İsrail‘i Ankara‘nın, Tahran’ın ya da Bağdat’ın Sorununa İndirgemek
Bir problemin sınırlarını doğru biçimde belirlemek çözümün yarısını bulmak demektir. Doğru tanımlanmamış problemlere doğru çözümler üretmek neredeyse imkânsızdır.
Zulme, zulüm olduğu için değil de bize yapıldığı için karşı çıkmak, problemimizi çözmediği gibi zulmü de ortadan kaldırmaz. Yürüttüğümüz mücadele de hak ve adalet adına değil, dar anlamda ulusal ve tepkisel bir mücadeleye dönüşür.
Hak ve hukuk mücadelesini şahsi ya da ulusal bir meseleye indirgediğimizde, başka coğrafyalardaki ve başka aktörler tarafından işlenen haksızlıklara karşı kör ve sağır hâle geliriz. Bu durumda adalet talebimiz evrensel niteliğini kaybeder; tutumumuz ilkesel değil, duygusal ve seçici olur. Çin’in Uygurlara yaptığı zulmü görüp Venezuela’ya yapılanı görmezlikten gelmek, Filistin’de yapılanları görüp Lübnan’da yapılanları görmezlikten gelmek, Suriye’dekileri görüp Irak’takini görmezlikten gelmek, Türklere yapılanları görüp Kürtlere yapılanı görmezlikten gelmek, Müslümanlara yapılanı görüp Yahudilere veya Hristiyanlara yapılanı görmezlikten gelmek… haklılığımızı tartışılır hale getirir.
İsrail’e karşı mücadelemizin hedefini; “Sıra bize ne zaman gelecek?”, “Hedefte Türkiye mi var?”, “Asıl hedef biziz” gibi korkular üzerinden kurup, meseleyi evrensel bir sorun olmaktan çıkarıp yalnızca ulusal ve millî bir tehdit olarak ele aldığımızda, henüz işin başında problemi yanlış tanımlamış oluruz. Haliyle üretilen yaklaşımların çözüm kapasitesi ortadan kalkar, sorun daha derinleşip karmaşık hale gelir.
Bir problemi ortaya koyma şeklimiz gerek ülke olarak gerek bireysel düzeyde atacağımız adımları doğrudan belirler. Örneğin, “ümmet”ten kimleri kast ettiğimizi belirlemeden ümmetin hangi sorununa çözüm üretebiliriz? Ehli kıbleyi mi esas alacağız, kelime-i şehadeti mi yoksa namaz, oruç, hac gibi dini ritüelleri mi esas alacağız? Bunları esas aldığımızda oldukça geniş ve güçlü bir birlikten bahsediyoruz, demektir. Ancak, mezhepsel saiklerle ümmet tanımına, adeta dipsiz kuyu gibi kimi atarsak atalım dolmayacak, “bidat ehli olmama” kaydını eklersek, ümmetin önemli bir kısmını dışlamış olursunuz. Artık, ümmetin sorunlarına çözüm yerine kendi kendimize çalıp oynarız. İcmamız, deklarasyonlarımız, aldığımız kararlar sahadaki gerçeklerle uyuşmaz.
Problemlerin dar çerçevede ele alınmasını, bölgesel çıkarların temel değerlerin önüne geçirilmesinin sonuçlarını, pire için yorganın nasıl yakıldığını, Türkiye’nin Suriye politikasında net görebiliyoruz. Türkiye’nin, Suriye’deki Kürtleri kontrol altına alma ve Osmanlı’dan kalan yayılmacı reflekslerle, HTŞ gibi bir yapıya destek vererek Suriye’ye müdahil olması, pratikte yalnızca İsrail’in çıkarlarına hizmet etmiş, İran’a yönelik operasyonların önünü açmıştır. Her ne kadar Türkiye’nin amacı, İsrail’e alan açmak olmasa da. Suriye’nin mevcut haline bakıldığında, Türkiye’nin İsrail’in karşısında yer almasının ne ölçüde caydırıcı ya da anlamlı olduğu ister istemez sorgulanacaktır. Kimsenin bundan gocunmaya hakkı yoktur. Muhtemelen atılan adımların İsrail tarafından; “Böyle düşmana can kurban!” şeklinde okunmasına alınmalarına da gerek yoktur.
İsrail sorununun mezhepsel ve ulusal bir sorun olarak ele alındığının birçok göstergesi vardır. Mesela şehitler arasında ayrım yapılması, gündem oluşturulurken direniş cephesinden sadece Filistin’in ön plana çıkarılıp diğer unsurların yok sayılması, İran’a yapılan saldırıların önemsenmemesi, hatta zaman zaman el altından desteklenmesi, Şii ulemayı dinlemeye tenezzül edilmemesi…
İsrail’le mücadelemizi milli bir sorun olmaktan ziyade insanî, hukukî zeminde; zulme, gasba, emperyalizme karşı duruş şeklinde ilkesel olarak temellendirmeliyiz. Kime yapılırsa yapılsın sessiz kalmanın insanlık sorunu olduğu üzerinden yürütmeliyiz.
