İnsanlık Gazze’yi İsrail’in zulmünden, İslam Dünyası ise Direniş Ekseninden Kurtarma Peşinde
“İslam dünyası” derken, Filistin halkıyla omuz omuza savaşan Yemen, İran ve diğer grupları kast etmediğimi baştan belirtmeliyim. Bugünden 7 Ekim Aksa Tufanı'nın başlangıcına doğru kareleri birleştirerek fotoğrafın tamamına bakmak daha kolaydır. O olayın ardından yaşananları geniş bir çerçevede değerlendirdiğimizde, Gazze meselesinde kimin gerçekten ne yaptığı ya da ne yapmak istediğini net görebiliyoruz.
Sözde Gazze’nin en büyük, hatta tek hamisi olarak lanse edilen Türkiye, gerçekte sonuç doğurucu tek bir fiilî adım atmamıştır. Buna rağmen öyle bir retorik hâkim ki, Gazze’de yaşanabilecek en küçük olumlu bir gelişmenin Türkiye dışında başka bir aktöre mal edilmesi neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Gazze’de bir çocuğun yüzü mü güldü? Emin olun, hemen “Türkiye sayesinde” denilecek. Sıfır çabayla tam puan almak, hiçbir şey yapmadan her şeyi yapmış gibi görünmek… olsa olsa siyasetteki ustalığın zirvesi olabilir (!)
Öte yandan, “gavur” denilerek küçümsenen, çoğu kişinin adını dahi bilmediği ülkeler, İsrail’in zulmünü uluslararası hukuka taşıma cesareti göstermiştir. Güney Afrika Cumhuriyeti, soykırım suçlamasıyla İsrail’i Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne (UCM) taşıdı ve davayı ilerletti. Türkiye’nin bu davaya dahil olması sonradan oldu. İspanya, açık ve net adımlarla Filistin’in yanında konumlandı. Son olarak Hollanda’da Dışişleri Bakanı Caspar Veldkamp, İsrail karşısında sergilediği onurlu duruşla kendi hükümetine rest çekti ve istifa etti. Bu çıkışın hem Hollanda’da hem de Avrupa’da büyük etkisi oldu ve bu etki devam edecek gibi görünüyor.
Türkiye’nin geçen süreç içerisinde somut sayılabilecek, fiilî adım olarak değerlendirilebilecek en önemli girişimi Mahmud Abbas’ın 15 Ağustos 2024 tarihinde TBMM’ne getirilerek konuşturulması gösterilebilir. Bu konuşma, iktidarın usta kalemşorları tarafından İsrail’e meydan okuma olarak lanse edildi. “Mahmud Abbas’ın Meclise gelmesi İsrail’e mi yoksa Hamas’a mı tepkiydi?” sorusunun sorulmasına dahi fırsat verilmedi. Kısık da olsa bunu dile getirmeye çalışanların sesleri bastırıldı.
Abbas, İsmail Heniyye’nin şehadetinden ve Hamas’ın Yahya Sinvar’ı lider olarak seçmesinden sonra Türkiye’ye davet edildi. İsmail Heniyye’nin İran’da şehit edilmesi çokça tartışıldı. İran töhmet altında bırakılmaya çalışıldı. Fakat Heniyye’nin neden 7 Ekim’den sonra apar topar Türkiye’den gittiği veya gönderildiği yeterince sorgulanmadı. Bu sıkıntılı dönemde Hamas’ın yönetimine müdahele etmek isteyenlerin, Hamas üzerinde hesap yapanların planlarını Yahya Sinvar altüst etmiş, heveslerini kursağında bırakmıştı. Türkiye’nin attığı adımların, bu tarihten sonra daha açık biçimde Hamas’ı etkisizleştirmeye yönelik bir sürece evrildiği söylenebilir. İddiamızı destekleyen birkaç somut adımı sıralayabiliriz.
Suriye’de Filistinli liderlerin tutuklanması, ardından faaliyetlerinin yasaklanmasına yönelik operasyonların Türkiye’ye rağmen yapıldığını kimse iddia edemez.
Kolombiya’nın başkenti Bogota’da İsrail’i ağır ifadelerle kınayan bir bildiri yayımlandı. Toplantıda, 12 ülkenin imzasıyla İsrail’e karşı 6 maddelik bir eylem planı kabul edildi. Ancak toplantıya katılan Türkiye, -ilginçtir- İsrail’e karşı eylem planına imza atmadı.
Nihayet ABD’nin New York şehrindeki Birleşmiş Milletler konferansında Türkiye, Arap Birliği, Avrupa Birliği ve 16 ülke, Filistin konusunda yedi sayfalık bir bildirgeye imza attı. “Savaşın sona ermesi için Hamas’ın, Gazze’deki yönetimine son vermesi ve silahlarını Filistin yönetimine teslim etmesi” yönünde çağrı yapıldı.
