Laik Devlet ve Selefî Hilafet: İki Olmazlar
“İslami hareketleri eleştirmek günün konusu ve kendini bilmez bir yazar için şöhrete giden en kolay yol haline geldi”1 diyor bir kardeşimiz. Biz ise “Neuzu billâh min şerrin nefsî” demekle iktifâ ediyoruz.
İman ve İslâm kardeşlerini aşağlayarak, İslam düşmanlarına malzeme taşıyanların, bu yolla fısk ile küfr ehlinin tv’lerine çıkanların vay haline!
Müslümanların hatalarını zevkle aramaktan ve iştahla ortaya sermekten Allah’a sığınırız.
Öte yandan “demokrasi şirktir” anlayışı ile hareket eden Suudî, Taliban rejimi, Suriye Colanî rejimleri... gibi rejimlerin eleştirilmeyi hak eden yönleri vardır.
***
Aristo; “İnsan, bir siyasi hayvandır!” der. Siyasetin ve siyasi hayvanların en büyük mevzusu ise “devlet”.
Katıldığımız fikrin sahibi Şankiti’ye göre; “Laik devlet İslâmî açıdan, Selefî Hilafet Devleti de insani açıdan mümkün değildir.”2 (Elbette bir tür Şiî Selefîliği olan “Ahbarî devlet” için de mümkün değildir, diyoruz. Amaç sadece bir tarafa yüklenmek ve bağnazlık yapmak değil.)
“İslâmî açıdan, Laik devlet mümkün değildir” dediğimizde bunun cevapları gayet anlaşılır ve kesindir: “Laik devlet”; ilahi iradeyi ve vahye dayanan hukuku siyasetten netçe kovmakta; yerine salt beşerî iradeyi ve dünyevî amaçları koymaktadır.
“Laik devlet”; Tanrı’nın dahi yönetimde kendisine ortak olmasına imkan ve izin vermemektedir. Bu yönetim şekli hakkında Kur’ân’da yer alan “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler; zalimdir, kafirdir, fasıkdır” benzeri ayetleri ve tehditleri sıralamanın gereği dahi yoktur. Bu açıdan bakılırsa Laik devlet, İslâm dinine göre kat’en mümkün değildir.
Öte yandan, ünlü alim İbni Teymiyye hayranlarından olan bu dindar Şankıti’ye göre “Selefî Hilafet Devleti de insani açıdan mümkün değildir.”3 Yazar, bu iki gerçeği beraber anlatmaya çalışmaktadır.
Biz bu aşamada, ilk önce “Hilafet Sistemi” ve sonra da “Selefî Hilafet Sistemi”nin neden mümkün olmadığını açıklamaya çalışalım.
***
Konumuz hilafettir. Üzerinde konuştuğumuz bu “hilafet”, en aslî haliyle şudur: Hz. Peygamber'in ölümünden sonra Müslüman topluluğa liderlik eden kişilere "halife" (Peygamber’den sonra yerine geçen) adı verilmiştir ve bu sistem de "hilafet" olarak anılmıştır. Bu basit uygulama ve Arap kadim örfü, birleşince yeni bir yönetim tarzı olarak bize yansıtılmaktadır.
Klasik anlayış şunu vaaz etmektedir: “İslâm’ın yegâne yönetim biçimi “el- Hilâfetü’r Râşide”dir. İslâm’ın bir yönetim biçiminin olmadığını iddia etmek, İslâm’a en büyük iftirada bulunmaktır. Böyle bir iddiada bulunmak, İslâm’ın ana kaynaklarında mevcut olan bütün kavramları inkâr etmek anlamına gelir. İslâm, Müslümanlara yönetim sisteminin temel ilkelerini vermiştir. Bunlar; şura, biat, adalet, işin ehil olana verilmesi, yöneticilerin yönetilenlerden olmasıdır. Bu temel ilkelerin en mükemmel uygulama örneklerini ise Raşid Halifeler dönemindedir. Hilafet, asabiyetin tepesine indirilen nebevî asanın adıdır.”4
Biz de kesinlikle “İslâm’ın bir yönetim biçiminin var olduğu” fikrindeyiz. Ama tarihte uygulanan yöntemin bu olmadığını sanıyoruz. Hatta bu tarihte uygulanan Hilafet Sistemin’nin “Arap Kabile Demokrasisi”nin ta kendisi, ama İslâmî boyalısı olduğunu ispatlıyoruz.
