Ürdün Riyad-Abu Dabi ekseninden uzaklaşıyor

Ürdün Riyad-Abu Dabi ekseninden uzaklaşıyor

Suudi Arabistan ve BAE'nin bölgede tansiyonu artıran agresif dış politikalarından olumsuz etkilenen Ürdün yönetimi, statükocu eksenden uzaklaşarak yeni ittifak arayışlarına girdi.

Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn ve Mısır’ın öncülüğünde 5 Haziran 2017’de Katar’a yönelik başlatılan siyasi ve ekonomik abluka kısa sürede diğer bazı bölge ülkelerinin de pozisyon almak zorunda kaldığı bir sürece dönüştü. Riyad ve Abu Dabi’nin agresif politikalarının olumsuz etkilerinden endişe eden Ürdün, Katar’daki büyükelçisini çekme kararı alarak ablukacı devletlerden taraf olduğunu gösterdi.

Ürdün ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki ilişkilerde yeni bir sorun alanı da Dubai Emiri ve BAE Başbakanı Şeyh Muhammed bin Raşid el-Maktum’un eşi Prenses Haya’nın boşanma süreci oldu. Ürdün Kralı Abdullah’ın üvey kardeşi olan Prenses Haya’nın başka bir ilişkisi olduğuna dair İngiliz basınında gündeme getirilen haberler ve Ürdün Kralı’nın bundan haberi olmasına rağmen konuya müdahil olmadığı iddiaları, iki ülke arasında ilişkilerde olumsuz etki yaratma potansiyeli taşıyor. Halihazırda farklı bölgesel meselelerden dolayı ayrışma içerisinde olan iki ülke arasındaki güven probleminin bu süreçle birlikte daha da zedeleneceği tahmin ediliyor. 

Ürdün’ün Körfez krizi sırasında ablukacı koalisyona destek vermesinde Amman’ın özellikle siyasi ve ekonomik açıdan Suudi Arabistan’a ciddi ölçüde bağımlı olması ve BAE’de çalışan ve yaşayan on binlerce Ürdünlü işçinin durumu önemli rol oynadı. Katar krizinden önceki dönemde Suudi Arabistan, Ürdün’e yıllık finansal yardımlarda bulunurken, Suudi vatandaşları özellikle yaz aylarında bu ülkeye gelerek yaptıkları harcamalarla önemli bir ekonomik canlılık sağlamaktaydı. Öte yandan Körfez İşbirliği Konseyi de Ürdün’e finansal yardımda bulunmaktaydı. Bunlardan sonuncusu 2017 yılında sona eren 3,6 milyar dolarlık beş yıllık yardım paketiydi. Bu finansal endişeler Ürdün’ün Katar’a yönelik başlatılan ablukanın bir parçası olmasına neden oldu.

Her ne kadar İngiltere gibi küresel aktörlerle yakın ilişkisi olsa da Ürdün Kralı Abdullah, Arap devrimlerini izleyen süreçte ülkesinde yaşanan protestolar sırasında zor dönemlerden geçmişti. Bu nedenle özellikle 2011’den sonraki dönemde Kral Abdullah hem küresel güçler hem de bölgedeki aktörlerle ilişkilerini geliştirmeye çalıştı. Bu çerçevede Suudi Arabistan’la ilişkilerini geliştiren Ürdün, 2017’de başlayan Körfez krizi sırasında da Riyad’la birlikte hareket etmek durumunda kaldı. Suudi Arabistan ve BAE bloğunun bölgesel politikalarda Ürdün’ü yalnız bırakma tehdidi ve bu blokla yakından hareket eden İsrail’in de Filistin politikalarında Ürdün’ün endişelerini tamamen göz ardı edebilecek olması ihtimali gibi dış faktörler de Kral Abdullah yönetimini bu yönde bir karar almaya zorladı.

