İran-İsrail Savaşı ve Şiîler’e İftira Atmanın Konforu
“Şiîler, içimizdeki Yahûdîler gibidir. Yahûdîlerle danışıklı dövüşürler.” …
“Şiîler, tarih boyunca İslâm düşmanlarını desteklediler. Asla tek kâfir toplulukla savaşmadılar.”
“Şiîler, Bağdat’a Moğolları davet ettiler.”
“Şiîler tevatüren haindir.”
“Şiîler, Haçlılarla beraber ümmete vurdular.”
“Şiîler’in İslâm’la ilgili tarihleri hep simsiyahtır.” ...(Minhâcü’s Sünne’den)
Araştırmamıza göre bu sözleri tüm ümmete asıl yayan kişi; “kusur bulma sanatı”nda uzmanlaşmış, hocamız İbni Teymiyye(d.1263-ö.1328)’dir. Ondan önce bu yayılmışlıkta ve sertlikte sözler pek yok.
O ve keskin sözleri; mevsimler ve coğrafya bozan bir astroit gibi oldu. Düşen taşın dalgaları misali, ümmet denizinde yayıldı. Ve ondan sonra da hiç durmadı.
Yani anlayacağınız bir gerçek var; bu sözler kaldı kaldı. Ne diyor William Shakespeare: "Bir iftira başka iftiralar doğurur ve yerleştiği yerde, ebediyen kalır."
Ve en az 700 yıldır, “Şiâfobi zatürresi”ne duçar olan alimler ve her duyduğunu gevezece söyleyen halk da, bunları tekrar eder durur.
Gerçekten de İslâm ümmetinde, Şiî kardeşleri hakkındaki cadılaştırma kazanılmıştı, şimdiye kadar!
Bugün ise işler bir hayli değişmeye başladı.
İran-İsrail Savaşı ve Şiîler’e iftira atmanın konforunu yaşayan alim, gazeteci ve binlerce yorumcunun olduğunu biliyoruz. Ne dense, kimse ikna edilemiyordu. “İran-İsrail danışıklı dövüşü” sözleri bir vird olmuştu. Bu sözler, tesbihat gibi çekiliyordu.
İşte bunların konforu, bu savaşta epeyce bozuldu. Zihinlerindeki iftira ve abartı koleksiyonlarını kolay kolay sergileyemiyorlar doğrusu. Konuştuklarında da, bizzat avam halk bunların iftira füzelerini durdurmaya çalışıyor.
Doğrusu İran ve Şiîler’in kendi kardeşleri Sünnîler’e olan ısrarlı fedakarlığı herşeyi bozdu.
Gazze’ye füze verdiler, iftiralar durmadı. Lübnan’da can verdiler, yetmedi. Doğrudan İran ve İsrail arasında çatışmalar oldu. Bunda da yaranamadılar. Şimdi de tamgaz savaş. Belki bu defa yaranırlar!
Elbette herşey düzelmez. Çünkü bu ümmette “din savaşçıları” olduğu gibi, bir de; Şiî-Sünnî fark etmez, “tekfir baltası” ile gezen, “mezhep mücahitleri” de vardır.
Elbette, daha biçilmesi gereken çok “fitne ormanı” var. Çünkü “Mezhep mücahitleri”nce “nefret tohumları” yeniden yeniden dikiliyor, iftira lağım sularıyla da bu lanetli tohumlar büyütülüyor.
Birbirine iftira edildiğinden, ortaya bir kin ve nefret iklimi doğmuştu. Bu yüzden de; “en büyük sığınağımız olan İslâm kardeşliği de geçersizdir” diyecekken Allâh’tan; İran, Yemen ve Hizbullah gibi yapılar imdada yetişti.
Aşağıdaki yazımız malum iftiralar hakkında tarih eksenli bir okumadır. Ve İslâm kardeşliğimize karşı bir dinamit olan, “Şiîler’e iftira edebiyatı” hakkındadır. Dileyen bu kısa yazıyı okur ve faydalanır.
***
Uğursuz Yahudîler’in kendi içlerindeki zulmü de az değildir. Zavallı Filozof Spinoza’yı şöyle afaroz ederler: “Gece gündüz lanetlensin; yatarken ve kalkarken lanetlensin; girerken ve çıkarken lanetlensin. Rab, artık onu affetmesin ve bilgilendirmesin. Rab’bin gazabu bu adamın üzerinde parlasın. Şariat kitabındaki tüm lanetler onu kapsasın, adını gökyüzünden kazısın.”[1]
“Lanet ve iftira kültürü”, hakkında insanlık sınıfta kalmıştır. Dinidarlar da içinde. Bazı Müslümanlar da ne yazık ki az iftira etmezler.
