“Yükselen Aslan Operasyonu” Nasıl Tökezledi? / Doç. Dr. Murteza Ocaklı yazdı...
"Mossad Direktörü David Barnea, operasyon gecesini Kirya’daki komuta merkezinde Başbakan Binyamin Netanyahu ile birlikte izlemiş, sahadaki ajanlar ile hava unsurları arasındaki senkronizasyonun “bir saat gibi işlemesi” üzerine gülümsemeye başlamıştı."
Bir açık itirafın ontolojisi
26 Mayıs 2026 tarihinde İsrail’in en yüksek tirajlı gazetelerinden Israel Hayom, manşetinden yalnızca bir istihbarat skandalını değil, aynı zamanda modern siyasal şiddetin yeni bir veçhesini ilan etti: “We are not done with Iran. We are just getting started” (“İran’ı bitirmedik, daha yeni başlıyoruz”). Bu söz, Soğuk Savaş’tan bu yana süregelen örtülü operasyonlar tarihinde bir dönüm noktasıydı; zira ilk kez bir devlet, bir başka egemen devlete yönelik rejim değişikliği girişimini kaçıncı kez resmi bir gururla ifşa ediyordu. Yedioth Ahronoth, The New York Times, The Wall Street Journal ve Ynetnews gibi uluslararası medya kuruluşlarının müteakip ifşaatlarıyla birleştiğinde, 2026 yılının Ocak ayında İran’da tanık olunan şiddet olaylarının ardındaki operasyonel plan, aktörler ve stratejik hedefler netlik kazandı. Bu analiz, söz konusu planın yapısını ve nihayetinde karşılaştığı stratejik hezimeti, İran’ın tarihsel dirençliliği, teknolojik egemenliği ve ulusal birlik refleksi perspektifinden incelemeyi amaçlamaktadır.
I. Operasyonel çerçeve: Çok katmanlı yıkım stratejisinin mimarisi
Mossad’ın tasarladığı plan, klasik askeri doktrinleri aşan, hibrit savaşın en sofistike örneklerinden biriydi. Strateji, devlet aygıtını “yukarıdan” (liderlik suikastları ve siyasi elitin itibarsızlaştırılması) ve “aşağıdan” (kışkırtılmış toplumsal huzursuzluk ve silahlı ayaklanma) eş zamanlı olarak çökertmeyi hedefleyen iki ana eksen üzerine kuruluydu. ABD ve İsrail, bu iki seçeneği aynı anda devreye sokarak İran’daki siyasi yapıyı tam bir kaosa sürüklemeyi amaçlıyordu.
A. Algı yönetimi ve “zehir makinesi” operasyonu
Planın ilk katmanı, Mossad’ın 2021 yılında kurduğu gizli “etki operasyonları birimi” tarafından yürütülen sofistike bir algı mühendisliğiydi. “Zehir makinesi” olarak adlandırılan bu sistem, sosyal medya ağları üzerinden yaydığı dezenformasyon ve itibarsızlaştırma kampanyalarıyla İran’daki üst düzey yönetici kadroları hedef aldı. Bu makinenin etkinliğinin en çarpıcı örneği, dönemin İranlı üst düzey yetkilisi Rüstem Kasımi’nin görevden düşürülmesiydi. Kasımi’nin Malezya ziyareti sırasında eşi olmayan bir kadınla çekilmiş bir fotoğrafı Mossad tarafından sızdırılmış ve yetkili birkaç gün içinde istifaya zorlanmıştı (Israel Hayom, 28 Mayıs 2026). Mossad yetkilisi O.’nun ifadesiyle, bu tür operasyonlar “bir suikasttan çok daha ucuz ve basit”ti. Bu, devlet yapısına karşı bir güven erozyonu yaratmayı hedefleyen psikolojik savaşın yalnızca görünen yüzüydü. Artık operasyon yalnızca sınırda, cephede veya hava sahasında yürütülmemektedir. Cephe; cep telefonlarında, sosyal medya algoritmalarında, özel hayat sızıntılarında, ekonomik beklentilerde ve korku atmosferinde kurulmaktadır. Bu, Clausewitz’in savaş tanımının dijital çağdaki karşılığıdır: siyasetin başka araçlarla değil, artık psikolojik ve bilişsel araçlarla sürdürülmesidir.
