok daha zor.
Farklı nükleer senaryolar arasında da büyük bir fark var. Gözdağı amaçlı bir saldırı, savaş alanında yapılan taktik bir saldırı ile aynı şeyi ifade etmez. Askeri altyapıya yönelik bir saldırı, şehirlere yönelik bir saldırı ile eşdeğer değil. Aynı şekilde sınırlı düzeyde bir nükleer saldırının, topyekun bir imha saldırısı ile aynı olmadığı gibi.
Yine de tüm bu senaryoların ortak bir özelliği var: Nükleer eşik bir kez aşıldığında, bunun sonuçları üzerindeki kontrol büyük ölçüde yitirilir.
Bazıları, ABD veya İsrail'in bir şehri ya da büyük bir askeri tesisi vurmasına gerek olmadığını savunabilir. Bunun yerine, irade gösterisi olarak İran'ın uçsuz bucaksız çöl bölgelerinden birinde taktik nükleer bomba patlatabilirler. Bu bombalama, İran geri adım atmayı reddederse Washington ve Tel Aviv'in sonuna kadar gitmeye hazır olduğunu Tahran'a göstermek amacıyla atılan dehşet verici bir uyarı olur.
Kağıt üzerinde bu seçenek, kontrollü veya sınırlı bir nükleer seçenek sunuyor gibi görünebilir ama gerçekte nükleer eşiği aşmanın kontrol edilebilir bir yanı yoktur.
Boş bir çölde gerçekleşen nükleer patlama, sonuçta yine de bir nükleer patlama olacaktır. Bu, savaşlara, krizlere, işgallere ve nükleer güçler arasındaki çatışmalara rağmen 1945'ten beri korunan tabuyu yıkacaktır. Daha da önemlisi, dünyadaki her hükümete, itidalin nükleer baskı karşısında hiçbir koruma sağlamadığını gösteren bir mesaj verecektir.
Tahran için bu ders çok net olacaktır. Gelecekteki nükleer tehditlere karşı tek güvenilir garanti, kendi nükleer caydırıcılığını elde etmektir. İran'ın böyle bir kapasiteyi geliştirip geliştirmemesi konusundaki süregelen tartışmalar, bir gecede son bulacaktır.
Stratejik olarak, böyle bir gözdağı saldırısı, doğrudan bir nükleer saldırıyla hemen hemen aynı etkiye sahip olacaktır. İran'ı nükleer bomba üretmeye itecek, küresel bir emsal oluşturacak ve neredeyse 80 yıldır nükleer silahların kullanılmasını engelleyen psikolojik bariyeri yıkacaktır.
Hedef boş bir çöl bölgesi olabilir, ancak verilen mesaj dünyanın her başkentinde duyulacaktır. Nükleer silah bir kez siyasi bir mesaj olarak kullanıldığında, nükleer şantaj modern savaşın bir parçası haline gelir.
İran'ı yok etme fantezisi
Hedefin sadece yıldırma değil, fonksiyonel bir devlet olarak İran İslam Cumhuriyeti'nin yok edilmesi olduğu en ekstrem senaryoyu düşünün.
İran, yaklaşık 1,6 milyon kilometrekarelik bir alanı kaplayan, topraklarının büyük bir kısmında zorlu dağlık arazilerin uzandığı büyük bir ülke. Coğrafya önemlidir. Dağlar, dağılım, stratejik derinlik ve arazi, bombanın etkisinin nasıl yayılacağını, altyapının nasıl ayakta kalacağını ve nüfusun nasıl yayılacağını etkiler.
Onlarca kilotonluk bir nükleer silahın kullanıldığını varsaysak bile, İran büyüklüğünde bir ülkenin bir veya iki bombayla “yok edilebileceği” fikri, askeri gerçeklikten çok bir fantezi olur.
Sadece Tahran’ı ele alalım. Metropol alanı son derece geniştir. Patlamanın doğrudan etkileriyle burayı kapsamlı bir şekilde tahrip etmek için tek bir bomba değil, geniş bir alana yayılmış çok sayıda bombalama gerekir. Üstelik Tahran yalnızca bir şehirdir.
