Yalan ve Müslüman
“Zurâ”; Zazaca’da yalancı. “Zurâkar” ise meslekten yalancı. Mesleği yalancılık olan. Doğruyu bile yalan sosu ile sunan.
Bir "patolojik zurakâr[1]/yalancı" olan Şeytan’ın, en büyük medeti yalan’dır. Tüm kötülüklerin kaynağı olan “yalan”; Şeytan’ın hayatı, usulü ve özellikle de siyasetidir.
“(Şuanki) Siyaset-i hazıra, o kadar çok yalan ve hile ve şeytanet içine girmiş ki, vesvese-i şeyâtîn (şeytanların vesvesesi) hükmüne geçmiştir" der Said Nursî. Günümüz halini görmemiş. Görse, “Şeytan’ı da geçtiler” derdi belki de.
Malum atmosferde özellikle kimi siyasiler ve gazeteciler (dindarı-dinsizi farketmiyor); şeytan gibi alttan-üstten, sağdan-soldan, yalan ve aldanış fısıldarlar (vesvâs), yalan’dan medet umarlar, fayda devşirmeye çalışırlar: İşlevsel yalan.
Peygamber’imize göre mümin belki korkak olur, belki cimri olur ama asla yalancı olamaz.[2]
“Yalan”; siyasetin bir lazımı, işlevsel aracı ve mecburisi olmuştur. Herkes atınca siz de atmaktan başka bir çıkar yol bulmazsınız. Anlayış bu!
Müslümanlarda dönen “kronik yalancılık”; özellikle İslâmî rivayet, hadis ve alimlere olan güveni zedeler. İleri aşamada ümmette ve şahsiyette; aşınmaya, imansızlığa, anksiyete, yalnızlık ve dinsel kimlik karmaşasına neden olur.
Maalesef bugün “yalan”; hem kendini savunma kalkanı, hem de yıkım aracıdır müslümanlarda. Bu durum o kadar oturmuştur ki; bu ümmette yerleşik bazı faydalı yalanlara, yalan demek, suçtur. Kişi toplumda ötekileştirilir.
Ne yazık ki “yalansız siyaset yapmak”, artık müslümanın bilmediği bir iştir. O kadar alıştık ki kendimize bile yalan söyler (self-deception), kendi yalanımıza inanır sonra da etrafa yayarız.
Atışı serbest olan namert sosyal medya da bu işi kolaylaştırıyor.
“Yalan’dan medet ummak” en fazla gazete, medya ve eğitim müfredatlarında olursa da biz, dini/ ilmi cenahtaki yalanlarla, daha doğrusu yalanla karışık yanlışlara bakmaktan yanayız. Ne de olsa işimiz tarihçilik.
***
İlmi cenahta da “sahih tarih” yetmez, yalandan medet umar Müslüman. Hassaten “mezhebî kibir damarı” için işlevsel yalanlar, abartılar yaydırılır.
"Dinsel çıkar" adına, mezhebî aidiyeti güçlendirmek için yalan’a tenezzül ederiz (hangi fikir yada mezhep olursa olsun, ayırmıyorum).
Bu konuda egemen kesimlere dikkat kesilmek, daha bir lazım gelir. Özellikle sapıkların yani “fırka-i dâlle”nin ağzını kapamak isteyen “reddiye geleneği”miz, yalan rivayetler yayar (bazen bilerek ve isteyerek). Durmaz, kimi de orjinal kitapları değiştirir.
Belki yüzbinlerce takip edilen bir araştırmacı/ihtisaslı dini sitemiz, şu na-masum alıntıda bulunmuş (hem de yanlış olduğuna değinmeden veya araştırmadan):
“Diğer Müslümanlar gizli gizli hicret ederken, Hz. Ömer kılıcını kuşandı. Yayını, oklarını ve mızrağını alıp Kâbe'ye gitti. Açıkça Kâbe'yi yedi sefer tavaf etti. Orada bulunan müşrik ele başlarına cesaretle şöyle seslendi: "... bırakmak isteyen varsa şu vadide önüme çıksın!.." (İnsanü'l-Uyun, 2/183-184) Bu pervasızca seslenişten sonra, yirmiye yakın Müslümanla (hem de)[3] gün ortasında Medine'nin yolunu tuttu. Müşriklerden hiçbiri arkalarına düşme cesâretini gösteremedi.” [4]
Binlerce çeşit kitap ve site[5] bu rivayeti alıyor. Vaazlarda acayip acayip havalı işleniyor, bu rivayetler; "Ümmetin deli fişeği; Hz. Ömer" denilerek.
