Hilafet Sistemi Bizi Kurtarabilir mi?
En tehlikeli rejim; “Düşünmek tehlikeli!” diyen rejimdir.
Rahmetli Cemaleddin Kaplan, “Anadolu Federe İslam Devleti” (AFİD) ya da sonrasında “Hilafet Devleti” olarak bir teşkilat, bir “Sürgündeki hükümet” kurmuştu. Çok aşırı büyük sözler ediliyordu. Sonu hüsran ile bitti. Yüzbin kişinin hayalleri ve duyguları yıkıldı. (İnsan başaramayabilir, konumuz bu değil.)
Bizdeki “Hafif ve hızlı seyahat eden, parçaları sökülmüş bir din türü”[1]nde, ideolojik dil’in kemiği yok, kolay dönüyor.
Konu farklı: Sahi, “Hilafet Devleti” kurulsaydı, müslümanların sorunları hal olacak mıydı? Tüm dünyaya “İşte özlenen siyasal sistem geldi, insanlığın asli sorunları bitti!” denilecek miydi?
Benzer şekilde Hizbu-t Tahrir (Hilafet Partisi) adındaki gayretli kardeşler, şeriata dayalı bir hilafetin yeniden tesisini Müslümanların birincil dini yükümlülüğü olarak görürler. Evin yapımına çatıdan başlarlar. Temel ve gövde (ahlak ve şahsiyet) ise sonraya kalır. Onlar, özlenen sistemi getirseler işler hal olacak mı? Düşünmek gerek!!!
Bizim araştırmamıza göre; “İslâm siyaset gemisi, Peygamber’in vefat ettiği öğleleyin battı.”
Yani “Hilafet sistemi bizi kurtarabilir mi?” sorusuna biz olumsuz bakıyoruz. Gerekçemiz farklı.
Normalde; adı ‘Müslüman’ olacak, ama İslâm Devleti idealine karşı çıkacak! Böyle biri ya zır cahil, ya hayin yada nifak ehlidir.
Biz bu konuya daha reel-idealist bakmaktan tarafız.
***
Hakperest bir insan için “gerçeklerle beslenmek, ruha kâfidir.” Kaldıki Müslüman, hakperest yani hakka teslim olan insan değil midir?
İlk asli sözümüz şu: Tarihen ispatlıdır ki (Yüce Allâh ile Hikmetli Peygamber’ini tenzih ederiz) İslâm ümmeti, dünyaya kalıcı adil ve evrensel bir siyasal-anayasal model sunamamıştır.
Şöyleki: Peygamber’den sonra bir meclis dahi kurmamışlar, eşit ve katılımcı bir seçim yapmamışlar, Kureyş dışı ümmete, seçilme hakkı vermemişler, kadınların siyasal haklarını ve özelde seçme haklarını ellerinden almışlar, Ensar gibi devlet kurucu bir halkı ebediyyen siyasetten dışlamışlar, Hz. Ali gibi hak ehlini oyundışı bırakmışlar, hatta savaşmışlar...dır.
Müslümanlar, siyasal-anayasal bir model sunmayı boş verin, tarihleri binlerce savaş, iktidar kavgaları ve sistem krizleri ile kirlenmiştir (Sakife, Cemel, Sıffın, saltanat, kardeş katli, kut inanışları, kabilecilik, Arapçılık, Türkçülük...). eş-Şehristâni(öl.1153)’nin kelimeleriyle söylemek icab ederse: «İslâmî meseleler arasında aşağı yukarı Hilâfet (yani lmâmet)’ten daha kanlı hiçbir mesele yoktur.”[2]
Konu, alenidir.
Bizim yobaz gözlerimiz, sadece karanlıkta kötü görmez, apaydınlıkta daha az görür.
Doğrusu bu mevcut siyasal enkaz halleriyle müslümanlar; ne Kudüs, ne Gazze ne de kendilerini hakkıyla kurtarabilirler. İnsanlığı siyasal bir sistem olarak ise zaten kurtaramazlar...
Bunları bir “Cehenem davulcusu” tarzı umutsuz olmak için değil, uyanmak için dinlemek gerek.
Müslümanların ve özelde sahabenin; ümmet ve insanlığa bir iyi idare tarzı ve kurtuluş yolu sunamamaları, tarihin en ilginç bir cilvesidir. Kur’ân, Siyer, tecrübe, Medine Anayasası ve akıl gibi erdemlerine rağman, yani tüm bu kabiliyetlerine rağmen yapmadılar (“yapamadılar” söylemine katılmıyoruz. Çünkü kıymet ve değerlerini inkâr etmiyoruz. Kabul ederek bunu söylüyoruz).
Müslümanlar ve onların önderleri, asla bizim bu dediğimiz siyasal gerçeği de görmediler. Hala da görmekten uzaklar. Güzel söz ve pilanlarla işin hal olacağına saplanmışlar, hep mazaret dizmekle meşguller.