Konu hakkında kitap çalışmamız[2] olduğundan biraz cürretli yazıyoruz. Tarih sayfalarını karıştırdığımızda, İbni Teymiyye hocamızın yukarıdaki tezleri aleyhine çok farklı yığınca bilgiler var. Doğrusu, İbni Teymiyye’nin adalet terazisinde bariz bir arıza vardır. Bu terazinin kefeleri, yanlış tartıyor.
İthamlarına tek tek ve özetle bakalım:
—Şeyh İbni Teymiyye: “Şiîler, tarih boyunca İslâm düşmanlarını desteklediler. Haçlılarla beraber müslümanlara vurdular.” Oysa Şiîler Haçlılar’a karşı savaşmışlar. Ama Şeyh bunu bilmesine rağmen demez. Selahaddin’in binlerce kişilik bir “İmâmî Tugayı” dahi vardı. Diğer büyük fırka Şiî Fatimîler Devleti, Haçlılara karşı defalarca savaştı ve maalesef yenildi. Yani Şiî ana kitle olan İmâmîye, Zeydiyye ve zamanki İsmâiliyye gibi fırkalarda Haçlı ittifakı yok. Sorun Dürzîler üzerine odaklanıyor. Oysa söz konusu bu Dürzîler, Şiîliği de red ederler.
—Şeyh İbni Teymiyye: “Şiîler, Moğollar’ı çağırdılar ve ümmete saldırdılar.” der. Alkamî adındaki bir zavallı veziri, bahane eder. Elbette bu minvalde ona katılanlar da vardır. Nitekim akademisyen bir tanıdık yazarımıza göre; “Açıkça anlaşıldığı gibi İran ve Irak Şiîleri, Moğollar’ı destekleme hususunda ittifak etmişlerdir.”[3] Bu yazarda “Tekbir somut delil olmamasına rağmen bu büyük sözleri der. Oysa Moğol seferi bile, Sünnîler üzerinden başlamadı. Önce onlarla uğraşan Şiîler üzerine çöreklendiler. Olayların başlangıcında, yöre halkından Moğol Mengü Han’a defalarca “Bâtınî Şiîler halka saldırıyor, bizi koruyun” haberleri gelmişti. Neticede, sırayla tüm Bâtınî yerleşimleri, Şiî-İmamî şehirler, türbeler ve halkı ile beraber imha edildi. Ama Şeyh İbni Teymiyye bunları da bile bile demez. Moğollar’ın elinde esir olan Şiî alimlere kafayı takar. Onlar ise hem esir hem de İslâm tebliğcisidirler. Nitekim Ehl-i Sünnet sûfîlerin ve Şiî âlimlerin yoğun gayretleri meyvelerini verir. Moğollar müslüman olur. Ve ortaya İlhanlı Moğol İslâm Devleti (hatta Sünnî Devleti ) çıktı ve vahşi Moğollar, (kültür ve dinleri de dâhil) bu coğrafyada yok oldu. Ama Şeyh, bunu da ihanet olarak yansıtır. Bunu, bile bile, gördüğü halde yapar... cevabı kısa kesiyoruz elbet.
—Yahudîler’e gelince İbni Teymiyye Yahudilerin bir devlet kurmaya çalışmaları halinde ilk yardım edeceklerin Râfizîler olduğunu söyler.[4] Fakat yanılır. Maalesef Sünni olduğunu söyleyen devletler bunu yaptı: 1948’den sonra İsrâil’i tanıdılar. İbni Teymiyye’de de delil olarak tarihte “Şiî-Yahûdî Ortaklığı”na dair bir tek büyük olay ve veri bulamadık (ama Suudî gibilerde bulduk).
—Şeyh’in “Şîiler kâfirlerle hiç savaşmadılar” söylemi de tevatüren insafsızlık olur. Bunu en büyük Şiî devleti sayılan Safevîler ile başlatalım. Safevîler in İran’ın güneyinde Portekiz’le ve İran’ın güney ve kuzeyinde Rusya ve İngiltere’yle yaptığı savaşlar, Şiâ’nın kâfirlerle yapmış olduğu cihattı. İngilizler Irak’ı işgal ettiklerinde Şiâ mercii, yani Ayetullah Muhammed Taki Şirazî, yirminci kıyam (sevretu’l-işrin) adıyla bilinen ayaklanmayı gerçekleştirerek İslâmî bir ülke olan Irak’ı, 1920 senesinde sülük sıfatlı İngilizlerden temizledi. En eleştirilen gurup olan, şu sevmediğimiz “Dürzîler” bile tek taraflı cadılaştırılmamalı. Nice kötülükleri[5] yanında bunlar, Selahaddin Eyyubi’nin yanında Haçlılar’a, Memlukler zamanında da Seyfettin Kutuz’un yanında Moğollara karşı savaşmışlardı.