Fakat ortada bir katmerli yalan var: Hem Hz. Ömer hakkında ve hem de râvî diye Hz. Ali’ye isnad edilmiş bir işlevsel yalan.
Kaldı ki tek başına ferman okuma da olmamış. Nitekim Hz. Ömer de Ayyaş b. Ebi Rebia ve kendisini himaye eden As b. Vail'in oğlu Hişam başta olmak üzere, ailesi ve akrabalarından oluşan yirmi kişilik bir grupla gizlice hicrete çıkmış.[6] Öyleki akrabası Hişam, Mekke’ye dönmek isteyince “Dönme!” diye telkinde bulunur. Bu da kaynaklarda yeterince yazılı.
Sonra Hz. Ömer için “en korkusuz sahabe” imajı da bir iftira ve aşırı yüklenme. Hz. Ömer dahi bu yalanları kabul etmemiş. Ölü sahabeler, yakalarını kurtaramıyor bizden ve abartılarımızdan.
İşin içeriği de vahim: Peygamber (s.a.a.) dahil herkes, gizlice veya korkuyla hicrete gider ama bir sahabe, tek başına hiç korkmamaktadır.
Sonra da bu ispatlı yalan için hikmetli gerekçeler, kılıflar icat edilir. Bir hocamıza göre;[7] “Hz. Ömer'in alenî hicret etmesi, Peygamber (sav) tarafından engellenebilirdi... ama yapmadı: İncelik şu ki Hz. Ömer'in açık olarak hicreti, mü'minlerin korkmadığını göstermiştir.”[8] (Halbuki müslümanlar doğal olarak korkmuşlardır.) Benzer şekilde Said Ramazan el Butî hocamız da yazıyor. Doğrusu neredeyse herkes böyle yazıyor. Yanlışın etrafı sağlamca örülüyor ve ardı ardına yorumlar geliyor.
Beri yandan Hz. Ömer, yeni müslüman olduğunda defalarca (belki günlarce) evinden dahi çıkamamış, müşrik bir liderin korumasında dışarı çıkabilmiştir[9] (biliyorsunuz Mekkeliler aşırı gaddarlıkları ile meşhurlar. Kimseye kolay kolay hava attırmazlar). Hem, Hz. Ömer; hayatı boyu bu zalim Kureyş’e gidecek elçiliği kabul etmemiştir. “Bana karışırlar, sen Osman’ı gönder” der Hz. Peygamber’e.
Fakat ne olursa olsun bu yalan rivayet, milyonların zihninde, yerleşmiş. O kadar yerleşmiş ki; yalan’a yalan demek dahi sizi toplumda itici bir oyun bozan yapıyor.
***
Biz şimdi bu işi nasıl anlamalıyız? Ne oluyor? Bir usul tarihçisi olarak nasıl manalarla karşı karşıyayız? İlmi tecrübelerimiz ne diyor?
Esasen bizde bir yerleşik damar var: Sahabe hakkında imanımızı ve motivasyonumuzu arttırmak için yalan’dan medet umma damarı (herkes de kimi akademisyen hocamız[10] gibi de mertçe bu rivayetin yalan olduğunu yazmıyor, araştırmıyor).
Bu benzeri birçok “yalan rivayet kurtları”, ümmetin zihninde ve bağırsaklarında. Yani bu yanılgılar bizde canlı ve faaller.