Ürdün'ün yeni bölgesel ittifak arayışları

Ancak aradan geçen süre zarfında Ürdün, Suudi Arabistan ve BAE tarafından yeteri kadar “sadık” görülmedi. Özellikle Riyad ve Abu Dabi yönetimleri Amman’a yönelik olumsuz politikalar izlemeye başladı. Bunun bir göstergesi, 2018’in haziran ayında Mekke’de Suudi Arabistan, BAE, Kuveyt ve Ürdün temsilcilerinin katıldığı zirvede Amman’a milyarlarca dolar mali yardım yapılması öngörülmesine rağmen bu yardım vaatlerinin hemen hiçbirinin gerçekleşmemiş olmasıdır. Bu durum Ürdün’de Kral Abdullah yönetimini bu ülkelerle ilişkilerini gözden geçirmeye itti. Öte yandan bu zirvenin hemen ardından Katar’ın Ürdün’e 500 milyon dolarlık yardım göndermesi ve 10 bin Ürdünlü için istihdam olanağı sağlaması Doha ile ilişkilerde yumuşama sürecinin başlamasını sağladı.

Ürdün ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki ilişkilerde yeni bir sorun alanı da Dubai Emiri ve BAE Başbakanı Şeyh Muhammed bin Raşid el-Maktum’un eşi Prenses Haya’nın boşanma süreci oldu. Ürdün Kralı Abdullah’ın üvey kardeşi olan Prenses Haya’nın başka bir ilişkisi olduğuna dair İngiliz basınında gündeme getirilen haberler ve Ürdün Kralı’nın bundan haberi olmasına rağmen konuya müdahil olmadığı iddiaları, iki ülke arasında ilişkilerde olumsuz etki yaratma potansiyeli taşıyor. Halihazırda farklı bölgesel meselelerden dolayı ayrışma içerisinde olan iki ülke arasındaki güven probleminin bu süreçle birlikte daha da zedeleneceği tahmin ediliyor.

Ürdün’ü Körfez’deki ablukacı bloktan uzaklaştıran uluslararası gelişmeler ise Riyad ve Abu Dabi ile koordineli bir bölge siyaseti izleyen İsrail ve ABD yönetimlerinin, Filistin’e yönelik planlarını Ürdün’ün çekincelerine rağmen hayata geçirmeye çalışmalarıdır. ABD’nin planına göre Ürdün’ün Filistin meselesindeki başlıca oyuncu olma niteliği sona eriyor ve bu ülkenin yerini Suudi Arabistan alıyor. Öyle ki ABD ve İsrail yönetimlerinin Filistin’de bir sonraki hamlesinin Mescid-i Aksa’nın garantörlüğü statüsünü Ürdün’den alarak Suudi Arabistan’a vermek olacağı ifade ediliyor.

Bu süreç devam ederken Ürdün yönetimi de Körfez’deki ablukacı ülkelerden dış politika anlamında da farklılaştığını göstermeye başladı. Türkiye ile ilişkilerde mesafe kat ederek kendisine alternatif bir bölgesel güç şemsiyesi arayışında olan Ürdün Kralı Abdullah, 2019’un şubat ayında Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı ziyaret ederek, Körfez’deki bazı ülkelerin tepkisini çekecek olmasına rağmen Ankara ile iş birliğini derinleştirme iradesini ortaya koydu.

Ürdün bu süreçte bir taraftan da İran ile yakınlaşabileceğine dair işaretler gösterdi. 13 Şubat’ta İran’a bir mesaj gönderen Kral Abdullah, İran İslam Devrimi’nin 40. yıl dönümünden dolayı İran halkına en iyi dileklerini sundu. Öte yandan Ürdün yönetimi İran ile yakın ilişkileri olan Irak ile iş birliğini de geliştirme sürecine girdi. Ürdün Kralı Abdullah, 10 yıllık bir aradan sonra Irak’ı 2019’un ocak ayında ziyaret ederken, şubat ayı başında da iki ülke arasında geniş kapsamlı bir ekonomik iş birliği anlaşması imzalandı, ardından da iki ülke arasında kapalı olan sınır kapısının açılacağı duyuruldu. Dolayısıyla Ürdün’ün Türkiye ve İran konusunda Suudi Arabistan ve BAE’den farklılaşan dış politikası giderek daha açık biçimde ortaya çıktı.

