Hilâfet: Sahtesi Bile Kıymetli Olan
“Gerçek Hilâfet olsaydı biz ve Gazze, kurtulurduk” sözünü; “Sahte Hilâfet olsaydı dahi kurtulurduk (en azından bir süreliğine)” şekline çeviriyoruz. Sahtesi bile büyükse, gerçeği ne kadar ihtişamlıdır!
“Ümmet liderliği” konusu, bu kadar önemli bir mevzu.
Bu makalde ise biz, sorumlu yazma ilkesi gereği; “Gerçek Hilâfeti” meslekî açıdan sorgulamak istiyoruz.
Tezimize göre; bu ümmette Gerçek Hilâfet’in, hiç doğmamasında en büyük engel; kabilecilikti/r (şimdiki engeller ise; laikçilik, milliyetçilik ve mezhepçilik).
Karl Marx, “Din; halkın afyonudur” der. Siyasete bu sözü adapte edersek, “Hz. Peygamber, öncesinde ve sonrasında siyasetin en büyük afyonu; kabilecilikti” dersek abartı olmayacaktır.
Elbette siyasî afyonlar değişir. Hep yenileri gelir: Örneğin 20. yüzyılda, yani sekülerleşen dünyada; “politik ideolojiler (Komünizm, Faşizm, Kemalizm...) birer siyasî din (political religion)dir.”[1] Günümüzde de; milliyetçilik ve neoliberalizm gibi “politik ideolojiler” başta gelen siyasî afyonlardır.
Araplar’da ise siyasî totem; “kabile” mefhumudur.
Bir kavle göre; “İnsan, zoon politikon’dur.” (“İnsan siyasî/sosyal hayvandır”)[2] Siyasî aidiyetini değiştirmek, çok zaman, din değiştirmekten daha zordur.
Tarihi olaylara ve kavgalara bakılırsa, ilk sahabe neslinin kahir çoğunluğu; siyasette kabilecidir. Onlar kadim geleneği devam ettirmişlerdir.
Esasen kadim Araplar’da, siyasî fikirde, kabileden ayrılmak sosyal bir intihardır. Kabileci dünyada başka bir kabile liderine (örneğin Haşimîler’den Hz. Ali’ye) uymak çok zordur. Siyaset felsefesi bize gösterir ki; siyasî aidiyet, insanın toplumsal varlığının, kimliğinin, inanç sisteminin ve hegemonik rızasının kesiştiği kavşakta oluşur.
Din değiştirmek, çoğunlukla manevi bir tercih iken; siyasî-kabilevî aidiyet değiştirmek, toplumsal benliğe dayalı varoluşsal riskler içerir.
Bize göre bu varoluşsal riskten ötürü; “Sahabedeki siyasal intihar konusu; kabilecilikti.” Kabileci bir dünyada “İnsan dinini değiştirirken Tanrı ile hesaplaşır, siyasetini değiştirirken ise kabilesinin iradesiyle, kökleri ve geçmişiyle hesaplaşır, dışlanmış bir hain olur. Kabilevî varlığını ve kimliğini kaybeder.”
Araplarda siyasî görüşler, sülalenin de kaderiydi. Sürüden ayrılan koyun misali kişi, hem kurtların tehdidindedir, hem de sürüye geri dönemez. (Bunu en iyi aşiret içindeki bireyler bilebilir.)
Kabileci dünyada aşiret ve şeyh, Tanrı’dan daha acımasız bir yargıçtır.
Dememiz o ki, kabilevî müminler; yanlış dahi olsa ve Hz. Peygamber bile onları uyarırsa, (hatta Peygamber ölür ölmez) eski siyasî fikrine dönebilirler. Bu ağır durum, günümüz parti değiştirmesine benzemiyor. Günümüz ile karıştırmamak gerekir.
“Müslümanlar, büyük imparatorluklar kurmayı başardılar. Ama putperest değerleri siyasetlerine bulaştı ve dinlerindeki o saklı imkânı zâyi ettiler” der Muhammed İkbal. Bize göre 8 Haziran 632 günü yani Hz. Peygamber’in vefat saatinden itibaren Müslümanlar, Kureyş kabile demokrasisi’nin dönüşümlü kabile şeyhleri idare tarzını aynen aldılar.