B. “Gizli Ordu” ve içeriden vuruş
Planın askeri ayağının belki de en cüretkâr bileşeni, Mossad’ın İran içinde oluşturduğu “gizli ordu” yapılanmasıydı. Ynetnews’in 1 Haziran 2026’daki haberine göre, İsrail’de eğitilen İranlı siviller, Rising Lion operasyonunun açılış vuruşunda kritik roller üstlenmek üzere ülkelerine dönmüş ve yıllarca sivil hayatlarına devam ederek misyon emrini beklemişlerdi. Bu ekiplerin temel görevi, İran hava savunma sistemini felç ederek İsrail Hava Kuvvetleri’nin Tahran semalarında hareket serbestisi kazanmasını sağlamak ve Devrim Muhafızları’nın üst düzey komuta kademesini hedeflemekti. Mossad Direktörü David Barnea, operasyon gecesini Kirya’daki komuta merkezinde Başbakan Binyamin Netanyahu ile birlikte izlemiş, sahadaki ajanlar ile hava unsurları arasındaki senkronizasyonun “bir saat gibi işlemesi” üzerine gülümsemeye başlamıştı. Ancak bu gülümseme, ileride görüleceği üzere, stratejik bir yanılsamanın ifadesiydi.
C. Psikolojik harp: Doğrudan tehdit stratejisi
Operasyonun en sıra dışı taktiklerinden biri, The Wall Street Journal tarafından belgelenen psikolojik harekat unsurlarıydı. Mossad ajanları, İranlı güvenlik komutanlarını bizzat arayarak onlara ve ailelerine yönelik kişiselleştirilmiş tehditler savuruyordu. Sızan bir telefon görüşmesinde bir Mossad ajanının bir İranlı polis komutanına söyledikleri, bu baskının boyutlarını gözler önüne seriyordu: “Senin hakkında her şeyi biliyoruz. Kara listemizdesin… Halkının yanında yer alman için seni uyarmak için aradım. Bunu yapmazsan, kaderin liderinin kaderi gibi olacak.” Bu taktiğin en üst düzey hedeflerinden biri, İran siyasetinin önde gelen isimlerinden Ali Laricani’ydi. Laricani, kendisine yapılan “12 saat içinde ülkeyi terk et, yoksa öldürüleceksin” tehdidine verdiği yanıtı, “Cevabı kendilerine ve Netanyahu’ya layık bir şekilde verdim” sözleriyle özetledi (İran devlet medyası, Temmuz 2025). Bu direnç, Mossad’ın İran devlet aygıtının çözüleceğine dair temel varsayımının geçersizliğini en baştan ortaya koyuyordu.
D. “Kürt seçeneği” ve jeopolitik denklem
Planın en tartışmalı ve aynı zamanda en kırılgan ayağı, “Kürt seçeneği” olarak kodlanan silahlı müdahale senaryosuydu. The New York Times’ın Mart 2026 tarihli detaylı haberine göre, Irak Kürdistan Bölgesi’nde konuşlu PJAK, Komala ve PDKI gibi silahlı grupların, ABD ve İsrail hava desteğiyle İran’ın batısından sızarak Tahran’a yürümesi öngörülüyordu. Ancak bu plan, daha başlamadan İran’ın stratejik öngörüsüyle karşılaştı. Devrim Muhafızları, batı eyaletlerine muazzam bir askeri yığınak yaparak sınır hattını ağır silahlar, gözetleme kuleleri ve drone ağlarıyla tamamen kapattı. Daha da önemlisi, İran, tehdidi kaynağında bertaraf etmek için Kuzey Irak’taki milis üslerine ve lojistik merkezlerine (Erbil eyaletindeki Alana Vadisi ve Khalidan gibi) balistik füzeler ve kamikaze dronlarla önleyici saldırılar düzenledi. Dönemin İsrail Askeri İstihbarat Başkanı Tuğgeneral (yedek) Tamir Hayman’ın da kabul ettiği üzere, “Tüm dizinin merkez parçası Kürt işgaliyle başlamalıydı”; ancak bu parçanın İran tarafından daha en baştan imha edilmesi, tüm planın belkemiğini kırdı.
