İslam dünyasının bağımsızlığı ve İran İslam devrimi...
"Müslüman halkları temsil eden ulus-devletler, İran, Amerika/İsrail savaşı sırasında, İran'la dayanışma içerisinde bulunmaları gerekirken, Amerikan emperyalizmiyle, Siyonist emperyalizmle dayanışma yolumu sergiliyor."
İslam dünyası toplumlarında, aklın kötürümleştirilmesi, alçaltıcı bir edilgenliğe, alçaltıcı bir teslimiyetçiliğe neden olduğu gibi, İslamın varoluşsal dinamizminin/haraketliliğinin de kaybına neden oldu. Romantik edilgenlikler nedeniyle Müslüman halklar, tarihe kayıtsız kalarak yaşamayı bir geleneğe dönüştürdüler. Günümüz İslam toplumları patolojik maneviyatçılıklarla, ruhsuz rasyonalizmler/ruhsuz pragmatizmler arasında bir mevcudiyet sergilemeye çalışıyor. İslami düşünce hayatı, zamanı durduran statik din algısını sorgulayarak, zamanı harekete geçiren dinamik din algısını hayata/tarihe geçiremiyor. Bir yanda geçmişin hurafelerine, bir diğer yanda modernitenin hurafelerine hapsedilen toplumlar/kültürler, entelektüel özgürlükten yoksun bulundukları gibi, entelektüel üretkenlikten de yoksunlar.
İslam dünyası toplumlarında, aklın kötürümleştirilmesiyle birlikte, toplumlarımız/kültürlerimiz, yapısal hareketsizliği içselleştirdiler. Toplumlarımıza hakim olan, kendilerini mutlak değer yerine koyan, yerli-milli tiranların mutlak iktidarları, sözünü ettiğimiz yapısal hareketsizliği tahkim etmek suretiyle, saltanatlarını güvence altına aldılar. Müslüman halklar, sürekli olarak yenilenen bir dünyada geçmişe sıkışıp kalmak suretiyle, etkisiz varlıklarını sürdürüyor. Geçmişe sıkışıp kalan zihin dünyası, varoluşsal dinamizmin/üretkenliğin/yenilenmenin/yeniden yapılanmanın kaynağı olan içtihad'a yabancılaştığı için, özgür iradeyi imkansız kılan safsataları "din" haline getirdi. Müslüman halklar/toplumlar/kültürler, konformist/teslimiyetçi/mistik kültür tarafından engellenmemiş olsalardı, sistematik bir biçimde maruz kaldığımız emperyalist/sömürgeci saldırılara/müdahalelere cevap verebilecek bir bilince/öfke'ye/iradeye sahip olabileceklerdi. Bu nedenledir ki bugün, Müslüman halkları temsil eden ulus-devletler, İran, Amerika/İsrail savaşı sırasında, İran'la dayanışma içerisinde bulunmaları gerekirken, Amerikan emperyalizmiyle, Siyonist emperyalizmle dayanışma yolumu sergiliyor. Aklı işlevsiz kılan bir inancın/düşüncenin/kültürün, dünyada/tarihte etkili/belirleyici olamayacağını görmek/anlamak gerekir. Akli düşünceyi tahfif eden bir geleneğin, entelektüel-akademik anlamda bir varlık ortaya koyması beklenemez. Epistemik yoksullukla yoksunlukla malul bulunan İslam toplumlarının sömürgeci epistemoloji tarafından ele geçirilmesi utanç verici bir hikayenin konusudur. Sömürgeci epistemoloji, İslamı itibarsızlaştırdığı, etkisiz kıldığı, bireysel/yerli/milli dindarlığa indirgediği için, İslami düşünce/kültür/ilahiyat hayatı, sömürgeci-ırkçı epistemoloji ile hesaplaşmak yerine, soyut bir düzlemde İslamın faziletlerini anlatmaya devam ediyor, somut düzlemde İslamın karşı karşıya bulunduğu çok ağır tehditleri konuşmaya cesaret edemiyor, bir şekilde gevezelik etmeye devam edebiliyor. Dini hayatı, dini düşünceyi aklın otoritesinin değil, naklin otoritesinin belirlediği günden bu yana, İslamın siyasal/kültürel/entelektüel/akademik bir işlevi bulunmuyor. Toplumlarımızda yaşanmakta olan kaderci bir gelenek, yapısal/varoluşsal/tarihsel sorunlarla yüzleşme, bu sorunları aşma iradesini imkansız kılıyor.