Oysaki siyasal geçmişi temize çıkarmak için harcanan enerji, gelecek için ayrılmalıydı.[3] Eğer müslümanlarca hatalar kutsanmasaydı belki, daha rahat siyasi modeller kurulacaktı.
***
Araştırma tezimize göre, tarihte uygulanan bu “Hilafet sistemi”; Kur’ânî ve İslâmî değil, kültürel bir sistemdir. Sağlam bir zemini yoktur ve hiçbir zaman da olmamıştır.
Bu ümmet, Hz. Peygamber’in (s.a.a.) vefatından başlayarak siyasi krizin bağrında doğmuştur. Peygamber’in vefatı sonucu gerçekleşen Sâkife Olayı’nda bunu açık gördük. Ve sonra da peyderpey, aşama aşama işler kötüleşti. Nitekim Hicri 41’deki “Cemaat Yılı” ümmettin siyasi meşruiyeti, “ümmet birliği” düşüncesine kurban edildi: Sahabe olmayan ama kendilerine “sahabe” ünvanı verdiren Kureyşli tilkiler, “ümmet birliği” adına tüm yetkilere el koydular.
Salim bir akla göre bakarsak; Peygamber’den sonra yürürlüğe giren “Kureyş kabile demokrasisi”nden de ancak bu “saltanat” çıkabilirdi.
Öyleyse 21.yy da bu sistemi geri getirmenin hiçbir faydası yoktur. Geçmişin külünü almanın bir anlamı olmamalıdır. Müslümanlar daha sağlam ve çağı tatmin eden bir yönetim anlayışı ile dini liderlik düşünüp bulmalıdırlar.
Dünya onların getireceği bu yeni yüce sisteme de –bence- muhtaçtır. Hem din ve dünya lideri, hem de âlim ve muttaki bir liderlikle ve tam seçimli meclisle ve daha başka güzellikleri ile apayrı bir himetli çözüm sunmalıdırlar.
***
“İnsan (hatta bütün halklar), mecbur kalmadıkça düşünmemiştir.” Biz de üzüntümüzden ve halimizden hareketle, düşünmeden edemiyoruz.
Hilafet sistemi bizi kurtaramaz neden?
-“Hilafet sistemi” olarak bizde sunulan idare tarzı, aslında Kureyşli sahabe elitlerin egemenliğinde şekillenen bir Arap Kabile Demokrasi’dir. Ve çürüktür. (Bu konuyu ileri bir haftada işleriz.) Hatta müslümanlar bu sistemi dahi geliştirememişlerdir. Nitekim müşriklerin “Daru-n Nedve”si benzeri, bir teşkilatlı senato ve meclis dahi kurmadılar. Hatta Sakîfe’deki kaçamak seçim tarzı ile, Peygamber’in naaşını yerde bırakmak ile Arap töresini de çiğnediler. Kabile liderlerini özgürce çağırıp, adil ve eşitçe yarıştırmadılar. Oysa Hilafet seçimlerinin toplumsal değerlerle uyumlu olması da elzemdi. Bu manada da Arap töresine uymaz, meşru olamazlar.
-Mekke Site Devleti’nin bir umum siyasi aklı vardı. Bu kollektif akıl, Peygamber ölür ölmez, kaçamak bir Sakîfe tarzı seçimle iktidarı almıştır. Nitekim bizzat Hz. Ömer’in ifadesiyle bir ‘oldu bitti (felte)’[4]dir. Ve bu tarz bir oldu bittili seçim, Hz. Ömer tarafından yasaklanmıştır. Ama ne olusa olsun, bu ümmette seçme ve seçilme sadece tek kabile tapulanmıştır. Bunu da maalesef en büyük sahabeler yapmışlardır. (Olayı kişi anlamında değil, anayasal olarak okumak gerekir. Yoksa elbete Hz. Ebû Bekir birçok konuda adil olmaya çalışmıştır. Fakat biz sistemi sorguluyoruz, kişileri değil.)
-Hilafet idaresi ihdas edilirken yani kurulurken Sakîfe’de; toplumun tüm kesimlerinin (mevâli, bedevî, kadınlar..) katılımı yoktur. Ümmetin sözleşmesi değildir. Sakîfe, özgür bir rekabetçi ortamda asla yapılmamıştır. Burada iki kabile arasındaki rekabet ve yenme-yenilme işi vuku bulmuştur. Peygamber’in öğleleyin vefatı sonrası yani öğleden sonra başlayan ve hemen işin bitirildiği bir eylem “ümmet sözleşmesi” yada icmâ olamaz. Kabilecilik çekişmesinden bir ümmet sözleşmesi nasıl çıkabilir ki?
-Ve bu; en iyi dediğimiz Hilafet Sistemi de, üstelik en yüce nesil sahabece, kendi kendini 30 yılda yıkmıştır. Öyleki, malum savaşlarla bu yönetimi yok etmişler, saltanatçıları da aradan sıyrılmış ve devleti ele geçirmişlerdir...