Öte yanda, konu hakkında tam yetkin olan akademisyen bir hocamız[11] ilmi bir makale yazmış. Ona bakalım. Hocamız şunları diyor:
“Hz. Ömer'in hicreti, hakkında iki rivayet var. Birincisi, Hz. Ali tarîkıyla nakledilen ve bütün müslümanların aksine Hz. Ömer'in hicrete çıkarken Ka'be'yi tavaf edip iki rekat namaz kıldıktan sonra müşriklere meydan okuyarak ve hicret edeceği güzergahı ve zamanı ilan ederek yola çıkmasıyla ilgili rivâyettir. Tespit edebildiğimiz kadarıyla Hadîs kaynaklarında geçmeyen bu rivâyetin izine, ilk olarak (Mu'tezile ve Zeydiyye'ye yakın olan bir Şii karşıtı)[12] İbnü's-Semmân (v.445/1055)'nın el-Muvâfaka adlı eserinde rastlanmaktadır. Ancak bu rivâyeti nakledenlerin asıl kaynaklarının İbn Asâkir (v.571/1176)'in Târîhu'd-Dimeşk'ı olduğu görülmektedir. Diğer eserler de bundan almışlar ve yaygın meşhur kılmışlar. Aynı şekilde el-Bûtî'nin Fıkhu's-sîre'sinin tercümesinde de, kitabın orijinalinde olmadığı halde, Hz. Ömer'in meydan okuduktan sonra "Tek başına Mekke'den çıkıp gitti”ği yazılmaktadır. Örneğin Hz. Ömer'in hicreti ile ilgili bir yazıda, o, "ümmetin deli fişeği" ve "hicretteki deli fişek" gibi vasıflarla anılarak, muteber bir davranışmış gibi bu durum gelecek nesillere şöyle örnek gösterilmektedir: "Sanki plan, program, proje yapmadan gelecek nesillerden çıkacak Ömer’leri ‘aklamak için’ hicret eder."[13] Aynı durum ve nitelemeler, bir kahramanlık ve cesaret örnekliği olarak hemen hemen bütün hicret anlatımlarında geçmektedir.[14]
İkinci rivâyet ise, bizzat Hz. Ömer'in anlattığı ve herkes gibi gizlice ve bir grup müslümanla birlikte sabahın erken vaktinde yola çıktığına dair rivâyettir. Bu rivayet hem daha eski, hem Hz. Ömer ağzından, hem de hasen yolla gelendir. Ayrıca bu rivâyet, İbn Sa'd (v.230/844)'ın tahriç ettiği ve bizzat Hz. Ömer'in "Biz hicret yolculuğuna ancak gizlice çıkıyorduk" ifadesini içeren rivâyet tarafından da desteklenmekte. Tarihe, vaka ve şartlara uygun olan da bu ikincisidir. Kaldı ki, ilk dönem Hadîs ve Siyer alimlerinin, en ince detaylarına kadar Hz. Ömer'in ve beraberindekilerin hicretini nakletmelerine rağmen, Hz. Ali tarîklı rivâyetle ilgili en küçük bir imada bile bulunmamaları anlamlıdır. Bu meydan okuma ile ilgili hiçkimsenin haberdar olmaması ve sadece Hz. Ali tarafından söylenmesi de imkansızdır. Rivayette ibni Abbas ve Ehl-i Beyt gibi kimselerin olması ve sahâbe ile Ehl-i Beyt arasındaki ilişkilerin olumlu olduğunu ispat gayesiyle yazılan İbnü's-Semmân'ın kitabında geçiyor olması da ilginçtir.
Bu rivâyetin meşhur olmasının ve kabul görmesinin sebebinin, ilmî olmaktan daha çok hamasî ve duygusal sebepler olduğunu söylemeye gerek bile yoktur. Bir defa meydan okuyarak ve alenen hicret etme girişimi, Hz. Ömer'in zaman zaman fevri çıkışlar yapabilen ve sert bir mizaca sahip olduğuna dair genel kanaatle örtüşmektedir. Dolayısıyla böyle bir tavır kendisinden beklenebileceği için, bu rivâyet ona yakıştırılmış ve şöhret kazanmış olabilir...”
Ortada bir gerçek var. Sorun bu birtek alıntı değildir. Kişilerden bağımsız, kültürel bir gerçeklik var: Müslüman toplumsal kültür; (samimi olsa da) yalandan ve mubalağadan medet umar.
Yalan yada çürük nice rivayetlerle dinleştirilmiş bir tarihi kültür, oluşturulur.
Müslüman toplumsal kültür; dini rivayetler üzerinden ideolojik düello da yapar. Kamusal çıkar adına girişilen “düellocu tarih” yazımıdır bu. Bu tavrı bazı Şiî kardeşlerimiz de farklı cenahlarda yapıyor.
Fakat ne olursa abartılı yalan rivayetlerle beslediğimiz zavallı ümmeti dizayn ederiz, bu işten faydalar umarız. Aslında ümmetin hafızasıyla oynarız; genleriyle oynarız.
Haliyle mukaddes ümmeti kurmak ve tahakkümcü kontrol toplumu[15] yaratmak için halkı coşturacak etkili rivayetlere ihtiyacımız vardır. Böylece bu yalan ve mubalağa haberlerimizle sapık diye etiketlediğimiz kimseleri sustururuz.
Durmayız, bazı bize muhalif “rekabetçi kindar hafızaları” susturmak için aynı tonda “rekabetçi mukaddes hafızaları” yaratırız.
