Direniş Cephesine Dayatılan Mondros...
Amerika ve işgalci terör rejimi coğrafyamızda bağımsız bir devlet, örgüt, hatta bir STK dahi bırakmak istemiyorlar. Vaktiyle İtilaf devletlerinin Mondros ve Sevr’le Osmanlıdan istediklerini şimdi Direniş cephesinden istiyorlar.
“Ordular terhis edilecek, silahlar teslim edilecek, boğazlar, tüneller, demir yolları ABD/İsrail güçlerine bırakılacak”.
Osmanlıya bu teslimiyet anlaşmalarını dayatanların gerekçeleri şuydu: “Bizler Hristiyanlar olarak kendi aramızda savaşıyorduk. Birbirimizin kanlarını döküyor, şehirleri harabeye çeviriyorduk. Ama savaşın bir an önce sona ermesini istiyorduk. Siz neden bizim savaşımıza katıldınız. Sizin katılmanızla savaş çok fazla uzadı, ölüm ve yıkımlar arttı. Özetle daha çok din kardeşimizi öldürmek zorunda kaldık. Oysa size bu savaşa katılmamanız için çok güzel tekliflerde bulunmuştuk. Sadece ölenlerimiz için değil sizin yüzünüzden öldürmek zorunda kaldığımız din kardeşlerimiz için de ödeyeceğiniz bedel azdır çok değil” Böyle bir gerekçe doğru mudur değil midir?
Bilmiyorum. Ancak makul sayılacak bir tarafı var.
Peki, Amerika niçin bir nevi kendi Mondros’unu dayatıyor. Hangi gerekçelerle “ya dediklerimi kabul edersiniz ya da sizi taş devrine çeviririm” diyor:
- İlk ve en önemli gerekçe İsrail’in genişlemesini engelleme suçu. Direniş olmasaydı şimdiye çoktan Filistin, Lübnan ve Suriye Siyonizm’in tam hâkimiyetine girmişti. Nitekim Suriye kısmen girmiş bulunuyor.
- Sonra Ürdün, Mısır, Irak ve Türkiye’nin güneydoğusuna sıra gelmiş olacaktı. Bu işgallerin engellenmesi ve ya geciktirilmesi.
- Amerika askeri üsleri ile ‘koruma’ adı altında kontrol ettiği ülkelerin başta petrol doğalgaz ve değerli madenlerini talan ederken Direnişin bu peşkeşe izin vermemesi.
- İşgale yeltendikleri İran’ın petrol ve doğalgaz rezervlerinin ne kadar değerli olduğunu onunla ne kadar borçlarını kapatabileceklerini nasıl zenginleşeceklerini hesap ettiklerinde bu kaynaklardan mahrum bırakılmaları.
Direnişi teslim aldıklarında sadece ekonomik değil siyasi, askeri ve stratejik olarak ne kadar güçleneceklerini çok iyi hesaplıyorlar. Ama bu hesaplarını 47 yıldır bir türlü tutturamıyorlar. Onlar İslam Cumhuriyetinin silahlarına göz diktikçe direnişin silahları onların gözlerini çıkartacak seviyeye geliyor. Mesela 5000 km. mesafeleri gözleyen el Udeyd üssündeki radarları şimdi yok. O ve onun gibi nice radarlar imha edildi. Şimdi kendilerine yönelen füzeleri göremedikleri için ancak tepelerine inince şiddetli patlamalar ve ateş topuna dönünce hissediyorlar.
Şimdiye kadar İslam Cumhuriyetine yönelik; hem içerden hem dışardan hem doğrudan hem dolaylı bütün hamleleri sadece kendilerine fayda yerine zarar vermiş adeta onları kazdıkları kuyulara tepe üstü yuvarlamıştır.
Bu son savaş artık bu işin finali gibi görünüyor. Bu haksız, hukuksuz gaddarca saldırılar İslam Cumhuriyetinin eline altın fırsatlar vermiştir. Hürmüz ve Aden stratejik boğazları İslam Cumhuriyetinin tam hâkimiyetine geçince ambargolara maruz kalan değil düşmanlarına ambargo uygulayan ülke konumuna yükselecektir. Şimdiden NATO/AB gibi haçlı ittifakları çatırdamaya başlamış bulunuyor. Kendisini kâinatın sahibi/hâkimi gibi gören Amerika’nın güç yettiremediği İslam Cumhuriyetine hiçbir ülke düşmanlık etmeyi aklından dahi geçiremeyecektir.
İşte bu söylediklerim gerçekleştikçe Körfezin petro dolarlarıyla beslenen cübbeli, abalı, kol düğmeli vaaizlerin; yazarçizer ve sözüm ona akademisyenlerin, parasını peşin almadan şuradan şuraya adım etmeyen davetçi geçinen fitnecilerin uykuları kaçıyor.
Onların: “Ya rabbi bize İslam Cumhuriyetinin İsrail’i ‘yenilmiş ekin yaprakları haline getirdiğini, Amerika’nın bütün üslerini silahları ile birlikte terke ettiğini göstereceğine canımız al biz o günleri görmeyelim!” diyeceklerini duyar gibiyim. Ben şimdiden Amin! Diyorum. Ya rabbi onları kıskançlıklarından çatlat ve direnişin düşmanları ile haşret! Bizleri de direnişin aziz şehitleri ile haşret âmin! (Emin Güneş - Hürseda)











