"Abdestli müfteriye, din mi dayanır?"
“Abdestsiz sofuya namaz mı dayanır” atasözünün TDK anlamı şu: “Kurallara, koşullara uyulmadıktan sonra bir sürü iş yapılabilir.”
İnternetteki dinidarların birbirlerine ve hatta dinsizlere olan iftiralarını görünce ağzımdan kahırla “Abdestli müfteriye, din mi dayanır?” sözü çıktı.
“Yalan” kötü. Hele hele dindardan, namaz ve secde ehlinden çıkması daha daha kötü.
Gerçekten de; gıybetle ve iftira ile semirmiş alime, ne din ne de ahiret dayanır. Dini ve ahlaki “kurallara, koşullara uyulmadıktan sonra her iş yapılabilir.”
Ortada çok çirkin bir manzara var: Din adamlarınca “daima hücumda olmak” ve sürekli didişmek, dinlerin çehresini; katı, kibirli ve hep saldırgan yapmak demektir. Bu durum, bizim dinimize ve inancımıza yazık etmemiz anlamına gelir. “Haddi aşan, zıddına döner” çünkü.
Hassaten kimi cemaat, tarikat, parti yada benzeri hiyerarşik dini yapılarda, eleştiriye tahammülsüzlük, rakiplere yönelik iftiraları norm ve kitlesel refleks haline getiriyor. Bir anda binlerce kişi (doğruluğunu araştırmadan) tek ağızdan yalan haberi, hakareti ve hatta iftirayı paylaşıyorlar.
İftira edilecek kişi, sözde kötüyse, düşmansa, Müslüman değilse bu, onları daha da coşturuyor.
“İftira ettiniz. Ayıp oldu.” Denildiğinde de pis pis sırıtıp; “kötüye iftira caizdir” mantığı ile hareket ediyorlar. Yüzleri de kızarmıyor.
Düşman olan din, mezhep, kişi ve oluşumlara iftira caizmiş gibi davranılıyor.
Oysa, Şeytan’a dahi iftira caiz değildir.
Bu minvalde bakılırsa, her oluşumun iftira jargonu ve abartı koleksiyonu var. Her çeşidin sahibini tanımak olası. Hangi iftirayı hangi gurup ve oluşum yapıyor, biliyorsunuz. Misal; “Şiâ’yı İbni Sebe kurdu” kadim iftirasını[1] kimi mezhepçiler ve ehli tarikat söylüyor. “Ehl-i Sünnet, Yezid ve Muaviye hayranıdır” iftirasını (abartısını) da öteki İngiliz destekli mezhepçilerden diyenler var. FETO’cu iftirayı da, FETO’culara yapılan iftiraları da tanıyabiliyoruz... Bu örnekleri arttırmak mümkün.
Özellikle de sosyal medyanın yaygınlaşması, dini grupların rakiplerini dezenformasyonla hedef almasını kolaylaştırıyor.
Dediğimiz gibi, Allah’tan korkmaksızın, son hızla her duyduklarını ve okuduklarını paylaşıyorlar. Halbuki yüce Peygamber (s.a.a.) “İnsanın her duyduğunu söylemesi ona günah olarak yeter”[2] dememiş miydi? Demişse bu ne hal! Yetmiyor mu?
Haliyle hiç yakışmayacak şekilde abdestli abdestli yalan, iftira ve mubalağaya saplanıyoruz.
“Dinidar müfterilerimiz”, eylemlerin "ilahi bir hedef" için olduğuna inandıklarında, yalan ve abartı gibi araçlar meşru görülüyor.
Bu ortamda halkımızdan pek çok kimse, artık yalanların sıradanlaştığına yönelik derinden kaygılar hissedebiliyor. Bu da doğru bile olsa herkese karşı güvensizliği doğuruyor. En hafiften size; “Sen bunu diyorsun, başkası da şunu. Herkes konuşuyor!” deniliyor. Zavallı halk ne yapsın, galiba haklılar.
Özellikle tarihsel olarak mezhep didişmelerinin yoğun olduğu (örneğin, Sunni-Şii gerilimi) toplumlarda iftira; kültürel bir refleks haline gelebiliyor. Hatta pek asabî Selefî ve Şiî Ahbârî kardeşlerimiz, bu bağlamda birbirlerinin has kardeşi gibi duygusallar ve benzer mantıkla davranıyorlar.
İftira ve abartı kültürünün yerleştiği Türkiye ve Arap toplumlarında “Şiî-Sünnî kardeşliği” fikrini duymak dahi bu kardeşlerimizi rahatsız etmekte. Hatta bazen, kırmızı görmüş İspanyol boğası gibi neredeyse size saldıracak kadar agresifleşiyorlar. Bu makul cümleye tahammül etmiyorlar.
Bence aşırı yalan, abartı ve iftira ile beslenmek biz müslümanları; kin ve öfke seline gark etmiştir. Bu kadar haram haberle beslenmek bizi azdırıyor.