Konumuz; ilk Müslümanların da eski kabileci siyasî Araplıktan ne kadar etkilendikleri gerçeğidir. Öyleyse bu Araplar’daki kökleşmiş ve taşlaşmış siyasal zemin, liderlik hakkında Hz. Peygamber’i de dinlememiştir.
Yanlış ezberleri tekrar etmemek adına, demiştik ki tezimize göre Müslümanların çoğunluğu[3] Hilâfet sistemini[4] İslâm dininden değil, kendi ellerindeki “Arap kabile demokrasisi” denilen kabile siyasî töresinden aldılar. Yani; hakim kabileye ve ailelere dayalı, şurâ temelli emirlik tarzını... Ve buna da İslâm boyası vurdular. Ama ne ki bu, sadece bir boyaydı ve ancak 30 yıl sürdü. Kendi de, zemini de çürüktü ki sonradan kalktı. Daha ötede sistem, “saltanat”a kadar evrildi.
Aslında bizler hastalıkların en belirgin aşamalarını görmekte ve ilk temayülleri es geçmekteyiz. Şankıti’nin “Saltanatın ilk tohumları Hz. Osman zamanında atıldı”[5] söylemi doğru olsa da, tam yerinde de sayılmaz. Bize göre Peygamber’den sonra yürürlüğe giren “Kureyş kabile demokrasisi”nden de ancak bu “saltanat” çıkabilirdi. Hz. Ömer zamanında başlayan ve kadroları işgal eden Kureyş kurtları, zaten iktidarı alacaklardı. Bunu bazı sahabe de seziyordu. Hz. Ali gibi sahabe ise netçe okuyorlardı.
Elbette bu yaptıklarını iyi yâda kötü anlamında değil, tespit bağlamında işliyoruz. Öte yandan, uygulanmış olan malum “Hilâfet” sisteminin sanıldığı gibi dini de olmadığını da kast ediyoruz.
Hilâfet sistemi dini değildir. Durum, bize, Müslümanların eski siyasî alışkanlıklarını terk etmediklerini göstermektedir.
Her toplumun bir siyasî cahiliyesi vardır: İlk Müslüman toplumun en büyük siyasî cahiliyesi ise; kabilecilik.
Doğrusu, ümmetlerin kendini beğenmişliği hastalığını bırakarak meseleye bakmak icap eder.
Hilâfet sistemi; Arap kabile demokrasisinden alınmadır. Çünkü;
– Hatırlayalım İlk Halifeler’in seçilmesindeki ana umdeler ya da özellikler nelerdir:[6] Kabile, kabile şeyhi olma, yaşlılık, oğla saltanat bıraka/mama, Kureyş’teki gibi dönüşümlü liderlik, cömertlik, cengâverlik... Arap kabile demokrasisi, klasik anlamda bir demokrasi değil, daha çok katılımcı bir liderlik ve kolektif rıza modelidir. Antropolojik ve sosyolojik açıdan bakıldığında, bu sistem aslında, küçük kabilevî toplulukların bir “doğrudan demokrasi” uygulamasıydı. Müslümanlıkla beraber Râşit Halifeler’in de aynen bu tarz gittiklerini sanırım hatırlatmaya gerek yoktur. Nitekim Hilâfet sistemi ile Arap kabile demokrasisi arasında, özellikle İslâm’ın ilk dönemlerinde ortaya çıkan benzerlikler değil, aynılıklar bulunmaktadır: Şurâ, aşiretin rızasına dayalı liderlik, aşiret içi nispi adalet ve eşitlik anlayışı, liderin halkına karşı sorumluluğu, kararların kolektif alınması, liderliğin ancak geçici bir emanet olması... İlk Halifeler de aynen bunu yapmadılar mı?
– Hakim kabile ancak iktidarı alır. Zayıfların yönetimi alması imkânsız gibidir: Bu durum Hilâfet sisteminin (adilliğinin de bir kısmının) Arap değerlerinden geldiğini de gösterdiği kadar, zayıf kabilelerin de yine dışlanacağını göstermektedir. Mesela Ensar’ın hemen iktidar almaktan çözülmesini anlayabiliyoruz. Zaten alsaydılar da hemen yenileceklerdi.