İran'ı kelimenin tam anlamıyla yok etmekten söz etmek, sadece şehirleri değil, geniş ve kompleks bir coğrafyaya yayılmış askeri tesisleri, endüstriyel altyapıyı, ulaşım ağlarını, enerji tesislerini, komuta merkezlerini ve nüfus yoğunluklu bölgeleri de hedef almak anlamına gelir. En azından böyle bir senaryo için yüzlerce savaş başlığı gerekir. Birçok açık kaynaklı stratejik değerlendirme, hedefin tam bir fiziksel imha olması halinde bu sayının önemli ölçüde artabileceğini öne sürüyor.
Tahran gibi büyük ve yoğun nüfuslu bir şehir bile, siyasi retorikte veya popüler kültürde tasavvur edildiği gibi, tek bir düşük veya orta güçte bomba ile yok edilemez. Yıkım korkunç olsa da, kapsamlı bir tahribat için çok sayıda bomba, koordineli hedefleme ve dünyanın büyük bir kısmının vicdanını sarsacak ölçekte sivil kayıpların göze alınması gerekir.
Bu durumda bile tek başına Tahran, İran değildir.
İran tek bir şehir, tek bir askeri üs, tek bir hükümet binası veya tek bir komuta merkezi ile tanımlanamaz.
Ayrıca doğrudan yıkım ile dolaylı sonuçlar arasında ayrım yapmak gerekir. Bu yazıda, sadece patlama ve termal radyasyonun anlık etkileri ele alınıyor ama radyoaktif serpinti, çevresel kirlilik, altyapı çöküşü, kitlesel göç, ekonomik yıkım, bölgesel istikrarsızlık ya da nesiller boyu sürecek insanlık dramı gibi uzun vadeli sonuçlar değerlendirilmiyor.
Açıkçası, savaşın ardından ortaya çıkacak durum, nükleer bombanın patlamasından bile daha yıkıcı olacaktır, çünkü nükleer savaş bir patlamayla sona ermez. Sonuçları zamana, coğrafyaya, salgın hastalıklara, paniğe ve misillemelere kadar uzanır.
Bu da kaçınılmaz bir soruyu gündeme getirir. Asıl amaç tam olarak nedir? Rejim değişikliği mi? Askeri altyapının yok edilmesi mi? Halkın moralinin çökmesi mi? Zorla teslimiyet mi? Ya da en uç noktada, İran’ın bir medeniyet olarak yok edilmesi mi?
Bu savaşın deneyimleri önemli, çünkü yıkıcı güç kullanımı her zaman boyun eğmeyi sağlamaz. Bir nükleer saldırı, tam tersi bir sonuç doğurabilir: Öfke, radikalleşme, kitlesel seferberlik ve nükleer caydırıcılık elde etme konusunda ulusal kararlılık. Bu bakımdan, savaş stratejisi, kısa vadeli hedeflere bile ulaşamadan başarısız olma riskini taşır.
Nükleer eşiğin ötesindeki dünya
Belki de asıl önemli olan daha geniş kapsamlı sorular.
Dünya, nükleer savaşın sonuçları nedeniyle milyonlarca insanın öldürülmesine, yerinden edilmesine veya toksik etkilerine maruz kalmasına seyirci kalır mı? Hükümetler açıklamalar yapar, acil toplantılar düzenler ve sonra her zamanki işlerine geri döner mi? Yoksa böyle bir eylem, uluslararası düzeni temelden değiştirir mi?
ABD bir nükleer saldırıya doğrudan dahil olursa ya da İsrail tarafından gerçekleştirilen bir saldırıyı desteklerse NATO'nun akıbeti ne olur? Avrupa hükümetleri böyle bir karara siyasi, ahlaki ve stratejik olarak ortak olmayı kabul eder mi? NATO bütünlüğünü korur mu, yoksa kendi vatandaşlarının çoğunun savunulamaz bulacağı bir eylemin ağırlığı altında kurum içi anlaşmazlıklar derinleşir mi?
Bu sorular Avrupa'nın çok ötesine uzanıyor.
Washington ve Tel Aviv daha sonra ne tür bir izolasyonla karşı karşıya kalır? ABD önderliğindeki düzene halihazırda şüpheyle bakan ülkeler, kuşkularında haklı olduklarını göreceklerdir. Siyasi yankılar Batı Asya'nın çok ötesine uzanacak ve dünyanın büyük bir kısmının savunulamaz bulacağı bir eylemi savunmak, yakın müttefikler için bile giderek zorlaşacaktır.