En önemlisi de yalan ve mubalağa rivayetleri ile kendi mezhebî konfor alanımızı tahkim ederiz. Egomuz, bizi memnun eder.
Biz adeta, zihnen geçmişte yaşayan, geçmiş zaman bekçileriyiz. Zûr ve abartılı rivayetlerle tarih üretiriz.
Halbuki geçmiş denen mazi köprüsüne abartılarla aşırı yüklenmek, İslâm ümmetinin belini kırar. Hakikati araştıranlar için bu yalanlarla, sahabe dahil iyi insanlar hakkında suizannı besleriz. İyilere olan güveni erozyona uğratırız. Artık rivayetlere güven kalmaz veya çok zedelenir.
Tarihin bir dili olsa şunu söyleyecektir: “Mukaddes tarihçilik” İslâm coğrafyasını yormuştur.
Sahih olmayan tarih, ne kadar mukaddes yapılırsa yapılsın, ilâ nihâye hakka hizmet değil, hezimet getirecektir.
Aslında değerli sahabe alet edilerek, ölçü dışı “ideal patlaması” yapılmaktadır. Kutsallıkla cilalanmış hafızalara karşın, İhsan Fazlı Hoca’nın dediği gibi; “sahih gelecek için sahih tarih” olmazsa olmazımızdır.
Müslüman unutmamalı; mubalağa ve yalanla süslü tarih nehri, mahşer mahkemesine dökülür. Orada hesaba çekiliriz.
Hülasa iyi niyetli yada kötü niyetli olsun, bu işlevsel ve faydalı yalanlarımızla Allâh’a hesap vereceğiz. Belki iyi insanlar da bize davalı olacaklardır. Vesselam. (Selahattin Çelik)
[2] Safvan İbnu Süleym anlatıyor: "Ey Allah'ın Resulü! dedik, mü'min korkak olur mu?" "Evet!" buyurdular. "Pekiyi cimri olur mu?" dedik, yine: "Evet!" buyurdular. Biz yine: "Pekiyi yalancı olur mu?" diye sorduk. Bu sefer: "Hayır! Buyurdular. (Muvatta, Kelam, 19, (2, 990)
[3] Parantezler bana ait.
[4] https://sorularlaislamiyet.com/hz-omer-mekkeden-medineye-nasil-hicret-etmistir (6.4.2025)
[5] Örnek: Ahmet Karlı, https://www.youtube.com/watch? (6.4.2025)
[6] ibn Hişam, a.g.e., ll, 115; el-Beyhaki, Delailü'n-nübüwe, ll, 463; ibnü'ı-cevzi, a.g.e., 20. (nakleden: Özpınar, Ömer. “a.g.m.”. İSTEM 20 (Aralık 2012), 31.
[7] Haydar Baş’a göre
[8] https://www.yenimesaj.com.tr/onun-hicreti-aciktan-H1090654.htm (6.4.2025)
[9] Oysa tersine sahih rivayetler vardır. Buhari'nin rivayetine göre Hz. Ömer'in müslüman olduğunu öğrendiklerinde müşrikler, evini muhasara etmişler ve hatta onu öldürmek için toplanmışlardır. Hz. Ömer, korku içinde evinden çıkamamışken As b. Vail'in himayesi ile evden çıkabilmiştir. Hatta bu durum kaç defa tekrar etmiştir. Sonra, O’nun müşriklerle bir dövüşü Mekke’de bilinmez. Hatta kafirlere sertliği dahi hiç bilinmez, bu altı yıllık Mekke inancında.
[10] Dipnotla değinmiş bu konuya. Bknz. Dr. İbrahim Dağılma, Hz. Muhammed En Güzel Örnek, Semere Yay. İst.2023, S.136
[11] Özpınar, Ömer. “Hz. Ömer’in Medine’ye Hicretiyle İlgili Rivayetlerin Değerlendirilmesi”. İSTEM 20 (Aralık 2012), 11-39.
[12] Bu parantez bana ait.
[13] Bkz. http://www.hicrethaber.com/artikel.php?artikel_id=2131 [12.12.2012].
[14] Mesela bkz. http://www.ilimdunyasi.com/efendimiz/hz-omer-inhicreti/?wap2; http://www.islamiyet.gen.tr/efendimiz/hicret.php; http://www.resulullah.org/ [12.12.2012].
[15] Chul Han, Byung, Şeffaflık Toplumu, S.67