Türkiye’nin bu tavrı, kimilerine göre sürpriz olabilir. Ancak doğrusu şaşırtıcı olmamalıdır. Çünkü iktidarın birinci önceliği Hamas’ı kendi kontrolüne almak ve gerektiğinde hedeflerine varmak için araçsallaştırmaktı. Bunu başaramayacağını anlayınca da niyetini gizlemekten vazgeçti. Siyasi sonuçları artık umurunda bile değil. Türkiye’deki dindarlardan oluşan boşluğu PKK ve DEM partililerle doldurabilecek. Nasıl olsa onlar için seçenek çok!
Çözüm sürecinde Hüda Par’ın masaya dahi çağrılmaması, Hamas’ı terk ettikleri gibi onun çizgisinde giden, gitmese de meyilli olanlarla da yollarını ayıracaklarının göstergesi olarak değerlendirilebilir.
Türkiye başta olmak üzere İslam dünyasının bazı liderleri Gazze’yi İsrail’in zulmünden kurtarma yerine direniş ekseninden (özellikle İran etkisinden) kurtarma çabalarıyla meşgul oldular. Bunu başaramayacaklarını anlayınca Hamas’a sırt çevirdiklerini açıkça ilan edip, gizlemeye gerek duymadılar. Yahya Sinvar’ın “İran bize yardım etmek için herhangi bir şart koşmadı” derken, mefhum-u muhalifiyle; başkalarının Hamas’a destek olmak için bazı şartlar dayattıklarını gösteriyordu.
İslam ülkelerinin Hamas’la aralarına mesafe koymalarının birçok sebebi vardır. Sadece İsrail’den çekinmeleri veya BOP ile açıklanamaz. Milliyetçi, mezhepçi ve politik birçok sebep vardır.
Burada sadece bir örnek vererek rahatsızlığın nedenine değinmek istiyorum. Bu örnek benim için önemlidir. Çünkü bizler, ister istemez okuduklarımızın, çevremizin, takip ettiğimiz sosyal medya gruplarının etkisinde kalabiliyoruz. Dolayısıyla değerlendirmelerimizde yanlı davranabiliyoruz. Ancak halk arasında öyle insanlar vardır ki, olayları olduğu gibi, kendinden bir şey katmadan resmedebiliyorlar. Onların değerlendirmelerini çok kıymetli buluyorum.
Yakın zamanda Almanya’nın Mannheim şehrinde Filistin’e destek yürüyüşü düzenlendi. Bir yakınım ailesiyle şehri gezerken bu yürüyüşle karşılaşmış. Hanımı, “Gel biz de katılalım” demiş, ama eşi ilgilenmemiş. Hanımı, çocuğuyla birlikte bir süre katılmış. Eve döndüğünde şöyle bir izlenimini bize aktardı: “Yürüyüşte sadece Filistin bayrağı vardı. Bir de İran bayrağı.”
Tarafsız bir şekilde İran’ın Filistin davasındaki dürüstlüğünü itiraf eden yüzlerce canlı örnekle karşılaştım. İran’ın Filistin konusundaki yaklaşık 45 yıllık istikrarlı duruşunun semeresi dünyanın her tarafında görülüyor. Evet istesek de istemesek de, kabul etsek de etmesek de Filistin davası retorikle sahiplenilecek bir dava değildir. İnsanlar lafa bakmıyor, işe bakıyor. Hem dost hem de düşmanın gözünde İran’ın, Filistin davasının sahibi olduğunda şüphe kalmamıştır. Bu durum İslam ümmetinin liderlik hakkını kendilerinde gören Suudi Arabistan ve Türkiye için ciddi bir sorun oluşturmaktadır.
Devletler düzeyine değindikten sonra bir nebze de olsa sivil tepkilere değinmek istiyorum. Alışılageldik, “Vatandaş ne yapsın, elinden geleni yapıyor; ancak bu kadar olur.” şeklindeki savunmanın doğru ve yeterli olmadığını düşünüyorum. Hollanda’daki tepki gibi bir tepki, Türkiye’de çıkamaz mı, yoksa çıkması mı istenilmiyor? 50 farklı ülkeden alimler İstanbul’da bir araya geldiler. Neden aynı etkiyi gösteremediler? İsrail için onların mesajının bir önemi var mı? Sahada bir karşılığı var mı? Gördüğüm kadarıyla yok.
Sebebi de son derece açıktır. Bu alimlerin içinde doğrudan savaşan taraflardan -Hamas’ı hariç tutarsak- Hizbullah, Yemenli, İranlı veya Iraklı alimler neredeyse hiç yok. Kısacası Filistin meselesinde sivil toplum kuruluşlarının da -istisnaları hariç tutmak kaydıyla- parçacı yaklaşmaları, Hamas’ı tecrit etmeye çalışmaları, aynı cephede savaşan taraflardan birine şehid derken diğeri için kem küm etmeleri bu konuda güçsüz bir iradeye sahip olduklarını gösterir. Şüpheci bir tepki, Tel Aviv’in kapısını bile çalamaz.