Daha ötede “Hilafet sistemi; müslümanları dini-dünyevi kurtaramadı/kurtaramaz, Selefî Hilafet Rejimi ise özellikle insani açıdan kurtaramaz” diyoruz.
Günümüzde hilafetin dindar Müslümanlarca ideal İslâm Devleti’nin yönetim sistemi olarak, demokrasiye ve başka sistemlere alternatif olarak sunulduğunu bilmemizde fayda vardır. Müslüman siyasalcılar için “hilafet” hala bir yüce dava, ulaşılması gereken bir rejimdir. Yani müslümanlarda “hilafet sistemi” bir yönetim şekli olarak, insanlığın siyasal ve sosyal sorunlarını çözmek ve doyurmak makamına yerleştirilmiştir. Acaba öyle midir, bu sorgulanır.
Bir yeni rejim tarzı yaratmaya yetmeyen güzel sözler bir yerde kalsın, İslâm tarihi, bu “Hilafet Sistemi” hakkında farklı şeyler yazmaktadır: Devletli sahabede, seçme ve seçilme hakkı sadece bir kabileye aittir. Devleti kuran halk, yani Medineli Ensar, ebediyyen yönetimden dışlanmıştır. Tüm güç bir tek kabilededir (Kureyş’te). Parlemento (Dâr) kurulmamıştır. Halifelerin seçiminde serbest ve katılımcı bir liderlik yarışı asla olmamıştır. Kadının oy hakkı netçe kaldırılmıştır. Diğer ümmet azalarının (Yemen, Mısır,...) yönetimde hiçbir payı yoktur. En azından yönetici olması beklenen elit Bedir Ehli dahi yönetim hakkından ve seçimden mahrumdur. Halifenin görev süresi ve yetkileri belirtilmemiştir...
Ali Abdurrazık, sahabe müslümanların "Peygamber’e itaatleri itikad ve iman itaatıydı. Hükümet ve saltanat itaatı değildi..."5 der. Bu fikre sadece, kısmen hak veriyoruz. Nitekim çoğu sahabeler daha ilk gün Sakife’de eski kabileci yönetim anlayışını dirilttiler.
Öte yandan, ahlaki ve ilmi eleştiri dahi olsa, konu hep sahabenin iyiliklerine gelmekte ve orda düğümlenmektedir. Elbette halifelerin kendileri faziletli insanlardır ve iyilikleri vardır. Ama kendi kendini yıkan bir “Hilafet Sistemi”, hangi hakla hala tüm dünyaya en iyi siyasi kurtuluş reçetesi olarak sunulabilir, özellikle de günümüzde!
Kanaatim şu ki mesele, alıştığımız bakış tarzında diretmektir. Derler ki “Adamın biri, yıllarca aynı gözlükle dolaşır, ama gözlüğün numarasını asla değiştirmezmiş. Herkes ona gözlerinin bozulduğunu söyleyip yeni bir gözlük almasını tavsiye eder ama o inatla kabul etmezmiş: – Ben bu gözlüğe alıştım! Başka numara gözlük benim görme tarzımı değiştirir, istemem!” dermiş. Sorun şu ki görme kaybı da bir gerçek.
Bize göre aslı “kabile kültürü” olan ve artık geri gelme imkanı kalmamış “hilafet sistemi”ni gütmek6 hayal kırıklıkları demektir. Emekleri ve idealleri yıkmaktır. Eğer gelecekse de eski hastalıklarıyla gelmemelidir.7
***
“Neden Selefî Hilafet Devleti insanî açıdan mümkün değildir?”
Şii Ahbariler ve Selefîler’in “Öfkeli ümmetin inşası”nda katkıları ne kadardır? “Selefî Hilafet Devleti” hangi özelliklere sahip olmak zorundadır? Ve “İnsanî devletle” bağı nedir?...
