Hz. Ali’ye ve Ehlibeyt’e Davet Etme Suçu -2-
Vicdan, içimizdeki ahlak kırbacıdır. Her hatamızda bize manevi yumruklar ve tokatlar savurur.
1400 yıl boyunca; Hz. Ali’ye ve Ehlibeyt’e uyguladığımız ilmi sansürler ve hak yiyici oyunlar hakkında, şimdiye kadar vicdanımız, harekete geçmeli değil miydi?
Sırf “Şiîler var” diye, Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.a.) söz ve sünnetinden bir kısmını saklamamız, hatta silmemiz, hangi vicdana sığardı?
“… mezhebi, bu gerçekten fayda nemalanır” diye, kendi peygamberini dahi sansürleyen bir ümmetin felahı olur muydu?
Elbette "Hakikate davet etme suçu, ceza kanununda yazmaz. Zira bu suçun cezası, hapse girmek değil, söylediğin şeyin en çok ihtiyacı olanlar tarafından duyulmamasıdır."
Sözlerin ağırlığından ötürü sağırların, vicdanları sarsılmaz. Vicdan için, önce duymak gerekir.
Bir dobracı uzmanın1 dediği gibi; “Toplumun genelinin neler döndüğünden haberi yoktur, hatta haberi olmadığından dahi haberi yoktur.”
Bu makale yazarı ise şunu ekliyor: “Müslüman alimlerin genelinin neler döndüğünden haberi yoktur, hatta haberi olmadığından dahi haberi yoktur.”
Sağır ve kör rolü yaptığımız konulardan biridir, bu “Ehlibeyt’e davet etmek” suçu.
Kesinlikle Emevî, Abbâsî zulüm rejimlerinin bir sünnetini aldık. Bu devletlerden beri Ehlibeyt’e davet etme ve onlara uymak ile ilgili her çaba; maddi-manevi bir suçtur. Bu suç da hala devam etmektedir.
Örneğin Suudî Krallığı’nda meşhur “Sâkâleyn hadisi”2nden bahsetmek yasaktır. İlahiyat okullarında dahi bahsedilmez. Ülkemizde birçok cemaat ve yapıda bu hadisi söylemek yasak gibidir, pek hoş karşılanmaz, konu hemen başka sözlerle (misal; “sahabeye de uymalıyız” sözleriyle) konu geçiştirilir ve soğutulur.
Bu yazar da ahlaki bir hadis yazmıştı, zamanın birinde. İçinde sırf “İmam Cafer Sadık” adı geçti diye hem ismi, hem de hadisi kaldırmıştı bir mücahit dergimiz.3
Öte yandan, değerli alim İmam Şafii’ye ya da İmam Ebu Hanife’ye davet etmek bir suç değildir. Ama konu “Ehlibeyt’e davet etmek” olunca, bu bir suçtur.
Aslında bahsettiğimiz benzeri tavırlara sahip ümmete ve âlimlerimize demek icap eder: “Ne yapıyorsunuz, sevgi hapishanesine kilitlediğiniz Ehlibeyt’i tecritte biraz fazla aşırıya kaçmadınız mı? Bu nasıl sevgidir ki; insanlara “Ehlibeyt’e uyun” dediği için kişiler ötekileştirilir ve cezalandırılır?
Ehlibeyt’e uymanın farz olduğunu açık kanıtlayan hadisleri duyup da “Baş-göz üstüne kabul ettim, hatamı gördüm ve Peygamber’imin bu sahih hadislerine uyacağım” diyen mert adama ben şahsen hiç rastlamadım (Hayır, pardon, bir genç anne adayımız vardı, o hariç. O da bir ciğerpare bayandı).
Bu, “Ehlibeyt’e Davet Etme Suçu” öyle oturmuştur ki el Hâk, tek bir kişi sahih dahi olsa sizi onaylamaz. Açılmayan ağızlar, manalı gözler ve sessiz bir kayıtsızlık etrafı sarar.
Peygamber’in iki sahih emaneti olan “Kur’ân ve Ehlibeyt” ikilisinden ilkini (Kur’ân’ı) kabul ediyoruz. İkinci itaat düsturunu da çeşitli bahanelerle; ya reddediyor, ya da sessiz kalıp, eski bayat ezberleri tekrarlıyoruz.
“Mezhepçi duvara toslamak” apayrı bir bela. Bu ilmi gerçeği gören her kişiye de “mezhepçi” damgası vurup damgalıyoruz. Hele hele de “amalar ve belkiler” ile konuyu başka alanlara saptırıyoruz.
Konu hakkında sınırsız derecede bahane var: “Şiiler kötü, İran bizi ele geçirmek istiyor. Biz zaten Ehlibeyt’e uyuyoruz....” bu bahaneler okyanusunu aşmak imkansız gibi.
Hasılı, bu ümmet duvarların ardından Ehlibeyt’i sever. Fakat duvarları da yıkmaz. (Değil bunları yıkmak, yeni yeni duvarlar inşa eder, hapishaneler kurar.)
Deliller gösteriyor ki Ehlibeyt’e taraftar olmak ve onlara uymak farzdır. Bence kendimize hangi mezhep ismi taktığımız pek de önemli değildir… Selam ve Dua ile.
-
1. (Noam Chomsky’nin)
-
2. "Size iki ağır emanet bırakıyorum: Allah'ın Kitabı ve benim Ehl-i Beytim. Bu ikisine sımsıkı sarıldığınız sürece asla sapıtmazsınız."
-
3. İnzar Dergisi
(Selahattin Çelik - Hürseda Haber)