Genel olarak İslam dünyasında Gazze’ye yaklaşım, Batı’daki örneklerin aksine, insanî bir perspektiften değil, daha çok dinî ve ideolojik bir zeminde ilerliyor. Bu da mezhepsel ve ulusal ön yargılarla birleşince, sonuç doğuracak adımların atılmasını engelliyor. Bu durum, toplumun vicdanî reflekslerinin harekete geçmesine de engel oluyor. Sonuç olarak, Gazze yalnız kalıyor.
Filistin konusunda en önemli diplomatik ve insanî adımların batıdan, özellikle Hristiyan dünyasından gelmesi konusuna binaen, Fatiha suresinin son ayeti hakkındaki bir yoruma açıklık getirmek istiyorum. Rabbimiz bizden “gazaba uğrayanların” ve “sapıtanların” yoluna düşmekten sakınmamızı ister. Tefsir eserlerimizin kahir ekseriyetinde “gazaba uğrayanlar” Yahudiler, “sapıtanlar” ise Hristiyanlar olarak anlatılmıştır. Ancak günümüzde ilginç bir durumla karşı karşıyayız. Filistin’de yaşanan büyük insanlık trajedisinde, suskunluk ve kayıtsızlık çoğunlukla İslam dünyasından, en kararlı sesler Batı’dan, hatta Hristiyan vicdanından gelmiştir. Avrupa her ne kadar değerler konusunda bir çöküş yaşıyorsa da hâlâ birçok konuda İslam toplumlarından ileride olduğunu maalesef itiraf etmek zorundayım.
Müslümanlardan Fatiha suresinin son ayetindeki “Mağdûbîn” ve “Dâllîn”i Yahudi ve Hristiyanlara hasredenler, Kur’ân’da Ehli Kitaba yönelik sert eleştirileri üzerlerine almaya gerek görmezler. Zaten ayeti böyle anladığımızda bir şey yapmaya gerek kalmaz. Bütün güzellikleri hakkımız olarak görürüz. Tıpkı Filistin meselesinde olduğu gibi. Hatta şöyle yaygın bir din anlayışı geliştirildi. Kelime-i şehadet getirip bir de “Ehli Sünnet ve’l Cemaat itikadında olunca ne yaparsan yap mutlaka kurtulacaksın.” Yaygın şekildeki anlayış şudur: Müslüman olan birinin cehenneme gitse de orada ebedi kalma ihtimali yoktur. Yahudilerde olduğu gibi “sayılı birkaç günlük azap” dışında bir şey kalmaz.
Kadı Beyzavi, Nisa Suresi 93. Ayette “Kasten adam öldürenin de Allah’ın gazabına uğradığını” delil getirerek, Fatiha’daki “gazaba uğrayan “ve “sapıtanların” genel anlamda olduğu, Yahudi ve Hristiyanların sadece birer örnek olarak zikredildiği sonucuna varmıştır. Özetle tefsir eserlerimizdeki “Yahudiler” ve “Hristiyanların” sadece ayetin gerçek hayattaki bir misdakı olarak değerlendirilmeli, sadece bu iki gruba hasredilmemelidir. Nitekim İmam Ali’nin (a.s) ifadesiyle, Hariciler Müslüman olmalarına rağmen “Dâllîn”dirler.
Müslümanların değer üretmede Hristiyan dünyasının gerisinde kalması konusunda, Ramazan el-Bûtî’nin Bakara suresi 61. Ayetini tefsir ederken yaptığı orijinal açıklamaları ufuk açıcı niteliktedir. Ayete göre Yahudilere zillet ve meskenet damgası vurulmuştur. Halbuki bugün İslam toplumları Yahudi ve Hristiyanların gerisinde oldukları için sanki onlara vurulmuş gibidir.
El-Bûtî, bu probleme özetle şöyle cevap vermiştir: Zillet ve izzet izafî kavramlardır. Hangi duruma göre aziz hangi duruma göre zelillikten bahsettiğimiz önemlidir. Bir yere aşağıda iken bakarsanız yukarıda görülür. Ancak yukarıda iken bakarsanız altınızda görülür. Yahudilerin ileride olması gerekmez. Biz aşağıda kalmışsak onları hep üstte görürüz.
Aynı şekilde eğer Hristiyanlar, insani bazı konularda Müslümanlardan daha iyi işler yapıyorlarsa bu Müslümanların perişanlığını, seviye olarak ne denli düştüklerini gösterir. Temel insan haklarını dahi savunmadaki acziyetlerini ortaya koyar. Yoksa izzetin Allah ve Resulünün yanında olduğunda bir şüphe yoktur. Asıl sorun Müslümanların izzete götüren sebeplerden uzaklaşmaları, tersine zillete yol açan sebeplere sarılmalarından kaynaklanmaktadır. (Veysel Çelik)












