İran’ın Füze Şemsiyesi
"Rehber’in fetvasına bağlı kalmak, alternatif bir savunma sistemi geliştirilmesine engel olmuyorsa... İslam İnkılabının verdiği mesaj gayet açıktır: Artık sorunu dinde aramayı bırakın! Tembelliğinizde, korkaklığınızda, cehaletinizde arayın! Basiretsiz ve satılmış yöneticilerinizde arayın! Ulemanızda, kanaat önderlerinizde arayın!.."
Uluslararası hukukun hiçe sayılması ve haydutça uygulamaların yaygınlaşması sonucunda, artık güçsüz ülkeler güvenliklerini güçlü devletlerin şemsiyesi altına girerek sağlamaya çalışmaktadırlar. Nitekim, İsrail’in 9 Eylül 2025 tarihinde Katar’ın başkenti Doha'da HAMAS üyelerine yönelik saldırısı, Suudi Arabistan'ın 17 Eylül 2025’te Pakistan ile “Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması” imzalamasına yol açmış ve bu girişim, Suudi Arabistan’ın fiilen Pakistan’ın atom bombası şemsiyesi altına girmesi olarak değerlendirilmiştir.
Kanunların ve evrensel ilkelerin giderek hiçe sayılması, yerini adeta “eşkıya hukukuna” bırakırken, bu durum bazı ülkeleri kendi güvenliklerini sağlamak amacıyla koruma şemsiyesi aramaya yöneltmiştir. Yeni dünya düzeninde yok olma tehdidine karşı güvenlik, genellikle başka bir ülkenin “atom şemsiyesi” altına girerek, “Beni yok edersen ben de seni yok ederim” anlayışına dayalı bir dengeyle sağlanabilmektedir.
İran İslam İnkılabı’nın, ABD ve İsrail gibi iki tehlikeli düşman karşısında, en fazla korunmaya ihtiyaç duyan ülkelerden biri olduğunda şüphe yoktur. Ancak İran, bu tehditleri gerekçe göstererek “hedefe götüren her yol mübahtır” anlayışını benimsememiş, inkılabın kuruluş ilkelerine bağlı kalarak yoluna devam etmeye çalışmıştır. Nükleer enerji programı kapsamında atom bombası üretme imkânına sahip olduğu halde, Rehberlik makamının konu hakkında caiz olmadığına dair yayımladığı fetvaya sıkı sıkıya bağlı kalmayı tercih etmiştir.
Elbette İran, söz konusu fetvaya uygun savunma stratejileri geliştirmediği takdirde, kendi eliyle sonunu da hazırlayabilirdi. Ancak, ilkesel duruşundan taviz vermeden, inanç ve güvenlik dengesini koruyan alternatif yollar üretmeyi başarabilmekle ezber bozmuştur.
İslam dünyasının İran’dan alması gereken en önemli ders, fıkıh ilkelerine bağlı kalarak, kendi şartlarını kendisinin belirlediği bir zeminde, alnı ak, başı dik ve onurlu bir şekilde müzakere edebilme iradesini ortaya koyabilmesidir. Bu duruşuyla İslam İnkılabı, İslam ülkelerinden temel farkını da açıkça ortaya koymuştur.
Peki İran bunu nasıl başardı?
İran’ın yalnızca “olmaz” diyerek kapıları kapatan bir anlayışla ilerlemediği unutulmamalıdır. Aksine, ilkelerinden vazgeçmeden çözüm üretmeyi başaran bir çizgi izlemiştir. Üstelik İran’ın bu çizgisi, sadece savunmayla sınırlı değildir. Ekonomide de aynı yolu sürdürmek istemesine rağmen, içerideki bazı muhalif kesimler tüm çözümü Batı ile ilişkileri geliştirmeye indirgemek istemişlerdir. Oysa İmam Hamaney, dışa bağımlılığı azaltan, Amerika’ya karşı ve bağımsız ekonomik politikaların geliştirilmesini savunmuştur. Son dönemde İran’da yaşanan olayların patlak vermesine sebep olan ekonomik sorunların temelinde de, Rehber’in bu yöndeki tavsiyelerine yeterince uyulmamasının önemli bir payı olduğu artık bilinmektedir.