İslam dünyası toplumlarında, evrensel İslami bilincin ve aklın bastırılmasından sonra, yerli-milli-mezhepçi fanatizmler meşruiyet kazandı. Bugün, Müslümanlar olarak, gerçek dünyada değil, hamaset ve konformizm dünyasında, Lale Devrinde yaşıyor gibi, yaşamaya devam edebiliyoruz. Lale Devrinde yaşıyor gibi, yaşamaya devam ettiğimiz için, karşı karşıya bulunduğumuz çok incitici, çok yaralayıcı, çok aşağılayıcı, çok rencide edici bütün emperyalist/Siyonist dayatmaları/saldırıları/kötülükleri sorunsallaştırma ihtiyacı duymuyoruz. İslam toplumlarında mistik gelenekler/yaklaşımlar/çözümlemeler, mistik düşünce-zihniyet, içeride İslami bilgiyi geçersiz kılarken, gereksiz kılarken, dışarıdan dayatılan seküler bilgi, epistemik ırkçılık da aynı şekilde, İslami bilgi'yi işlevsiz hale getiriyor. Mistik geleneklerin zihinsel tahribatı ile, epistemik ırkçılığın neden olduğu zihinsel tahribat aynı noktada buluşuyor.
İran, İslam Devrimiyle birlikte, ontolojik ve epistemolojik özgürlüğü/bağımsızlığı seçtiği için kırkbeş yıldan bu yana yoğun bir şekilde, sistematik bir şekilde Haçlı emperyalizminin, Siyonist emperyalizminin çok yönlü saldırılarına mariz kalıyor. İslami inançların, dünya görüşünün, hayat ve siyaset tarzının, sınırlarının ve içeriğinin, epistemik ırkçılık tarafından belirleniyor oluşu, İslami anlamda bağımsız bir varoluş/düşünüş/yaşayış tarzına hayat hakkı tanımıyor.
Günümüzde, emperyalist vesayet ve meşruiyeti kabul ederek, kaybettiğimiz İslami onuru, İran/Filistin/Lübnan direniş mücadeleleri/kadroları bizlere yeniden kazandırıyor. Emperyalist vesayet ve meşruiyete ihtiyaç duyan, yerli-milli rejimlerin İslamı temsil iddialarının, İslami anlamda tartışmaya açılması, bir gündem konusu haline getirilmesi gerekir. Toplumlarımızda ötedenberi yaşanılagelen, toplumlarımıza hakim olan, ucuz/bayağı/kirli, zerre kadar dürüstlük ve samimiyet içermeyen, vıcık vıcık politik popülizmler, toplumlarımızda entelektüel/kültürel hayatın bütünüyle çölleşmesine/yozlaşmasına neden oluyor. Bu yozlaşma nedeniyle, Müslüman topluluklar zihinsel/ruhsal bağımsızlıklarını kaybettikleri için, içerisinde bulundukları siyasal bağımlılıkları farketmiyor. Bağımsız düşüncenin yollarını bulamayan bir toplum, ne yapacağını, nasıl yapacağını, nasıl konuşacağını bilemiyor. Akletmeyen/düşünmeyen/tefekkür etmeyen/sorgulamayan bir toplumun, gerçek anlamda konuşması beklenemez.
