Yine Hedef Mollalar
İran’da ne zaman bir sorun çıksa, bir olay patlak verse veya halk sokağa dökülse, aynı koro hemen yükselir: “Rejim değişmeli, mollalar gitmeli!” Peki, sorunun kaynağı mollalar mı? Yoksa farklı kökenleri mi var? Mollaların gitmesiyle sorun çözülecek mi? Acaba başka yerlerde benzer krizler yaşanmıyor mu? Dünyanın her yerinde ekonomi yolunda gidiyor da sadece İran’da mı kötü gidiyor? Her sorun çıkan ülkede rejim mi değişiyor? Rejimler değişince sorunlar çözülüyor mu? Bu türden sorular nedense hiç sorulmuyor. Çünkü amaç üzüm yemek değil, bağcıyı dövmektir. O halde soralım: Bağcının ne suçu var ki dövülüyor?
Molla, cami, cemaat gibi kavramlar Müslümanların mezhepler üstü değerlerini ifade eder. Bu nedenle İran’a yönelik saldırının “Mollalar” üzerinden yürütülmesi, sorunun mezhepsel veya bölgesel olmadığını açıkça gösterir. Böylelikle, İran’a ayar çekmeye çalışan emperyal zihniyet, oraya Sünniliği veya başka bir mezhebi götürmek için saldırmadığını da aslında itiraf etmektedir. Gelin görün ki, Müslümanlar arasında ısrarla İran’ın Şiiliği gündemde tutulur. Oysa Amerika için İran’ın duruşuna sahip bir ülke hangi dinden hangi mezhepten olursa olsun, sonuç değişmez.
İran’ın verdiği mücadele, mezhepsel, bölgesel veya ulusal çıkarlarla izah edilemez. Çünkü, Amerika’nın öncülüğünde, İsrail’in ileri karakol olarak sorumluluk aldığı Batı medeniyetinin yedi düveline karşı yürütülen bir savaştır. İran’ın karşısında yalnızca en modern teknolojiyle donatılmış ordular yoktur. Aynı zamanda son birkaç asırdır tırmanışta olan, artık meyvelerini toplama aşamasına gelmiş bir felsefe de vardır. Bu felsefe, dini hayattan çıkarıp dar ve özel bir alana sıkıştırmak, kâinatı da bir emanet gözüyle değil, -insan da dahil- her şeyi kendisine boyun eğdirerek istediklerini yaptırabilecekleri bir araç konumuna indirme üzerine kurulmuştur.
Bu zihniyet, yeryüzünde karşısına çıkabilecek en büyük engelin din olduğunu çok iyi bilmektedir. Zaman zaman Hristiyan dünyasındaki vicdan sahibi insanlardan gelen sert tepkiler, işte bu yüzden yaşanır. Çünkü bu vahşi medeniyet yalnızca İslam’la değil, aynı zamanda Hristiyanlık ve yeri geldiğinde diğer dinlerle de savaşır. Önce Hristiyanlığı hayatın dışına itti, şimdi aynısını İslam’a yöneltmektedir.
İran’ın mücadelesini yalnızca maddi imkânlarla yapılan bir savaşa indirgersek, olayları doğru okuyamayız ve doğru pozisyon alamayız. Bu savaş, Amerika’nın başını çektiği emperyalist düşünceye karşı verilmektedir. İran’ın zaferi veya yenilgisi yalnızca teknoloji ve insan gücü açısından olmayacaktır. Farz edelim ki emperyalist güçler bir zafer kutlayabilirse —inşallah asla gerçekleşmez— bu kutlama, “İran’ın füzelerini ya da nükleer santralini yerle bir ettik” naralarıyla kutlanmayacaktır. “Artık dinin, kutsalların devri bitti. Kutsal kitaplar hayat nizamını oluşturamaz” mealindeki sloganlarla kutlanacaktır.
Dolayısıyla cemaatlerin, tarikatlerin veya muhafazakâr sivil toplum kuruluşlarının “Mollalar gitsin” sloganıyla başlatılan bir saldırıya teşne olmalarını anlamak mümkün değildir. Bu, büyük bir basiretsizliktir. Kendi ayaklarına değil, beynine sıkmaktır. Stockholm sendromu desek yetmez; belki daha çirkin bir şekilde betimlemek gerekir.
Bilerek veya bilmeyerek Amerika’nın korosunu seslendiren, özellikle dindâr ve muhafakâr kardeşlerimize sormak gerekir: Molla rejimi yıkıldıktan sonra sizi kim dinleyecek? Duvarlara mı konuşacaksınız? Kime ne anlatacaksınız? Zaten şimdiden medreselerinize, yurtlarınıza, öğrenci evlerinize, Kur’ân kurslarınıza öğrenci bulmakta zorlanıyorsunuz, peki o zaman nasıl bulacaksınız? “İslam bütün sorunlarımıza bugün de reçete sunuyor” diyebilecek misiniz? Deseniz bile nasıl karşılık bulacaksınız?
İran’daki son gösterilerde mollaların lideri konumunda olan İmam Hamaney şunları söyledi: “İtiraz haktır; ancak itiraz kargaşa değildir. Yetkililer itiraz edenlerle konuşmalıdır. Kargaşa çıkaranlarla konuşmanın faydası yoktur. Kargaşa çıkaranlar yerlerine oturtulmalıdır.” Göstericilerin haklı taleplerine saygı duyduğunu bundan daha net nasıl ifade edebilirdi? Mollaların amacı zaten itiraz ve şikayetleri dinlemektir. Eğer onlar mazlumları anlamayacaksa, kim anlayabilir?