E. Sürpriz yedek plan: Ahmedinejad senaryosu
Operasyonun en uç, sorgulanabilir ve şüpheli boyutu, olası bir çöküş sonrası için sürgündeki eski Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad ile yapılan temas ideaları idi. Hayman’ın teyit ettiği bu plan, eski bir Mossad başkanı tarafından “şimdiye kadar duyduğum en çılgın fikir” olarak nitelendirilmişti. ABD’li yetkililer ise çok daha sertti: CIA Direktörü John Ratcliffe, bir rejim değişikliğinin ve müteakip ayaklanmanın bir ABD saldırısından hemen sonra gerçekleşeceğine dair İsrail tezini “farcical” (gülünç) olarak nitelerken, Dışişleri Bakanı Marco Rubio bu değerlendirmeyi “In other words, it’s bullshit” (“Başka bir deyişle, bu saçmalık”) sözleriyle daha da ileri götürdü (Daily Mail, 7 Nisan 2026). Bu şüphecilik, müttefikler arasındaki stratejik uyumsuzluğun ve planın gerçeklikten kopukluğunun en net kanıtıydı.
II. Hezimetin anatomisi: İran’ın stratejik başarısının kökenleri
Bu sofistike ve yıllarca yapılan planın çöküşü, yalnızca operasyonel aksaklıklarla değil, esas olarak ABD ve İsrail’in İran’a dair üç temel ontolojik yanılgısıyla açıklanabilir.
A. Tarihin, kültürün ve ulusal gururun yanlış okunması
Batı Asya’nın modern siyasi tarihinde İran, yalnızca bir devlet değil; tarihsel hafızası, medeniyet sürekliliği, toplumsal dayanıklılığı ve stratejik sabrı ile ayrıksı bir jeopolitik özne olarak var olmuştur. Bu nedenle İran’a yönelik her dış müdahale girişimi, sadece askerî veya istihbari bir operasyon olarak değil, aynı zamanda tarih, kimlik, egemenlik ve medeniyet iradesiyle girişilmiş bir hesaplaşma olarak değerlendirilmelidir. Nitekim Senatör Lindsey Graham’ın “2026’nın, 2.000 yıldır süren bir çatışmanın sona erdiği yıl olabileceğine gerçekten inanıyorum.” sözleri de bu yaklaşımı teyit eder niteliktedir. Bu ifade, meselenin yalnızca güncel bir kriz değil, tarihsel derinliği olan bir hesaplaşma olarak sunulduğunu göstermektedir.
Saldırganların en büyük hatası, İran’ı sıradan bir ulus-devlet olarak görmekti. Oysa İran, beş bin yıllık kadim bir medeniyet havzasına dayanan, derin bir kültürel dayanıklılığa ve kurumsal hafızaya sahip bir yapıdır. Dışarıdan bir gücün bu milleti kolayca manipüle edebileceğini varsaymak, emperyalist bir epistemolojik kibirden başka bir şey değildi. New York Times yazarı Nury Vittachi’nin de belirttiği gibi, planın kritik aşamasında İran halkı beklenen şekilde iş birliği yapmadı; aksine, dış müdahalenin somutlaşmasıyla birlikte İran İslam Cumhuriyeti’ne ve ulusal egemenliğe olan destek konsolide oldu. Hiçbir dış gücün, köklü bir ülkede samimi ve sürdürülebilir bir halk hareketi yaratamayacağı gerçeği, İran sokaklarında bir kez daha teyit edildi. Netanyahu’nun, Mossad’ın “birkaç gün içinde İran’da iç karışıklık çıkarılabileceği” yönündeki vaatlerinin boşa çıktığını gördüğünde bir güvenlik toplantısında sinir krizi geçirmesi, bu stratejik körlüğün psikolojik dışavurumuydu.