(En doğrusunu Yüce Mevlâ bilir) Bu sorunları, Selefî siyasi akidesinden ve tarihteki tecrübelerden bulup çözmek mümkündür:
-İdeal hilafetçi rejim ile modern realite arasındaki uyumsuzluk, insanî bir devlet modeli inşasını engeller: Selefîlik, ilk üç neslin (sahabe, tabiin, tebeutabiin) anlayış ve uygulamalarını hemen hemen aynıyla takip etmeyi esas alır. Ameli de imandan bir cüz saydığından, ameli de itikad gibi mutlak yapar. Ör: “Satranç oynayan melûndur. Onları izleyenler de domuz eti yiyenler gibidirler.” (İmam Ahmed, Verâ bahsi)... Bu durum –devlet yapılanmasında- namaz kılmayının dövülmesi gibi amellerin icrasını, müziğin ve resimin yasaklanmasını..., gereketirir. Öte yandan, modern devlet yapıları ve toplumsal karmaşıklıklar, bu tarihsel ve dini modelin uygulanmasını pratikte zorlaştırır. Yani, tarihsel bir ideal ile modern realite arasındaki uyumsuzluk, insanî bir devlet modeli inşasını engeller, hatta boğar.
-Kureyşî Halifelik anlayışı insani değildir: Hadislere göre “İmamet, kıyamete kadar Kureyş’e ait” olduğuna göre, halife kim olursa olsun Kureyş’ten olmalıdır. Namaz kıldığı müddetçe ona itaat farzdır. Onlara göre elbette halifenin iyi olması tercih edilir, ama kötüsü de meşrudur.8 Oysa mevcut “insani devlet modeli”nde bu tür yaklaşım artık çoktan geçmiştir. Halifeler; insanlara hesap veren, dini hiçbir makamı olmayan, namaz kılsa da kılmasa da görevden uzaklaştırılabilen kimselerdir. Peygamber soyu hariç, Kureyş’in artık bu ümmette bir değeri de yoktur. Biz ise “Kureyş halifeliği” hadislerini kabul ediyoruz, ama manasını Hz. Ali’nin anladığı tarzda anlıyoruz.
-Selefî Hilafet’te insan doğasının sabit, değişmez bir tanımı vardır: Selefî devlet modeli, itikadî konularda katı bir nakilci tavrı benimser ve akli-ilmi yöntemleri büyük ölçüde dışlar. Hakikatin tümü onlarda olduğundan, kendilerini Şeriatın koruyucuları ve bid’atlerin yıkıcıları olarak görürler. İtaat eden, itikadı "saf" olan, bid'at (sonradan çıkmış yenilikler) ve hurafelerden arınmış bir mümin isterler. Buna göre toplum, bu tek tip ideal insan modeline ulaşmak için sürekli denetlenen, terbiye edilen ve arındırılan bir yapıdır. Modern dünyanın karmaşıklığı (finans, dijital iletişim, küresel etkileşim), tek tip, katı bir dini hukuk sistemiyle yönetilemeyecek kadar çok boyutludur. İnsan; sabiteleri olan ama daha çok değişen ve dönüşen bir varlık olmuştur.
-Geçmişin sözleri, ıstılahları, savaşları ve münakaşalarına takılmış Selefî dini yapıların devlet kurması insanî kaoslara neden olacaktır: İlk üç nesil hariç, Selefî müslümanlar, İslam mirasını reddederler. Tüm birikimi bir tarafa iterler. Tüm gündemleri eskilerin “bidat, tekfir, mezhep, tesbihat...” konularıdır. Orada da kalmaz, kendi inandıkları gibi inanmayan ve yaşamayan müslümanlara sıkıntı vermekten, eziyet etmekten geri durmamışlardır. Bunu da “gerçek mü’min” akidesine dayandırmışlardır. “Gerçek mü’minler iktidarı” ile “fasık ve kafir müslümancıklar”ın olduğu bir devlette, insani krizin derinliğini tarif etmek imkansızdır.