Hangi toplumda olursa olsun, epistemik teslimiyetçilik, entelektüel/kültürel hiçliği tahkim eder. Hiçliği tahkim eden koşullar ve zihin dünyası, bütünüyle etkisiz/duygusal/romantik bir maduniyet kültürü oluşturur. Maduniyet kültürünün etkili olduğu toplumlar, düşüncelerle değil, propaganda klişeleriyle yönlendirilir. Bu tür toplumlarda, toplumlarımızda, en çok kullanılan klişe/slogan, "ülkemiz bir hukuk devletidir" sloganıdır. Geçmişin/geleneğin/konformizmin sömürgesi olan, edebi/entelektüel/felsefi/estetik kültüre kapalı hale gelen, taşralı bir ufka hapsolan toplumlarda yaşanılageldiği üzere, aklın ve vicdanın asla haklı çıkaramayacağı siyasal şiddet sıradanlaşır ve normalleşir. Hukuk kültürünün gelişmediği toplumlarda, Türkiye örneğinde de izlenebileceği üzere, bir dönem seküler siyasal şiddet belirleyici olurken, bir başka dönemde de muhafazakar/dindar siyasal şiddet belirleyici hale gelir.
Günümüz dünyasında, yeni teknolojiler, yapay zeka teknolojileri, insani/ahlaki/vicdani dünyayı ciddi bir biçimde tehdit ediyor. Günümüz insanlığı, özellikle de genç kuşaklar, sözünü ettiğimiz teknolojileri tasarlayan/üreten/küreselleştiren dev teknoloji şirketlerinin dünya görüşlerine maruz kalıyor. Ucuz/kirli/bayağı politik popülizmlerle büyülenen İslam dünyası toplumlarının, yeni teknolojiler tarafından yürütülen kontrol ideolojileri karşısında yapabilecekleri hiç bir şey yok.
Toplumların, siyasal çıkar için, iktidar/saltanat çıkarları için, her şeyin mubah sayıldığı, hukukun keyfi bir biçimde araçsallaştırıldığı, araçsallaştırılabildiği bir dönemde yaşıyoruz. İslamın tarihe girişi çoğul evrensellik, çoğul medeniyet yaklaşımlarıyla mümkün oldu. İslam toplumları, çoğulcu, çokkültürlü toplumlar olarak temayüz ettiler. Bugün, yerli-milli bencillikler/bağnazlıklar, İslami anlamda görmeyi, anlamayı, tanımlamayı imkansız kılıyor. İslam toplumlarına hakim olan demir ökçe rejimleri, çoğulluklara asla tahammül edemiyor. Güç/iktidar/tahakküm ideolojisi siyasal kültüre olduğu kadar, hukuk kültürüne de ihtiyaç duymuyor. Bu nedenle de, güç ideolojileri siyasal/entelektüel muhalefeti bastırabilmek için akıldışı, ahlakdışı yollara başvurabiliyor.
Etnik önyargılarla, mezhepçi önyargılarla/karşıtlıklar ve rekabetlerle malul olan toplumlar, hiç bir zaman medeniyet ahlakına/medeniyet terbiyesine ihtiyaç duymazlar. Makyavelist muhafazakarlığın, makyavelist dindarlığın ve siyasetin, gösterişçi dindarlığın, gösteri dindarlığının, medeniyetle değil, taşralılıkla ilgisi vardır, görgüsüzlükle ilgisi vardır. Yüzlerce ilahiyat fakültesine, İslam ve medeniyet üniversitelerine, bunlara ilaveten, Müslüman halka hitap eden sayısız basınyayın araçlarına sahip olan bir ülkede, bu ülkenin hangi nedenlerle, hangi gerekçelerle Haçlı/sömürgeci/soykırımcı Amerikan emperyalizminin vesayet ve meşruiyetine, Haçlı emperyalizmiyle ittifak ve dostluğa ihtiyaç duyduğunun, bu alçaltıcı ilişkilerin İslami boyutlarının/mahiyetinin kamusal alanda tartışmaya/sorgulamaya açılmamış olması, bu fakültelerin/üniversitelerin bilimsel-entelektüel bir bağımsızlığa sahip olmadıklarını, bu bağımsızlığa sahip olmadıkları için de, bu kurumlardan hiçbir anti emperyalist hareketin ortaya çıkmaması, yapısal bir dikkat/algı/bilinç körlüğü ile karşı karşıya bulunduğumuzu gösterir.