B. Teknolojik egemenliğin hafife alınması ve isfahan fiyaskosu
İkinci kritik hata, İran’ın onlarca yıllık yaptırımlara rağmen inşa ettiği yerli teknolojik ve askeri kapasitenin hafife alınmasıydı. Tahran, gelişmiş balistik füzeler, insansız hava araçları ve hava savunma sistemlerinden oluşan asimetrik bir caydırıcılık altyapısı kurmuştu. Bu kapasitenin somut sonucu, Nisan 2026’da İsfahan yakınlarında yaşanan ve Amerikan askeri prestijine ağır darbe vuran operasyonel fiyaskoda görüldü. ABD’ye ait bir F-15E savaş uçağının İran hava savunması tarafından düşürülmesiyle başlayan süreç, mahsur kalan bir subayı kurtarma bahanesiyle başlatılan, ancak İran’a göre asıl hedefi İsfahan Nükleer Tesisleri olan büyük bir özel kuvvetler operasyonuna dönüştü. Ancak İran istihbaratı ve Devrim Muhafızları, sızma girişimini anında tespit ederek bölgeyi ablukaya aldı. Operasyonun sonunda ABD; 1 A-10 Thunderbolt, 2 MC-130J nakliye uçağı, 4 MH-6/AH-6 helikopteri ve 1 MQ-9 Reaper İHA olmak üzere en gelişmiş 8 ila 12 hava aracını kaybetti. Pentagon’un kayıpları “kuma saplanma” gibi gerekçelerle örtme çabası, bu fiyaskonun boyutunu gizleyemedi. İran askeri sözcülerinin bu olayı, ABD’nin 1980’deki Tabas Çölü faciasına (Kartal Pençesi Operasyonu) benzetmesi, tarihin tekerrür ettiğinin ilanıydı.
C. Karşı istihbarat başarısı ve iç cephenin tahkimi
İran, yabancı istihbarat servislerinin sızma girişimlerine karşı yürüttüğü etkili karşı istihbarat operasyonlarıyla "görünmez cephede" çok sayıda casusluk ağını çökertmiştir. Bu kapsamda, Urumiye’de askeri ve stratejik koordinatları yabancı servislere sızdıran 20 kişilik bir şebeke çökertilmiş, ülke genelinde ise İsrail ve ABD bağlantılı olduğu 30’dan fazla casus ve ajan yakalanmıştır. Nükleer ve askeri tesislere yönelik bilgi sızdıran Mojtaba Kian ve Kourosh Keyvani gibi bir çok kritik isimleri somut delillerle yakalayan İran güvenlik güçleri; aynı zamanda yasa dışı veri aktarımında kullanılan yüzlerce Starlink cihazını ele geçirmiş ve "Saham" dijital takip sistemiyle casusluk ağlarının finansal altyapısını felç etmiştir. Daha da önemlisi, protestolar sırasında sokağa sürülen provokatörlere yönelik geniş çaplı operasyonlarla Mossad’ın “sokak ayağı” büyük ölçüde felç edildi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Irakçi’nin 12 Ocak 2026’da yaptığı, “ABD ve İsrail’in son günlerdeki terör eylemlerine karıştığına dair birçok belge ve kanıta sahibiz” ve silahlı operatiflerin göstericilerin arasına sızarak şiddeti körüklediği yönündeki açıklaması, bu başarının diplomatik tescilidir.
III. Stratejik sonuç: Asimetrik dayanıklılığın zafere dönüşmesi
2025-2026 İran Savaşı’nın bilançosu, saldırgan taraf için ağır bir stratejik hezimeti belgeledi. İsrail ağır sansüre rağmen 12 kayıp ve 1.473 yaralı, ABD ise 13 kayıp ve 200’den fazla yaralı verdi. Buna karşılık, ne İran siyasi yapısı çöktü, ne halk ayaklandı, ne de öngörülen kukla yönetim kurulabildi. Tam aksine, İran Hürmüz Boğazı’nı kapatma kartını masaya sürerek küresel enerji piyasalarını tehdit edecek bir jeopolitik üstünlük elde etti. Hizbullah’ın İsrail’e yönelik saldırılarıyla çatışma bölgeselleşti. ABD, başlatması kolay ama bitirmesi imkânsız bir savaşın içinde stratejik olarak sıkıştı.