İsrail’le mücadele motivasyonunu “hedefte Türkiye vardır” sloganı üzerinden yaparsak, mefhumu muhalifiyle “hedefte Türkiye yoksa ne yaparsa yapsın” demiş oluruz. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığını devreye sokmuş oluruz. Maalesef, saha gerçekleri bu mantığı desteklemektedir. İsrail’in İran’a saldıracağı haberlerinin sunuluş biçimine bakın! Sıradan bir olay gibi sunulmuyor mu? Halbuki Tahran’a yapılan saldırı Ankara’ya yapılmıştır! Bağdat’a yapılan saldırı Kudüs’e yapılmıştır!
İsrail’e karşı tavrımızda, temelden bazı sorunları henüz aşamadığımızı düşünüyorum. Nasıl ki bir gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklendiğinde geri kalanlar da yanlış ilikleneceği gibi, mezhepsel ve ulusal hesapların yanı sıra, meselelerin seçim hesapları üzerinden ele alınması, yanlış üstüne yanlışlık yapılmasına neden olmaktadır. İsrail’i sevmemek ya da onu kınamak tek başına anlamlı değildir. Asıl mesele, atılan adımların fiilen İsrail’e hizmet etmemesidir.
Son günlerde Suriye’de yaşananlar, fiili adımlarla uyuşmayan söylemlerin anlamsızlığını açıkça görmemize yetmektedir. Palmira’da iki Amerika askerinin öldürülmesi dahi Trump’ın Colani’yle ilişkilerine zarar vermedi. Üstelik yıllarca yatırım yaptığı Kürt liderleri gözden çıkarma pahasına iş birliği yapmaya devam etti. Sizce bunun bir karşılığı yok mudur? ABD’nin bir talebi yok mudur?
Bir başka açıdan bakacak olursak, Colani’yi bu derece motive eden şey nedir? İsrail’in yayılmacı politikalarını görmeyecek kadar kör eden saik ne olabilir? Bu, mezhepçilikten kaynaklanan bir öfke değil midir? Basiret ve feraseti körelten bir kin hali söz konusu değil midir? Böylesine kin ve öfkenin esiri olmuş birinin İsrail karşıtı görünmesi ya da perde arkasından Filistin davasını savunduğunu iddia etmesi ne kadar anlamlıdır?
Aksa Tufanı açıkça göstermiştir ki, Ortadoğu’da İslam ülkeleri izin vermediği sürece İsrail nefes dahi alamaz. Ne Amerika ne de başka bir güç onu kurtaramaz. İsrail de bunun farkında olduğu için “Böl! Parçala! Yut!” taktiğini uygulamaktadır. Buna karşılık bizim yöntemimiz, “Ankara, Tahran, Bağdat, Riyad… fark etmez. İsrail nereye saldırırsa karşısında bizi bulur!” anlayışı olmalıdır. Bizim böyle birleştirici bir ruha ihtiyacımız vardır.
Zulme karşı birleşmenin yanında Müslümanların zulme karşı direnme bilincinin de bilenmesi gerekir. Zulüm karşısında sessizliğin haramlığını abdestin farzlarını öğrettiğimiz gibi, namazla birlikte öğretmek zorundayız. Mesela fıkıh eserlerimizde gasbedilmiş topraklarda namaz kılmak caiz mi, değil midir? Günah amacıyla yolculuk yapan kişi yolculuk ruhsatlarından yararlanabilir mi? vb. konular işlenmektedir. Ehli Beyt mektebinin bu konulardaki tavrı nettir. Namazı ayrı zulmü ayrı değerlendirmemektedir. Günah işlemek için yolculuk yapıyorsan yolculuk ruhsatlarından yararlanamazsın. Gasbedilmiş toprak üzerinde namaz kılıyorsan namazın ihtiyaten (Sistanî) batıldır.
Ancak Hanbeli mezhebi dışındaki üç büyük mezhep ise namazı ayrı gasbı ayrı değerlendirdikleri için, gasbedilen toprak üzerinde namaz kılmayı haram kabul etmelerine rağmen sahih ve geçerli saymışlardır. Günahı sadece gasbedilmiş bir yerde bulunmak ve bu toprak üzerinde namaz kılmaya hasretmişlerdir. Hanbeliler ise namazı batıl kabul etmişlerdir. Alimlerimizin bu konuda ulaştıkları sonuçlar ictihadla elde edildiği için tekrar tekrar gözden geçirilebilir. Farklı mülahazalarla yeniden düşünülebilir. Fıkıh açısından zulme karşı duruşu da namaz ahkamı içerisine yerleştirmemizin önünde bir engel yoktur.
İsrail’in ideolojisi, geleceğe dair planları karşısında yalnız değil gücümüzü toparlayarak daha fazla kapıyı zorlamaya ihtiyacımız vardır. İhtiyacımız olan güç İslam ülkelerinde mevcuttur. Maslahat, ülke menfaati, ekonomik zorunluluk adına bazı haksızlıklara göz yummak sadece zulmün kökleşmesine sebep olacaktır. (Veysel Çelik - Hürseda)