-Halka karşı sorumluluk: Selefî model, mezhebe uyduğu müddetçe, dini-siyasi halifeliği her türlü eleştirinin ve hesap sorabilirliğin üzerine çıkarır. Bu, totaliterizmin en saf halidir. “İnsani devlet” ise, otoritenin daima eleştirilebilir, denetlenebilir ve değiştirilebilir olduğu fikrine dayanır. Devlet, yapı olarak halkın ortak iradesiyle oluşturduğu bir "toplumsal sözleşme"nin ürünüdür.
-Bireysel Özgürlüklerin Kısıtlanması: Selefîliğin devlet biçiminde, bireysel özgürlükler büyük ölçüde sınırlar. İslâm’ın temel öğretileri olan özgür irade, vicdan hürriyeti ve düşünce özgürlüğü, Şeriat adına ama şeriatın literal yorumları, dini ve ahlaki bağlamda hoşgörüye yer bırakmadan, insanları belirli bir davranış biçimine zorlar. Tek seslilik yaratan bu sistem, insanı geri bildirimsiz bir "yankı odası"na hapseder. Literal bakışlı bir Selefî devlet ise ilahi hukuku bir taş gibi kafalarda kıracaktır. Kadınların toplumsal rollerine dair sıkı kurallar ve yasaklar, özgür iradeyi ve bireysel seçim hakkını kısıtlayabilir.
-Kadın Hakları: Selefîliğin devlet anlayışında, kadın hakları genellikle ciddi şekilde kısıtlanır. Kadınların eğitim alma, ehliyet, taksi sürme, üniversiteye gitme, çalışma hayatına katılma, seyahat etme gibi temel hakları genellikle erkeklere bağlı olarak sınırlanır. Örneğin Suudi Arabistan, kadınların toplumsal, ekonomik ve hukuki haklar konusunda ciddi kısıtlamalar getirmiştir. Kadınlar, 2018 yılına kadar araba kullanma hakkına sahip değildi. 2017’de kadın hakları aktivistleri Loujain al-Hathloul ve diğerleri, araba kullanmaya yönelik yasağı protesto ettikleri için tutuklandılar. Denildiğine göre 2022’de, Taliban yönetimi kadınların üniversiteye gitmesini yasaklamış ve kadınları yalnızca ev içi rollere hapsetmeye yönelik sert politikalar uygulamıştır.
-Haber ve iletişim özgürlüğünün kısıtlanması: Selefî bir devlette özgür haber kanalları olabilir mi? Örneğin bir Mealci yada Şiî, kendi gazete ve dergisini çıkarabilir mi?... Hemen hemen imkansız.
-Kamusal ve özel alan ayrımının reddi: Bireyin özel hayatı, inancı, estetik zevkleri, giyimi, sosyal ilişkileri devletin denetim ve düzenleme alanındadır. Ölçüsüzce ve dayatılarak işletilen "Emr-i bi'l ma'rûf ve nehy-i ani'l münker" (iyiliği emredip kötülükten menetme) prensibi, herkesi gözetlemek ve düzeltmekle yükümlü kılar. Özel yaşam alanına girer. Oysa devlet, evlerin içini gözetleyemez.
-Eleştiri ve Çoğulculuğa Kapalılık: Ehl-i Hâdis-Selefîyye tuhaf bir şekilde başkalarını yanlış anlamakta tetikte durur gibidir. Selefî müslüman devlette; farklı yorumlar, eleştiriler ve siyasi muhalefet, itikadi bir sapma (bid'at) veya dinden çıkma (irtidat) olarak görülme potansiyeli taşır. Bu, siyasi muhalefeti sadece "yanlış" değil, aynı zamanda "günahkâr" kılar. Çünkü İslâm devletine ve liderliğe karşı çıkmışlardır. Bu da kaçınılmaz olarak şiddetli bir baskı ve çatışma doğurur. Nitekim Taliban yönetiminde Hazaralar, Şii Müslümanlar, kadınlar ve farklı mezheplere ait insanlar, sürekli ayrımcılığa uğramıştır.