Mistik-kaderci uyuşturucularla yönlendirilen kitleler, antiemperyalist bilinci politik hamaset/fütühat söylemiyle kamusal gündemden çıkarmayı başarmış bulunuyor. Evrensel merak dikkat ve hassasiyete sahip olması gereken Müslüman topluluklar, bugün, sözünü ettiğimiz hamaset/fütühat söylemi yoluyla yerel-biçimsel-folklorik dindarlıklarla, mistik dindarlıklarla aldatılıyor, kontrol altında tutuluyor. Düşünmeye ve akla ihtiyaç duymadıkları için, hakikate ve hakikat mücadelesine ihtiyaç duymadıkları için, muhafazakar/dindar popülizmlerle yetiniyor. Düşünce/kültür/ilahiyat hayatının, topluma evrensel İslami bilinçle hitap etmesi, toplumu radikal dönüşüme ikna etmesi gerekirken, toplumu hamasetle temsil ediyor olması, işlevsiz/içeriksiz fikirlerle, bugüne hitap yeteneği olmayan, geçmişin bilgileriyle malul olduğunu gösterir.
Emperyalist vesayet ve meşruiyete ihtiyaç duyan ülkeler, İslamı bağımsız bir siyasal model olarak tecrübe edemiyor, ancak, bir yerel folklor ya da yerel kültür olarak tecrübe ediyor. Zamanı ve mekanı sömürgeleştiren modernlik, seküler bilgi'yi mutlaklaştırarak bir ihraç ürünü haline getirdiği günden bu yana, yalnızca İran, İslam Devrimiyle, bu ırkçı ve sömürgeci sürece meydan okuyarak, bağımsızlık mücadelesinin getireceği her türlü riski üstlenerek, her tür bedeli ödeyerek, seküler zamanlara karşı, İslami zamanları başlattı. Bir yanda seküler bilgi'ye maruz kalan, bir diğer yanda da, teknolojik devrim düşüncesinin belirleyici rolüne maruz kalan İslam dünyası toplumları, bugün, entelektüel anlamda, felsefi anlamda büyük bir bağımsız içerik yoksulluğu ile sınanıyor. Entelektüel/felsefi yoksunluğun neden olduğu kuraklığı, muhafazakar/dindar popülizmlerle folklorik politik gösterilerle aşmaya çalışıyor.
İslam toplumunun, İslam medeniyeti ahlak ve terbiyesinin, hiç bir gerekçeyle, muhalif hareketler/kadrolar, farklı eğilimler üzerinde, tahakküm oluşturma ve kendini dayatma hakkına sahip olmadığını bilmek gerekir. İslam, farklı dünya görüşüne sahip topluluklarla, bir arada yaşayabilecekleri toplumlar kurmak ister. Batılı sömürgeci bilgi/iktidar sistemi, (modernlik/demokrasi liberalizm) nasıl insanlığa tek seçenek olarak dayatılamazsa, İslam da tek seçenek olarak dayatılamaz. İslam toplumları, İslami dünya görüşü, sömürgeci bilgi/iktidar sistemi tarafından tanımlanamaz, yapılandırılamaz. İslami dünya görüşü teori ile pratik arasında bir ayrıma izin vermez, düşünmek, yapmayı gerektirir. Günümüzde insanlık, hiç bir anlam/değer/ilke sisteminin geçerli olmadığı, hiç bir anlam/değer/ilke sistemine ihtiyaç duymayan kaotik zamanlarda, ahlak/anlam/değer krizinin derinleştiği bir zamanda yaşıyor. İslam toplumlarında, içerisinde yaşadığımız toplunda da görülebileceği üzere, İslam, varoluşsal-evrensel temel değerler doğrultusunda değil, oportunist muhafazakarlık, dindarlık ve milliyetçilik şeklinde temsil ediliyor. Siyaset, siyasal kültürle değil, siyasal entrikalarla sürdürülebiliyor. İktidarlar, iktidarlarını sürdürebilmek için, dezenformasyon politikalarını normalleştiriyor, kitleler propapoganda yalanlarını efsaneleştirebiliyor. Bugün, içerisinde yaşadığımız toplumda, kendinden çok memnun olan taşralılığın dışlayıcı aklı, politik alanı belirliyor, ucuz/bayağı, yerli milli populizmler radikal eleştirileri, radikal tahayyül ve tasavvurları imkansız kılıyor.