Sadece eleştirmek yetmez, alternatif çözümler de üretmek gerekir. İran, Atom bombasını kullanmayı yasaklarken alternatif olarak füze teknolojisine yönelmiştir. Bu yüzden diğer İslam ülkelerinin aksine ne NATO şemsiyesi ne de başka bir ülkenin “Atom şemsiyesi” altına girme ihtiyacı hissetmemiştir. Rusya ve Çin’le ilişkilerinin karşılıklı çıkar esasına dayalı olduğunu, şemsiye altına girme olarak değerlendirilemeyeceğini belirtmekte fayda vardır. Mesela Suriye’de, Rusya’nın şemsiye görevini yapmadığı bölgedeki gelişmeleri yakından takip edenlerce bilinmektedir. İran, bütün imkânsızlıklara rağmen geliştirdiği füze teknolojisiyle ihtiyaç duyduğu koruma kalkanını sağlayabilmiştir.
İran’ın son bir iki haftalık zaman diliminde Amerika ile yaptığı müzakerelerdeki kendinden emin tavrının ve rahatlığının sebebi, yasakladığı atom bombasına dayalı bir savunma geliştirmemesi, İslam dünyasındaki yaygın söz-eylem tutarsızlığına ve acizlik durumuna düşmemesidir. Yani eleştiri var, rahatsızlık var, şikâyet var, sızlanma var, hastalık var… ancak çözüm, çare, derman adına bir icraat yok! İran ise itirazın yanında çözümü de ortaya koyarak alışılmışın dışına çıkmayı başarmıştır.
İsrail’in Demir Kubbesi, Amerika’nın THAAD’ı onu hedefine ulaşmaktan alıkoyamadı ve kendi şemsiyesini açmasına engel olamadı. Geldiğimiz noktada, İsrail ve Amerika, İran’ın füzeleri karşısında çaresizliklerini artık gizleyemiyorlar. İran’ın varlığına yönelik bir saldırı halinde füzelerin doğrudan İsrail’in kalbine ineceğinden şüphe etmiyorlar. Gün gibi açık olan bu gelişmelere rağmen dileyen dilediğini söylemeye devam etsin!

İmam Hamaney’e göre kitle imha silahlarının kullanımı ve üretimi İslam hukuku açısından “büyük günah” ve “haram”dır. Her ne kadar İmam, dini ve ahlaki nedenlerle nükleer silah peşinde olmadığını savunmuşsa da art niyetliler, gerçekte buna riayet edilip edilmediği konusunda hep kuşku oluşturmaya devam ettiler.
Rehber'in atom bombasına dair verdiği fetvasından geri adım atacağını veya atabileceğini dillendirenler iki hatalı öncülden yola çıkıyorlar.
Bir grup şöyle düşünüyor; diyorlar ki İran halkının %70'i atom bombası edinmesinden yanadır. Dolayısıyla halkın bunca talebinin dikkate alınması gerekir ve fetva değişmelidir. Bu görüş sahipleri dini konulardaki fetva ile demokrasilerdeki kanun değişikliklerini birbirine karıştırıyorlar. Fetva makamı çoğunluğu memnun etme makamım değil, dine uygun çözümü ortaya koyma makamıdır. Halkın %99'u da istese, dini bir gerekçesi olmadıktan sonra fetva değişmez. Söz konusu düşüncede olanlar, Hz. Ali'nin neden yalnız kaldığını kavramadıkları sürece, çoğunluğun talebine göre fetvaların değişeceği hayalini kurmaya devam edeceklerdir.
Diğer bir grup da şöyle düşünüyor. Zaruretler haramları mübah kılar, dolayısıyla nükleer silah edinmek de zaruret olduğuna göre fetva değişmelidir. Evet bazı durumlarda zaruretler haramları mübah kılar. Mesela ölmemek için domuz eti yenilebilir... Ancak bu görüş sahiplerinin dikkatlerinden kaçan bir gerçek şudur; zaruretler her haramı mübah kılamaz. Mesela baskı altında kaldığınızı için başkasının ırzına geçemezsiniz. Hangi zaruret olursa olsun kendinizi kurtarmak için başkasını öldüremezsiniz...
İmam Hamaney'in fetvasının yukarıdaki iki gerekçeyle değişeceğini bekleyenler bence içtihad konusunu ya basite alıyorlar ya da karıştırıyorlar.
İran’ın Amerika ile görüşmelerde nükleer programını müzakereye açması, savunma konusunda atom bombası üretme hedefi olmadığı gibi şimdilik buna ihtiyacının da olmadığını göstermiştir. Hem İran neden ihtiyaç duysun ki?