İmam’ın ayrımına göre; itiraz hakkını kullananlarla kargaşa çıkaranları ayırt edebilmemize yardımcı olacak birkaç hususa değinmek istiyorum.
Ekonomik sıkıntı durumlarında halk, yöneticilerin mal varlıklarına, ailelerinin servetlerine, taraftarlarına imtiyaz tanıyıp tanımadıklarına bakar. Bu yönde bir talep var mı? Gördüğüm kadarıyla yok. Böyle bir talep olması halinde nelerle karşılaşabileceğimize isterseniz gelin birlikte bakalım:
İmam Humeyni ve ardından İmam Hamaney, İslam inkılabının kurucu aklı, devrimin nimetlerinden şahsi çıkar sağlamak için devrim yapmadılar. Mollaları her fırsatta hedefe koyanlar, önde gelenlerin ve ailelerinin evlerini, varsa arabalarını, varsa banka hesaplarını neden yayınlamıyorlar? Çünkü cesaretleri yoktur. Buradan çağrıda bulunalım: İmam Hamaney’den başlayarak tüm üst düzey yetkililerin mal varlıklarını, evlerini, yaşam standartlarını gösterin. Eğer halkın malını kişisel menfaatleri için istismar etmişlerse herkes görsün.
İmam Hamaney, çoğu alimin aksine, sorunların kaynağına inmeden yalnızca sonuçlar üzerinden değerlendiren biri değildir. Ona göre sahabe arasındaki sorunların kökeni, devlet gelirlerinden bazı sahabelere imtiyaz tanınarak maaş bağlanmasıydı. Hz. Ali (a.s) geldiğinde bu uygulamayı; “Ben Allah’ın Kitabı’nda, İshak oğullarının İsmail oğullarına üstün tutulduğunu görmedim.” diyerek kaldırdı. İmam Hamaney baş öğretmeni İmam Ali’nin (a.s) bu yaklaşımını ilkesel olarak hayatına tatbik etmeye çalışan bir liderdir. Böyle bir liderin halkından bir nimeti esirgemesi düşünülebilir mi?
Tabii bu şekilde meydan okurken İslam inkılabının başındaki bütün idarecilerin masum olduğunu savunmuyorum. İran İslam İnkılabı, insanların omuzlarında yürüdüğü için bazı imtiyazların kötüye kullanılması elbette mümkündür. Ancak sistem, bu tür yanlışlara karşı mücadele edebilecek mekanizmalara sahip olduğu için gönül rahatlığıyla savunuyoruz.
Ekonomik sorunlarda İran halkının sorgulayacağı bir diğer husus, devletin mal varlıklarını nükleer enerji, füze yapımı ve direniş eksenine aktarmasıdır. Aklı başında bir vatandaş, bu yatırımların uzun vadede İran’a hizmet ettiğinden şüphe etmez. Ambargo sorununa çözüm olarak önerilen Amerika ve İsrail ile ilişkileri düzeltmek kulağa hoş gelse de gerçekliği yoktur. Bugüne kadar birçok denemeye rağmen karşı tarafın art niyetli olduğu defalarca kanıtlanmıştır.
Venezuela’nın devlet başkanını hukuk dışı ve mafyavari yöntemlerle kaçırabilen bir devlete karşı caydırıcılığınız yoksa, güvenliğinizi nasıl sağlayabilirsiniz?
Kaldı ki Amerika, kendisine teslim olanlara ne sunmuştur? Sadece kan, gözyaşı ve fakirlik. İran, şimdilik petrolünü veya doğal gazını istediği fiyata satamayabilir. Fakat en azından “benim petrolüm, benim doğal gazım” diyebiliyor. Amerika’nın kontrolüne girdikten sonra bunu bile diyemez.
Yaklaşık yarım asırdır emperyalizmle hem fiili hem de fikri mücadele veren İran, ağır ve tehlikeli bir sorumluluk üstlenmiştir. Elbette her sorumluluğun bedeli vardır. Karşısındaki güç de bugünlere gelebilmek için çok bedeller ödedi. Elbette İran’ın hedeflerine ulaşması kolay olmayacaktır. İran halkı da dünyanın diğer yerlerinde olduğu gibi kimi davası uğruna her türlü fedakarlığı göze alırken kimi de rahatını düşünebilir. Ambargolar halkı bezdirebilir, insanlar rahatını düşünebilir. Ama unutmamalıdırlar ki, rejimin değişmesi yalnızca İran’ı kolay lokma hâline getirir. Amerika onlara cenneti sunmak için rejimin değişmesini istemiyor.
Sorunların çokluğu veya büyüklüğü İran’ın azmini kıramayacaktır. Bütün kısıtlamalara rağmen her türlü sorunun üstesinden gelebilecek kabiliyete sahiptir. Son olaylarda yetkililerin sorunu üstlenmeleri, suçu dışarıya atmamaları bence önemli bir adım olup ciddiyetle taşın altına elini sokmaktır. İran’daki yöneticiler halka vaatte bulunmuşlardır. Bundan geri atamazlar. (Veysel Çelik - Hürseda)