İran’ın zaferi, yalnızca askeri bir başarı değil, aynı zamanda bir stratejik sabır ve medeniyet dayanıklılığı zaferiydi. ABD ve İsrail, maliyet-etkin asimetrik savaş araçları (balistik füzeler ve İHA’lar) ile sahada sahip oldukları pahalı konvansiyonel üstünlüğü nötralize eden bir İran gerçeğiyle yüzleşti.
Bitmeyen tehdit ve tarihin hükmü
Israel Hayom’un manşeti ve Mossad Direktörü Barnea’nın “İsrail’in misyonu ancak rejim değiştirildiğinde tamamlanacaktır” yönündeki sözleri, bu hezimetin bir son değil, yalnızca yeni bir safhanın başlangıcı olduğunu göstermektedir. Nitekim İran İslam Cumhuriyeti’nin yeni seçilen lideri Ayetullah Mücteba Hamaney de 26 Mayıs 2026’da, Hac münasebetiyle yayımlanan yazılı mesajında, babası ve İran İslam Cumhuriyeti Rehberi Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in 9 Eylül 2015 tarihinde dile getirdiği “İsrail 25 yıl sonrasını görmeyecektir” öngörüsüne atıfla, İsrail’in artık tarihsel ömrünün son evresine yaklaştığını vurgulamıştır. Ali Hamaney’in bu hesabına göre İsrail’in sonu 2040 yılına; Mücteba Hamaney’e atfedilen “15 yıl” vurgusu esas alındığında ise yaklaşık 2041 yılına işaret etmektedir.
Bu ifade, yalnızca bir savaş tehdidi değil, aynı zamanda İran’ın gerek sıcak gerekse soğuk çatışma formlarında bu varoluşsal mücadeleyi uzun bir stratejik solukla sürdürme kararlılığının ilanıdır. Ortadoğu’da hibrit savaşın yeni modeli, orduların giremediği yerlere istihbarat ajanları, provokatörler ve psikolojik harekâtla girme stratejisi olarak varlığını sürdürecek olsa da, İran bu çok cepheli savaşta elde ettiği başarıyla yalnızca askerî bir zafer kazanmamıştır. Batılı güçlerin müşterek saldırısını tek başına göğüsleyerek püskürten İran, bu süreçte muazzam bir moral üstünlük ve stratejik motivasyon devşirmiştir.
Bu onurlu direniş, kibir, zulüm ve Epstein dosyaları gibi skandallarla dünya kamuoyunda giderek bir nefret objesine dönüşen Batılı liderlerin temsil ettiği küresel tahakküm düzenine karşı bir meydan okuma olarak, dünyanın özgür halkları nezdinde derin bir sempati ve saygı kazanmıştır. Ancak bu ilk büyük sınav, tarihin en eski hakikatlerinden birini bir kez daha teyit etmiştir: Kadim medeniyetler, dışarıdan dayatılan hiçbir “reçete” ile yıkılamaz. İran İslam Cumhuriyeti, halkının sadakati ve devlet aklının stratejik derinliği sayesinde, bu çok cepheli savaştan yalnızca sağ çıkmakla kalmamış; aynı zamanda kendisine yönelen tehdidi bir direniş ve onur anlatısına dönüştürerek küresel ölçekte bir meşruiyet zaferine tahvil etmiştir.(Doç. Dr. Murteza Ocaklı/Aydınlık)
Not: Analiz makalede yer alan görüşler yazara aittir, Hürseda Haber'in yayın ilkelerini yansıtmayabilir.

