Amman'ın Katar açılımı

Ürdün’ün bu iki ülkeden farklılaşan dış politikasının en önemli göstergesi ise geçtiğimiz hafta Katar’la yaşanan yakınlaşma oldu. Her ne kadar Suudi Arabistan’ın baskısı altında Katar’dan büyükelçisini çekmiş olsa da Ürdün bu ülkeyle siyasi temasları, ticari ilişkileri, karşılıklı uçuşları ve kültürel etkileşimleri devam ettirdi. Bu durum Ürdün’ün Katar’a yönelik politikasının konjonktürel olduğunun da bir işareti.

Nitekim geçen hafta yaşanan gelişmeler iki ülke arasındaki ilişkilerde ve Ürdün’ün Körfez bölgesine yönelik politikalarında yeni bir açılımın göstergesi oldu. Amman yönetimi Katar’la iki yıldır donmuş olan diplomatik ilişkilerin normalleştirilmesi adına önemli bir adım atarak, bu ülkeye büyükelçi atadığını duyurdu. Katar yönetimi de bu girişimi olumlu karşıladı ve aynı şekilde Amman’a Kraliyet ailesine üye bir diplomatı büyükelçi olarak atadı.

Ürdün’ün bu kararı özellikle İsrail-Filistin meselesi başta olmak üzere birçok konuda Kral Abdullah yönetiminin Suudi Arabistan ve BAE çizgisinden uzaklaşmaya başladığı şeklinde yorumlanabilir. Bunda önemli olan başlıca faktörler yaşadığı iç ekonomik sıkıntılardan dolayı güvenilir ortaklara ihtiyacı olan Kral Abdullah yönetiminin Türkiye ve İran gibi önemli aktörlerle iyi ilişkiler geliştirmek istemesi, Riyad ve Abu Dabi yönetimlerinin bölge politikasının Kral Abdullah tarafından benimsenmemesi, Filistin’e yönelik politikalarda Ürdün’ün endişelerinin dikkate alınmaması ve Amman’ın bölgede tansiyonun daha fazla artmasını önlemek adına çatışmadan uzak bir dış politika çizgisi benimsemesidir.

Ürdün’ün bu hamlesi Körfez krizi bağlamında da son dönemde yaşanan en önemli gelişmelerden birisi olarak belirtilebilir. Nitekim, Ürdün’ün bu kararı almasında Amman yönetiminin kararlılığı olduğu kadar, Katar’ın da Kral Abdullah yönetimine yönelik olumlu adımları etkili oldu. Dolayısıyla iki ülke arasındaki bu normalleşme, iki yıldır komşuları tarafından siyasi ve ekonomik abluka altına alınmaya çalışan Katar’ın bu süreçte siyasi, diplomatik ve ekonomik enstrümanları işlevselleştirerek ayakta kalma stratejisinin başarılı bir biçimde uygulandığını gösteren önemli bir gelişme olarak görülebilir.

Öte yandan Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin başını çektiği blok için Ürdün’ün bu yeni stratejiyi benimsemesi baskı ve zorlama ile bölge politikalarında etkili olmaya çalışmanın sonuç veren bir strateji olmadığını gösteriyor. Bu anlamda benzer baskılara maruz kalan Kuveyt ve Umman gibi ülkeler de Riyad-Abu Dabi eksenine girmekten uzak durarak bu iki ülkeye nüfuz alanlarının sınırlı olduğunu göstermektedir. BAE’nin Yemen’den çekilmeye başlaması, Suudi Arabistan yönetiminin özellikle Cemal Kaşıkçı cinayetinden sonra küresel destek bulmakta zorlanması ve İsrail ile ABD’nin “Yüzyılın Anlaşması” planını sürekli ertelemek zorunda kalması gibi son dönemde tanık olunan gelişmeler de bu bloğun bölgesel güç mücadelesinde sonuca ulaşma konusunda başarılı olabileceğine yönelik soru işaretlerini artırıyor. (AA)