Esasen Müslümanların çıkardığı sultan diktatörlerin diğer uygarlık diktatörlerinden az olduğunu da hiçkimse idda edemez. 1400 Yıllık tarihimiz gösterdi ki bu ümmet, diktatör üretme fabrikası gibi zalim sultanlar icad etmiş yada kabullenmiştir.
-Uygulama anlamında bakarsak; Hz. Ebu Bekir sadece bir çardaktaki sınırlı kişi tarafından ve el çabukluğu ile iktidara geçmiştir. İtiraz etmek de ölüm nedeni olmuştur. Onun iyi insan olması bu gerçeği değiştirmez. İkinci halife atama yoluyla başa geçti, hiç de cumhuriyet tarzı olmadı. Bu kötü usül, mavzubahis sahabenin iyi olmasıyla da hafifletilemez. Hz. Osman da sadece tek kabile erbabınca, nice ayak oyunuyla 4 kişi tarafından seçildi. Şura’ya belirtilen gün ve mekanda seçim yapılmazsa yada itiraz olursa, öldürülecekleri şartı sunuldu. Ümmetin hiç de payı olmadı. Seçildikten sonrası ise sadece seçilene zorunlu beyat edildi. Hz. Ali ise aralarında halk tarafından doğrudan seçilen tek kişi oldu. Bu dahi (Kureyş’in değil) isyancıların temelde bir zorlamasıydı...
Öyleyse bu tarz bir hilafetin İslâmî olduğu, çok yüce bir idare tarzı ve rejim olduğu nasıl iddia edilebilir?...
-Kaldı ki bizzat sahabe Hilafet sitemini kaldırmış ve Emevi devletini kurmuştur. Bu rejim en yüce rejim şekli ise, en küçüğü en üstün evliya yapılan bazı sahabe bizzat Hilafet’i yıkıp, en zalim sistemi yani “Saltanat sistemi”ni ikame etmiştir. Bu iş, Hz. Fatıma’nın benzetmesiyle “Arab’ın kurtları” dediği kimselerin yani Muaviye benzeri Kureyş tilkilerinin eliyle yapıldı.
-İspatlı olduğu üzere, Sahabe dahil Müslümanlar, ihtilafları ve yönetimsel meseleleri; “Allâh ve Resulüne götürme” ilkesini tarih boyu çiğnediler.[5] Bu ümmet ve mezhebi zihniyetimiz, gayri meşru bir rejimin başındaki sultanlara, yani politik despotlara bin dörtyüz yıldır “halife” diyebilmiştir. İşe bakınki, en lazım vakitte, “Perşembe Olayı” akabinde yani Peygamber’in vefatı sonrası gerçekleşen Sâkife ihtilafında dahi neredeyse tek bir ayet ve hadis delil öne sürmediler. Savundukları tek hakimiyet kriteri aşiret adıydı: Kureyşli olmak’tı.
-Katıldığımız fikre göre, Hz. Peygamber sonrasından başlayarak süregelen İslâm Medeniyeti’nde bir “anayasal kriz” vardır. Krizden kasıt da; İslâm metinlerinin siyasal ilkeleri ile müslüman uygulamalarının uyuşmamasıdır. Nitekim Şankıti’ye göre bu basit bir siyasi sistem krizi değil, daha büyük bir medeniyet krizidir.[6]
Dememiz o ki, tarih boyunca “iktidarla flört” etmemiz sonucu, dinin bir çok siyasal idealinden taviz verdik. Fıkıh dahil, herşeyimiz bu “edepsiz ilişki”den yara aldı.
Tarihten de anlaşılacağı gibi artık müslüman siyasi fıkhı bir yüktür, yük kaldırıcı değildir.[7] Dünyanın geldiği normlarda bu gömlek hem küçük, hemde fazlasıyla eski ve yırtıktır.
Bize göre aslı kabile kültürü olan ve artık geri gelme imkanı kalmamış “hilafet sistemi”ni gütmek,[8] hayal kırıklıkları demektir. Eğer gelecekse de bu sistem, eski kadim hastalıklarıyla gelmemelidir.
Yani, “iktidar imtihanında sınıfta kalmış bir ümmet” olarak, daha insani, ahlaki ve adil bir sistem kurmak gerekir. Vesselam (Selahattin Çelik)
[1] John Garvey’in sözü
[2] Bkz. Şehristânî, Milel ve Nihal, Çeviri: Mustafa Öz, Litera Yay. İstanbul-2008,
[3] Akbulut, Ahmet, a.g.e., S.16
[4] Zührî, el-Meğâzî, 140
[5] Şankıti, a.g.e., S.175
[6] Şankıti, İslam Medeniyetinde Anayasal Kriz, Çev. Muhammet Çelik, İst. 2021, Mana Yay. S.11
[7] Şankıti, a.g.e., S.62-64
[8] Şankıti, a.g.e., S.8