-Toplumsal Çeşitliliğin Bastırılması: "Monokültür tarım”da aynı bitkinin geniş alanlarda ve sürekli olarak tekrar tekrar ekilmesi anlamına gelir. Selefî Hilafet Devleti, tek bir "doğru" ve tek bir ürün yorumu savunur ve çoğu zaman bu yorumdan sapmalar "sapkınlık" olarak kabul edilir. Bu durum, toplumsal çeşitliliği ve çokkültürlü yapıyı yok sayar. Farklı mezheplerin, inançların veya kültürel normların varlığını kabul etmek yerine, tek tip (homojen) bir toplumsal düzen dayatır. Bu, yalnızca dini değil, kültürel, etnik ve sosyal çeşitliliği de yok sayarak toplumsal barışı tehdit edebilir. Örnek: Şii, Alevi, Hristiyan ya da Yahudi gibi farklı dini inançlara sahip bireylerin hakları ihlal edilebilir. Bir metafor olarak bakarsak, bu model, vücudun tüm hücrelerini tek tip hale getirip farklı işlevleri yok etmeye çalışan "otoimmün bir hastalık" gibidir. Toplumun doğal çeşitliliğini bir tehdit olarak görüp kendi sosyal dokusunu tahrip eder.
-Düşünce ve İnanç Özgürlüğünün Kısıtlanması: Selefî bir devlet yapısı, çok zaman dini inançları "dogma" olarak kabul eder ve buna aykırı düşüncelere karşı baskı uygular. Bu da bireylerin özgürce düşünme, tartışma ve inançlarını değiştirme haklarını ihlal eder. "Farklılıkları yok ederek kurulan birlik, mezarlığın sessiz birliğidir." 2019 yılında Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın Suudi konsolosluğunda öldürülmesi, devletin ifade özgürlüğüne karşı uyguladığı baskının bir örneğidir. Örn. Afganistan'da Buda heykellerinin Talibanca yok edilmesi. Gazalînin kitaplarını yakma, Şii kitapları yakma, farklı mezhep camilerinde intihar girişimleri...
-Şiddet eğilimi: Mehmet Evkuran’ın belirttiği gibi, “Selefîler gittikleri yerlere kavga götüren unsurlardır.”9 Özellikle “eli kamçılı dindarlık” olan Cihadî Selefîlik’te şiddetin meşru bir araç olarak görülmesi, insanî bir devletin temelini oluşturan; çoğulculuk, fikre saygı, barış ve güvenlik ortamını yok eder. Esasen Selefiyye’in sakladığı bir şiddet CV’si vardır: İmam Şafi’nin Selefi Malikilerce dövülmesi, Muhaddis Nesâî'nin linç edilip öldürülmesi (sebep: Hz. Ali'nin faziletlerini anlatması ve Muaviye hakkında bulunmaması), Tâberî’nin (Ebu Davud’un talebesi ve oğlu olan Ebu Bekir’in çektiği kalabalık tarafından linç edilme girişimi) ve Bazı âlimlerin öldürülmesi (Şiî âlim et-Tûsî ö. 567/1171 karısı ve çocuğu ile birlikte Hanbelilerin gönderdiği zehirli helva ile öldürülmüştür.) Selefi Buhârî'nin ve meşhur İmam Eş’ari'nin kovulması,) Öte yandan saygın bir âlim olan İbni Âkil gibi kendi Selefî âlimlerine sırf bazı ifadeleri üzerinden yaptıkları afarozlar, baskılar ve sindirmeler... Vahhâbîlerin 1800’lerde Kerbelâ türbesinde 2000 Şiî’nin boğazlarını kesmeleri...
-Tekfir etme: Selefilik, tartışma severlikte, “tekfir baltası”nı aşırı kullanmaktadır. Selefîlik olarak anılan akımlar, sözlü şiddeti bir yöntem olarak benimsemekte, Müslümanları tekfir etmekte (kâfir ilan etmekte) ve kendi doğrularını dayatma eğilimindedir. Ör: “Kur’ân mahlûktur diyen kâfir olur” itikadı.