Hassaten bu gibi ortamlarda “abdestli dinidar müfteriler”, tarih ilmini bir “silah deposu” olarak kullanmaktadır.
Amacımız birkaç örnek vererek sulh ve itidal yolunu açmak.
Bir kesim abdestli abdestli “Sünnilik daima zalimleri desteklemiştir” diyor. Oysa bu ispaten yalan veya abartı. İmam Ebu Hanife, İmam Şafii... gibiler hiç de böyle değiller. Diğerleri de bir bütün Ehl-i Sünnet’i bağlamaz. İsrail destekçisi devletler de tüm Sünnî dünyayı bağlamaz. Halkların fikri başka.
“Ehl-i Sünnet’i Muaviye kurmuştur” deniliyor. Bu ithamın altında hiçbir güçlü delil-kanıt yoktur. “Muaviyeciler”, Ehl-i Sünnet içinde ancak azınlıktırlar. (Eğer yanlış bilmiyorsam) İmam Şafii ve Ebu Hanife gibi büyük insanlar, Muaviye’den tek bir hadis dahi almazlardı...
Öte yandan heryerde; Şiâ’nın tümü haindir: Şiîler; Haçlılar, Moğollar ve Yahûdîlerle işbirliği yapmışlardır” deniliyor. Kitap yazacak kadar malumatı olan tarihçi biri olarak bakıyorum. Tersine Moğollar Şii katliamı da yapmışlar. Şii devletçikleri yıkmışlar, kaleleri ve türbelerini yok etmişler. Şiî-Moğol ittifakı diye sunulan bilgiler ya abartı yâda algı yönetimi. Şiîler de diğer Sünnî kardeşleri gibi yaptılar yâda kıyımdan geçirildiler. Sünnî âlimler nasıl Moğol sarayında varsa, onlar da yer aldı. Sünnî sufileri, nasıl onları Müslüman yapmaya çalıştılarsa onlar da yaptılar. Sünnîler isyan ettilerse onlar da etti (Serbedârîler gibi).
Beri yandan, İbni Teymiyye’de de delil olarak tarihte “Şiî Yahûdî Ortaklığı”na dair bir tek olay veri bulamadık. Çok şey söyleniyor, ama ortada bir şey yok (tersi var). Haçlılara gelince Fatımiler de dahil, hatta Selahaddin ile beraber olan “İmamî” savaşçılar onlara karşı savaşmış. Hatta bol bol kötülediğimiz Dürzîler dahi katliam ve tehcire uğramışlar.
Öte taraftan Sünnî devletlerin Moğollar, Haçlılar ve İspanyol kâfirleri ile yaptıkları ittifakları tek tek araştırıp “Sünnîler işte böyle” demek de, tam bir insafsızlık.
En yaygın iftira olan; “Şîiler kâfirlerle hiç savaşmadılar” söylemi de hassaten ve tevatüren insafsızlık olur. Hindistan’daki seferler, Safevîlerin İran’ın güneyinde Portekiz’le ve İran’ın güney ve kuzeyinde Rusya ve İngiltere’yle yaptığı savaşlar Şiâ’nın kâfirlerle yapmış olduğu cihattı. Irak’ı, 1920 senesinde “sülük” sıfatlı İngilizlerden temizlediler... örnekleri arttırmak mümkün.
Amacımız “dinidarların iftira koleksiyonları”nın tümünü açmak değil.
“Şiiler süper, Sünnîler süper, yada ben süperim” gibi bir amaçla da yazmıyoruz. Allah bilir ki hepimizin hataları haddi aşıyor.
Hasılı kim olursa olsun; iyi niyetli yada kötü niyetli olsun; “abdestli müfteriler”, yalan ve abartı haberler yayarak “şeytanlaştırma” işine soyunur. Onlara ne din, ne Peygamber ve ne de dünya dayanır.
Sözü gelmişken “şeytanlaştırma” hakkında şu nükteyle işi bitirelim:
Meşhur âlim Câhîz (ö.255/869), hem kısa hem de çok çirkinmiş. “Câhiz” lakabı da patlak gözlü oluşundanmış. Kadının biri bunu yolda tutup; “Lütfen bana yardım edin” demiş. İyiliksever Câhîz’i tutup bir altın işlemecisine götürmüş. Kadın oradaki adama “Ha işte! Bunun gibi birini çizersin” demiş ve gitmiş. Câhîz konuyu anlamamış tabi. Adama; “Hayırdır” demiş “Ne oluyor!” Adam da; “Bu kadın, bana ‘benim yüzüğün üzerine bir Şeytan çiz’, dedi. Ve ben de Şeytan’ın nasıl olduğunu bilemeyince seni getirdi ve ‘aha bunun gibi’ dedi.
İşte “günah keçisi bulma” ile meşgul olan “abdestli müfteri dinidarlar”; Şeytan’dan rol çalmaktadırlar. Ama ne çalış! Ama ne kötü bir davranış! (Selahattin Çelik)
[1] Seyf b. Ömer’in Taberî’deki meşhur alıntısı.
[2] Hadis