—Hocamız İbni Teymiyye diyor: “Onların (Şiîlerin) İslâm içindeki günlerinin hepsi kapkaranlıktır. Yani onların İslâm’la ilgili tarihleri simsiyahtır.”[6] Oysa Şiî devletlerin (tıpkı kardeşleri Sünnîler gibi) İslâm’a olan hizmetlerini görmemezlikten gelmek insafsızlık olur. Mesela mezheplerarası hoşgörüsü ile tanınan “Hamdanîler Devleti” (905-1004) Şam’daydı.[7] Bunlar Arap Tağlibi kabilesinden idiler. Zor yerde, ama adildiler. Tarihçiler bu devleti övmektedirler. Yine “Fatımîler Devleti”, Afrika’nın kuzeyinde ve Aleviyân (Aleviler) Devleti de Taberistan, Deylem ve Geylan’da İslâm’ın muhafızlarıydılar. Fatımîler, meşhur Ezher Cami ve Üniversitesi’ni kurdular. İlmi faaliyetler Dârülilim’de (Dârülhikme) yoğunlaşmıştı. 932-1062 yılları arasında İran ve Irak’ta hüküm süren Deylem asıllı Zaza Büveyhîler’e bakarsak: Nice meşhur alim ve edipleri korudular (Firdevsî, İbni Nedîm,…gibi). Meşhur tabip İbn Sînâ, Büveyhî saraylarında çalıştı ve ünlü eseri el-Ḳānûn fi’ṭ-ṭıbb’ı tamamladı. 864-928 Yılları arasında Taberistan'da kurulan, Alevîler Hanedanlığı, mensupları Hasan el-Mûctebâ'nın soyundan olup, İslâmiyet'i (ve Şiîliği/Aleviliği) Hazar Denizi'nin güney sahillerinde yaymışlardır...
Siyasetten maada, Şiâ bireylerin İslâmî tarihleri de hep kapkara mıdır? Buna da birkaç örnek verelim:
-Ebü'l-Esved ed-Düelî, nahiv ilminin kurucusudur ve Hz. Ali talebesidir. Kur’ân’a ilk noktalama işaretlerini koyandır.
-Câbir bin Hayyân; dünyada ilk kimya bilim âlimidir ve İmâm Câʿfer-i Sâdık'ın öğrencisidir.
-Kelamcı Hişâm bin Hakem’in üstünlüğü bilinen bir şeydir. İmâm Câʿfer-i Sâdık'ın öğrencisidir. (Fakat maalesef Diyanet İslâm Ansiklopedisi de dâhil her yere bu adamın tecsimci yani Allâh’ı cisim yaptığı anlatılmaktadır. Oysa bu iftirayı ilk yazan Câhîz idi. Değil tecsim, tersine tecsim aleyhine en az beş tane hadis rivayet edendi.)[8]
-Meşhur şair Fuzûlî; Şiî’dir ve Osmanlıca şiir sanatının zirvesi, yüz akıdır.
-İlk İslâm tarihçisi Süleym b. Kays El Hilâlî’dir.
-İlk tefsir yazan Said b. Cübeyr, Hz. Ali yarenidir.
-İlk İslam filozofu (ispatlamakta zorlanmayız) bizzat Hz. Ali’dir.
-İlk Gerâib-i Kur’ân yazarı; Eban b. Tağlib,
-İlk Ahkâm-ı Kur’ân yazarı; Kelbî,
-İlk mecaz kitabı yazarı; Ferrâ,
-İlk Tabâkât yazarı; Vakidî,
-İlk fıkıh Usulü yazarı; İmam Cafer Sadık,
-İlk Milel ve Nihâl (Dinler ve Mezhepler tarihi) yazarı; Nevbahtî,
-İlk nasih ve mensuh yazarı; Mesmâî,
-Molla Sadra, felsefede şu an bile entelektüel dünyayı etkilemektedir........
***
Hasılı, insanın, insana ve dindarın da din kardeşine iftira atmasından daha büyük günah olamaz. Amellerimizi kaydettiği için “tarih ilmî” korkulacak bir ilimdir. Yaptıklarımız, gelecek bin yıllara taştan levhalarla nakşedilir.
" İftira ile suçlamak üzere, ileri uzattığın elinin üç parmağının seni gösterdiğini unutma!"[9] (Selahattin Çelik - Hürseda)
[1] Armstrong, Karen., Tanrı’nın Tarihi, S.445
[2] Selahattin Çelik; İbni Teymiyye’de Şiâ ile Mücadele Taktikleri (Basılmamış kitap çalışması)
[3] Turan, Abdulkadir., a.g.e. S.314 (Dipnotta)
[4] (İbn Teymiyye, Minhâcü’s-Sünne, III, s. 377-378)
[5] (Fransızlara, bazen de günümüz İsrâil rejimine yanaşmalar)
[6] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yay., C.2, S.378-379.
[7] Nasuhi Ünal Karaarslan, "Hamdânîler", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/hamdaniler (25.07.2024).
[8] Gölpınarlı, Abdulbakiy., Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik, 2002, Ensariyyan yay. S.110
[9] (Friedrich Nietzsche)