-Çocuk Hakları ve Eğitim Özgürlüğü: Eğitim yalnızca dini metinlerin yorumlanmasına odaklanır ve bilimsel düşünme, sorgulama ve eleştirel düşünce becerileri geri planda bırakılır. En ufak muhalefet veya "sapkınlık" vahşice cezalandırılır. İdam edilenlerden biri, Şiî dini lider Nimr al-Nimr idi. Al-Nimr, hükümet karşıtı görüşleriyle tanınıyordu. Sonra, felsefe gibi nice ilim yasaklanır. Mesela Suudî de farklı eser okunmaz, ülkeye girişte kontrol edilir. Özellikle de din-bilim çatışması mukadderdir.
-Sert Hukuk Sisteminin Evrensel İnsan Haklarıyla Çelişkisi: “Selefîlik; mezhep olarak Sünnî, metot ve huy olarak da Hâricî’dir.” Selefî bir devletin hukuki yapısı, genellikle dini kurallara dayanır ve bu, evrensel insan hakları ilkeleriyle çelişebilir. Örneğin, zina gibi suçlar için uygulanan sert cezalar, müzik aletlerinin kırılması... Sonra Suudi Arabistan’da, Selefî yorumlarla uyuşmayan fikirler, genellikle "mürtedlik" (din değiştirme) suçlamalarıyla cezalandırılmaktadır. Türbeleri dahi bombalama...
“Selefî Hilafet Devleti”, insan doğasının ve toplumsal hayatın kaotik, çoğulcu ve değişken gerçekliğini yok saydığı veya şiddetle bastırmaya çalıştığı için, "insani açıdan mümkün değildir." Özellikle İŞİD modeli; sadece teoride değil, pratikte de sürdürülemez olduğunu ve kitlesel şiddet ve insani kriz ürettiğini kanıtladı.
Ayrıca Selefî Hilafet Devleti, İslâm’ın insani ve ahlaki devlet imajını da zedeleyecektir. Nitekim Suud, Taliban, İŞİD ve Tahrir eş Şam örnekleri de bunu göstermektedir.
Kısacası, Selefî devlet, "ilahi devlet projesinin dünyadaki mükemmel ve hatasız bir kopyası" iddiasındadır. “İnsani bir müslüman devlet” ise mükemmeliyetçi değil, hikmetle donanmış pragmatiktir; hatayı, doğrulmayı ve uzlaşmayı kabul eder. Hakikat; tekelcilikle değil, özgür bir fikir pazarındaki diyalogla aranır. "Tek renk ile boyanmış bir gökkuşağı, ancak karanlık üretir."
(Selahattin Çelik - Hürseda Haber)
-
1. https://www.birazoku.com/siyasi-fetvalar
-
2. Şankıti, İslam Medeniyetinde Anayasal Kriz., S.474
-
3. Şankıti, a.g.e., S.474
-
4. Mustafa Çelik, İslâm’ın Yönetim Şekli Olduğu İçin Dünya Hilâfet’e Muhtaçtır, https://www.kokludegisimdergisi.com/ 29-10-2024
-
5. Abdurrazık, İslamiyet ve Hükümet, 89.
-
6. Şankıti, İslam Medeniyetinde Anayasal Kriz., S.8
-
7. Öte taraftan, işin garibi, belki geçmiş çağlarda sadece otuz yıllık bir uygulama geçmişi olarak “ideal yönetim” olarak sunulmuşsa da, daha sonra 1400 yıl boyunca “sultanlık”, Müslümanların tek galip rejimidir ve İslâm ümmeti rızaen veya kerhen “sultanlık rejimi”ni kabullenmiştir. Kabullenmeyi boş verin, onunla boyanmış, onunla yatıp kalkmış ve onunla kültürel olarak mayalanmıştır.
-
8. (Şiî kardeşler için ise “İmamet” sadece 12 kişi ile sınırlıdır ve sadece iyilere ait bir atanmışlık hakkıdır. Ve bu bir ayrı rejim tarzıdır. Kötü olan Kureyşli, imam olamaz. İyisi de ancak meşru bir idareci olabilir.)
-
9. Mehmet Evkuran, https://www.youtube.com/watch?v=1QL_JW-EET4 (14-01-2024)