İslam toplumlarında kaderci/teslimiyetçi gelenek, köleleştirici geleneksel kültür taklit yaklaşımını kurumsallaştırdığı için, toplumlarımızda, düşünen/sorgulayan bireylerin varlığından söz edemiyoruz. Geleneksel-eski-dokunulmaz ezberler, bilgi'nin yerine geçtiği için, toplumlarımızda eleştirel bilgi üretilemiyor. Taklit'i kurumsallaştıran, düşünen/sorgulayan bireye hayat hakkı tanımayan bir zihniyetle, evrensel bir bilinç yolculuğuna çıkılamayacağını, bir bilinç mücadelesi verilemeyeceğini bilmek gerekir. Aziz İslamın, kendi varoluşsal ilkeleri doğrultusunda, kendini tanımlama/yapılandırma ve konumlandırma yeteneğini kaybettiği için, dışarıdan tanımlanabilir/yapılandırılabilir bir noktaya savrulması taklit kültürünün kurumsallaşmasıyla yakından ilgilidir. Bugün, toplumlarımızda, siyasal iktidarlar, taklit kültürünün önceliği/otoritesi sebebiyle, bu kültürün patolojik temsilcileri dini meczuplardan, bu meczupların sorunlu referanslarından destek alma ihtiyacı duyabiliyor.
Düşünen/sorgulayan birey'e hayat hakkı tanımayan taklit kültürü toplumlarımızı sahte bilinç aracılığıyla aptallaştırıyor. Sahte bilinçle büyülenen halklar kendilerini yöneten krallarının çıplak olduğuğunu farketmiyor. Sahte bilinçle, karşı karşıya bulunduğumuz ölümcül gerçeklerle yüzleşme imkanı olmuyor. Sahte bilinç, farklı/başka/bağımsız düşünme/yorumlama, inşa etme seçeneklerine hayat hakkı tanımadığı gibi, yeniden varoluşa da hayat hakkı tanımıyor. Zihinsel vesayeti meşrulaştıran taklit geleneğinin mutlakıyetçi otoritesi sebebiyle, Müslüman kitleler, din'i ya da politik liderlerin vesayetini gönüllü olarak seçtikleri için, zihinsel özgürlüğü, bağımsızlığı hiçbir şartta tasavvur ve tahayyül edemezler. Bu nedenle de politik propaganda yalanlarını, kahramanlık öyküleri dinler gibi dinlemeye devam ederler.
Toplumlarımızda, zihinsel vesayet meselesi, din ve devlet tarafından kurumsallaştırılarak, toplumsallaştığı için, toplumlarımızda, bağımsız/eleştirel/özgün epistemik bir yeniden yapılanma gündeme alınamıyor, bağımsız/eleştirel/aktivist entelektüeller, bağımsız/eleştirel/aktivist akademisyenler yatiştirilemiyor.
Günümüzde bütün toplumlarda, din ve ahlak, bireysel bir tercihe dönüşmüş bulunuyor. Din ve ahlakın toplumsal ve ve siyasal bir işlevi yok, din ve ahlakın yalnızca araçsal bir işlevi var. Din ve ahlakın toplumsal ve siyasal bir işlevi olmadığı için, politik rekabetler, karşıtlıklar, önyargılar, insanları, bürokrasileri vicdansız varlıklara dönüştürüyor. Din ve ahlakın bireysel bir tercihe dönüşmesi sebebiyle, küresel varoluş sorunları karşısında kayıtsız bir insanlık tablosu ile karşı karşıya bulunuyoruz.(Atasoy Müftüoğlu/İslami Analiz)

