– “Cahiliye Arabı”nda, nüfuzlu iki kişi başkanlığa talip olsa kuşkusuz yaşlı olan tercih edilirdi. Bu da çoğunlukla ırsi değildir.[7] Kabile başkanı şeyh olup, yaşlılığı, tecrübesi, kabiliyeti ve dengeleri gütmesi ile kendini belli eder. Lider seçimi, güçlüler arasındaki seçimle yani demokrasi ile seçilir. Bu da dönüşümlüdür: Nitekim Ali gibi gençlerin iktidarını açıkça yaşlarına da bağlayan tarihsel diyaloglar elimizde mevcuttur. Üstelik ilk dört halifenin de farklı kabilelerden dönüşümlü olması, bizim bu savımızı desteklemektedir.
– Araplar ve Kureyş, saltanat benzeri bir başkana ve hâkime itaatin gerekli olduğuna inanmazlar: Bize göre bu, İslâmî devirdeki bol isyanları ve Ridde vakalarını da açıklamaktadır.
– Kabile federasyonu içinde şurâ ile işler halledilir. Bu meclis, reise müşavirlik yapar. Şeyh mutlak otoriteye sahip değildir: Bunu, ilk Müslümanlar danışma ile hal ettiler ama maalesef bir sistemli meclis kurumu da ihdas etmediler.
– Araplar, zorlama olmaksızın tek bir kişinin ve onunla geçen verâsetin düşmanıdır. Babadan oğula geçen yönetime karşıdır. Krallık, yabancılara ve nadir hanedanlıklara (Gassa, Hire gibi) mahsustur: Bu madde, sahabe içinde Hz. Ali ve oğullarının imamet hükümetinin de istenmeyeceğini sezdirmekte, hem de gelecek olan Emevî krallığını tarif etmektedir.
– Kaderle yönetimlerin meşru olduğuna hükmedilir. Velev ki zorla ve hile ile de alsalar: Bu tutumu Hz. Osman kaderciliğinde ve Emevîlerde sık görmekteyiz. Öyle ki sahâbe arasında bile cebirci kader anlayışını benimseyen, yaptıkları her kötülüğü “takdîr-i ilâhî”ye fatura eden, bilindik pek çok kimse vardır. Bunlar bazen hadis olarak da bize sunulmuştur.
– Arap yönetimi çabuk yıkılabilen bir yapı arz eder. Bunda; kabilecilik, intikam, çekişme, ferdiyetçilik, aşırı özgürcülük,... etkindir: Raşit Halifeler idaresinin çabuk dağılmasının bir nedeni de bu olmalıdır.
– “Kabilecilik” yani “Kureyşîlik”, yönetimde en etkili öğedir. Arab’ın binlerce yıllık alışkanlığı ve ölçütüdür: Bize göre kimi sahabenin siyasal hâkimiyet için tek hâkim öğesi bu “Kureyşilik” olmuştur.
... Şu hâlde İslâm dininin özel bir Hilâfet yönetimi diye sunulan şey olmamış, tersine; “Sahabe, Hilâfet meselesine sırf siyasî bir çözüm bulmuştur. Hâkim mantık, kabile mantığıydı. Yani ne ‘akîde’nin ne de ‘gânimet’in Beni Saide Sâkifesi’nde ortaya konulan bakış açılarının tercihinde kayda değer bir rolü olmamıştır.”[8]
Öyleyse “Hilâfet sistemi”nin aynen kabile demokrasisi olduğunu bilmek, bizim için hayati anlamda bir malumattır. Bizim uyanmamızı sağlayacak bir bilgi!
Öte yandan –araştırmamıza göre– Kureyş hakimiyeti ile ilgili olan sahih hadisler ise ya siyasî nasihatler ya da Buhârî ve Müslim’de de yer alan “12 İmam” hadislerinin devamıdırlar.
Tüm bu anlattıklarımız gösteriyor ki, kabilevî menfaat üzerine dönen siyaset de bir canavardı. Bunu göremediler sahabeler.
Öte yandan elbette Arap kültürünün yukarıda sayılan bazı siyasal tecrübelerini almak suç değildir. Almalıydılar da… Ama geliştirmemek ve yeterince İslâm siyasî sistemi kurmamak bir hataydı.