HAMAS, Aksa Tufanı’nda 250 civarında İsrail’liyi esir alarak kıt imkanlarıyla iki yıldan fazla bir süre İsrail’e karşı direnebildi. İran ise şimdiden füzeleriyle İsrail’in tamamını rehin almıştır. Amerika’nın herhangi bir taşkınlığı sonucunda İsrail’i tamamen yerle bir edecek bir savaş teknolojisine sahiptir. İran, İsrail'in tamamını esir almanın verdiği güvenle Amerika ile masaya oturuyor. Bu yüzden rahatlıkla muhataplarına şunu diyebiliyor: Nükleer enerjiyi üretimde istediğimiz gibi kullanırız, siz buna karışamazsınız, silah olarak kullanmamız konusunda da Aziz Rehberimizin insafına kaldınız! Mevcut koşullara göre zaten atom bombasına da ihtiyacımız kalmamıştır.
İran’ın, atom bombası yapacak teknolojiye sahip olduğu halde fetvayı esas alması, başlı başına incelenmesi gereken bir konudur. Yakın gelecekte birçok alanda nice seslerin kısılmasına, nice kenara itilmiş seslerin de gür çıkmasına neden olacak bir gelişmedir.
YDH Haber Genel Yayın Yönetmeni Alptekin Dursunoğlu’nun yerinde ve doğru tespitine göre; İran’ın içinde 12 günlük savaşı neredeyse günü gününe öngören ve “yeni bir savaşı önlemenin ölçütü müzakere yapmak değil, öldürülecek olan Amerikan askerlerinin sayısıdır” çizgisinin savunucusu, Tahran Üniversitesi hocalarından Dr. Fuad İzedi’nin sesi, Cevad Zarif ve Hasan Ruhani gibi Amerika ile anlaşma yapmanın tek kurtuluş olduğunu savunanlar karşısında yükselmiştir. İbre Fuad İzedi’lerin lehine dönmüş olup artık hem İran kamuoyunda hem de dışarıda bu ses daha gür çıkmaktadır.
Üzerinde durulması gereken en önemli husus, İran’ın fıkhî bir fetvayı dikkate almakla birlikte teknolojisini geliştirebilmesidir. Bu tavır elbette sadece savunma alanını değil birçok alanı etkileyecektir. Mesela ilahiyatçı akademisyen ve din alimlerinden bazılarının sesleri daha gür çıkarken bazılarının ki düşecektir. İran ve Şiilik hakkında; objektiflikle alakası olmayan, önyargılı, küçümseyici ve “Fırka-i dâlle” temeli üzerine inşa etmiş, güya akademik çalışma yapanların sesi düşük çıkacak, insaflı ve doğruları çekinmeden ortaya koyanların sesi gür çıkacaktır.
Yine Rehber’in fetvasına bağlı kalmak silah teknolojisinde çağın gerisinde kalmaya neden olmuyorsa, artık modern gelişmeleri esas alıp ayet ve sahih rivayetleri yamultanlarla reddedenlerin sesinin eskisi gibi gür çıkması da beklenemez. Özellikle, din esaslı bir yaşam sisteminin ihtiyaçlara cevap veremeyeceğini söyleyecek kadar ileri gidenlerin belki de sesi duyulmayacaktır.
Rehber’in fetvasına bağlı kalmak, alternatif bir savunma sistemi geliştirilmesine engel olmuyorsa, bu makamı dinlemek yeni bir ekonomi modelinin gelişmesine de mâni değildir. Aynı şekilde sanatta, mimaride, siyasette… yeni modellerin geliştirilmesine de engel değildir. Dolayısıyla her ortaya çıkan sorunda Rehberlik makamı suçlanamayacaktır. İran İslam İnkılabının verdiği mesaj gayet açıktır: Artık sorunu dinde aramayı bırakın! Tembelliğinizde, korkaklığınızda, cehaletinizde arayın! Basiretsiz ve satılmış yöneticilerinizde arayın! Ulemanızda, kanaat önderlerinizde arayın!..
“Ne Doğu ne Batı” sloganıyla kurulan İslam İnkılabı, füze şemsiyesiyle ne Doğu''nun minnetini çekmiş ne de Batı'nın hegemonyasına boyun eğmektedir. Doğudan batıya bütün mazlumları koruyan bir şemsiye açma yolunda adım adım ilerlemektedir. Dini, hayatın dışına çıkarmaya çalışan maddeci ve pozitivist akımların salt bilimsel ve rasyonel yaklaşımlarına karşı, değerlerine bağlı kalarak çağın ilerisinde olmanın mümkün olduğunu göstermektedir.
Ayrıca, hukuk ve adalet anlayışında Batı’yı ideal olarak belirleyenlerin sesi kısılırken, İmam Zeynulabidin’in “Risâletü’l-Hukuk” adlı eserinde ortaya koyduğu hukuk seviyesini esas alanların sesi daha gür çıkacaktır… (Veysel Çelik - Hürseda Haber)