ABD ve İsrail'i farklı standartlarda hareket etmekle suçlayan ülkeler, bu suçlamaların doğrulandığını göreceklerdir. Bunun etkileri daha da öteye uzanacaktır.
Nükleer silaha sahip Pakistan böyle bir senaryoda ne yapar? İran, 1945'ten bu yana ilk defa yapılan bir nükleer saldırının hedefi olursa, Müslüman dünyası siyasi, sosyal ve duygusal olarak nasıl tepki verir? Devlet dışı aktörler bu duruma nasıl tepki gösterir?
Kuzey Kore'nin nükleer tabunun çöktüğü sonucuna varması ne kadar sürer? Nükleer silah kullanımının bir seçenek haline geldiği bir dünyada Rusya, Avrupa veya Ukrayna konusunda ne tür kararlar alırdı? Peki, hala medeni olduğunu iddia eden bir dünyada böyle bir eylem ne tür bir emsal teşkil ederdi?
Asıl tehlike işte burada yatıyor. İran’a yönelik bir veya iki nükleer saldırı, altta yatan stratejik sorunu çözmez. Bu saldırılar, İran’ın veya savaşın ardından ortaya çıkacak yeni siyasi yapının, nükleer caydırıcılık peşinde koşacağını kesinleştirir. Bu arada, büyük ölçekli bir nükleer harekat, bölgeyle sınırlı kalmaz. Sonuçları, uluslararası sistemde siyasi, stratejik ve askeri açıdan dalgalanmalara yol açar.
Sınırlı ya da büyük ölçekli olsun, her iki senaryo da stratejik bir fiyaskoyla sonuçlanır. Hiçbiri istikrara giden gerçekçi bir yol sunmaz ve her ikisi de İran'ın çok ötesine uzanan sonuçlar doğurur.
Dolayısıyla asıl soru hala geçerli. ABD ya da İsrail İran'a nükleer saldırı yapabilir mi?
Teknik açıdan, evet.
Bunu yapıp yapmayacakları ise tamamen farklı bir konu.
Yine de, bu savaşa eşlik eden tüm vahşet, gerilimin tırmanması ve tehlikeli söylemlere rağmen, hiç kimsenin bu kadar pervasız olacağına inanmak zor, İsrailliler bile. Onlar da herkes gibi, nükleer eşik bir kez aşıldığında, önceki dünyaya dönüşün mümkün olmadığını anlıyorlar.
İran'a nükleer saldırı sonrası dünya, öncesine benzemeyecektir. Bu, eşiklerin zayıfladığı, düşmanların daha çaresiz hale geldiği ve gelecekteki çatışmaların neredeyse seksen yıldır düşünülemez olan bir boyuta geçme olasılığının arttığı farklı bir dönemin başlangıcı olacaktır.
Ancak tüm bu yıkıma rağmen İran, mutlak anlamda ortadan kalkmayacaktır ve teslim olacağına dair bir garanti de yoktur. Askeri, siyasi, diplomatik, ahlaki ve medeniyet ve tüm stratejik açılardan bakıldığında, İran'a nükleer saldırı mantığı, yakından incelendiğinde çöküyor.
Böyle bir eylemin sonunda istikrara giden makul bir yol yoktur. Nükleer bir saldırı, 1945'ten beri ayakta kalan az sayıdaki sınırlamalardan birini zayıflatacak, nükleer silahların yayılmasını hızlandıracak, misillemeye davetiye çıkaracak ve bu tür silahların yeniden kullanılabilir olduğu sonucuna varan devletleri gelecekte nükleer gerilim politikası izlemeye teşvik edecektir.
Dolayısıyla asıl tehlike, Washington ya da Tel Aviv’in nükleer eşiği aşıp aşamayacağı değil, bunu yaptıklarında nasıl bir dünya ortaya çıkacağıdır. Seksen yıldır ilk kez bir savaşta nükleer silahın kullanılması, sadece İran ile sınırlı kalmayacaktır.
Bunun sonuçları, nesiller boyu uluslararası sistemde yankılanacak ve geride düzen ya da caydırıcılık değil, gerginliğin artması, istikrarsızlık ve dünyanın belki de hiçbir zaman tam olarak toparlanamayacağı bir emsal olacaktır.(Hadi Zaarour/The Cradle)

