Müslümanların “Arap kabile demokrasisi” verilerini yani tecrübelerini çok verimli kullandıklarını da sanmamaktayız. Hatta bu saygın Müslümanlar, bazı açılardan eski Arap demokrasisinin güzel bazı uygulamalarından da yoksundular. Bundan olacak;
– Kabile bencilliği ile çerçevelenen Müslümanlar, Daru’n Nedve benzeri bir parlamento dahi kurmadılar. Kimi zaman danıştılar ama asla kurumlaşmadılar, kökleşmediler. Hâlbuki dünya böyle bir kurumsallaşmaya muhtaçtı. Parlamentoları almak için bin yıl sonra Batı’yı beklemek zorunda da değildik.
– Müslümanların alamadıkları bir önemli tecrübe daha var; Araplar’da şeyh-lider görevini yapamazsa görevden alınırken, Müslümanlarda lider görevini yapamayınca işten alınmadı (III. Halife Hz. Osman gibi).
– Araplar’da seçimler; kaçamak Sâkife tarzı olamazken, onlar ümmetten yetki ve vekalet almadan kaçak lider seçtiler, hem de Peygamber naaşını yerde bırakırcasına.
Esasen “Medine Sözleşmesi” gibi büyük bir tecrübe de vardı. Bunun gereği, tüm katmanlar ve güç tarafları çağrılmalı, eşit, katılımcı, hür bir seçim ve ilkeler çerçevesinde yeni lider seçilmeliydi. Oysaki bu yapılmadı. Hatta kimsenin aklına dahi gelmedi.
– Hilâfet sistemi çelişkilerle doludur. Mesela Hz. Ebû Bekir’in defalarca “Beni bu işten alın” demiş. Hz. Ali de bunu görmüş ve şunu demiştir: “Hayret, hem ‘beni alın’ diyor, hem de başka birine Hilâfeti devrediyor?” (Nehcü’l Belâğa) Yani Hilâfet size ait değildir ki bir başkasına devredebilsin. Yine Hz. Ömer’in tayin ettiği altı kişilik şurâya da ait değildir ki bunlar, bir bütün ümmete halife seçsin...
Durum ne olursa olsun, Kabileciliğe dayalı hile denizinde kulaç atılan bir dönemde yaşanan bu gibi siyasî açmazlar Sâkife’de başlar ve tarihsel veri bu yanlışları da kutsamıştır.[9]
Gelinen noktada “İslâm siyaseti” ile “İslâm fıkhı” çok zaman çelişiyor. Sahih İslâm’dan ve Kur’ân’dan diktatörlük ve monarşi çıkmaz, ama bu Müslüman fıkıhtan çıkmış gibi. En azından “ümmetin birliği” adına saltanat meşrulaştırılmıştır.
“Zalim idarecinin varlığı, hiçbir idarecinin olmamasından daha iyidir” ilkesi dolayısıyla, böyle bir tabiata sahip olan Arap siyasî aklı, çağdaş olarak siyasî literatürünü oluşturamamıştır.[10] Daha ötesi uzman bir isim olan Câbirî’ye göre; “Çağdaş Arap siyasî realitesine damgasını vuran şey, dinin siyasete alet edilmesidir.”[11]
Hz. Peygamber’den sonraki devrimin dili; kabilecilik’tir.
Biz Müslümanlar; kabileci siyasal despotizm’den etkilendik, demek istiyoruz.
Elde bize kalan şudur: İslâm Ümmeti, anayasal siyaseti kesin olarak çözememiş ve bu anlamda dünyaya bir katkı sağlayamamıştır (halbuki Yunan’dan daha fazla sağlayabilirdi).[12]
Son olarak, reel-ideal şekliyle “Hilâfet sistemi”; tarih boyunca farklı dönemlerde Müslümanları birleştiren bir rehberlik, otorite sembolü ve şeriatın uygulanmasıdır. Bu manada bir İslâmî rejime karşı çıkmıyoruz. Tersine, Müslümanların ta baştan itibaren, insan hakları temelli, yerleşik ve kâmil bir İslâmî rejimi ihdas etmediğini iddia ediyoruz. Yani konu inkâr değil, daha iyisi olacakken, bilerek yapmama, kabilevî siyasette diretme ve İslâm’a siyasî haksızlıkta bulunmadır.
Hasılı ben bilirimci bir epistemik kibirle davranmazsak, bizim kanaatimiz İslâm ve onun Yüce Peygamber’inin bizi anayasal açıdan da yeter miktarda donattıklarıdır. Ama biz bunu görecek bir ferasete sahip değildik ve hâlâ da değiliz. Selametle. (Selahattin Çelik)










